“Polis, Amerikan çete üyeleri gibi üzerimize saldırdı”

7 Mart 2013 Perşembe 09:55:19

19 Temmuz 2011 tarihinde R.T. Erdoğan’ın Kıbrıs'a ziyareti sırasında, KTAMS’a yapılan saldırıyı, yaşanan polis şiddetini ve hala sürmekte olan davaları Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası (KTAMS) Genel Başkanı Ahmet Kaptan ile Hasan Yıkıcı konuştu.


“Polis devleti ile mahkeme yollarını insanların karşısına bir sur gibi engel olarak dikiyorlar. İnsanlarımız tel örgülerin içerisinde açık hava hapishanesinde yaşatılmaya çalışıyor. Ekmek istersiniz ‘aha size ekmek ama benim istediğim kadar.’ Özgürlük istersiniz ‘alın size özgürlük ama benim tanıdığım kadar.’ Anayasa istersiniz ‘alın size anayasa ama içinde benim ipoteklerim vardır. Dokunamayacağınız noktalar vardır’ diyen bir anlayış vardır karşımızda.” 

“Buradaki halkın arzuları, duyguları istekleri hiçbir zaman dikkate alınmadı. ‘Sizin için en uygun yaşam biçimi budur’, ‘biz size yaşam hakkı ne kadar tanıyorsak siz de buna kanaatkar olacaksınız’ mantığı yerleştirilmeye çalışıldı. Bizler bize empoze edilen, dayatılan tüm anlaşmaları, paketleri; geçmişte olduğu gibi 19 Temmuzda da bu ülkeye dayatana karşı bir eylem kararı almıştık.”

“Adeta Amerikan filmlerindeki sokak çeteleri gibi darp ettiler. Polisler o gün birer çete üyesini ve çete grubunu andırıyordu.”

“Ne yazık ki savcılık makamı da kirletilmektedir. Yani, yanlış yapılan yasalara rağmen, anti-demokratik davranılan ve alınan kararlarla hükümeti aklamaya çalışmaktadırlar.”

“Bir kere şunu bileceğiz ki biz demokratik bir ülkede yaşamıyoruz. İşgal rejimlerinde yapılanlar gibi bize vitrin demokrasisi sergilenmektedir. Dış dünyaya karşı burada bir kktc, meclisi, bakanlar kurulu ve polisin olduğu gösteriliyor. Ama polisin başında Türkiye’nin Kara Kuvvetleri’nden gelme bir komutan vardır. Anayasamızda 10. madde vardır. Bunları bilmemiz lazım.”

R.T. Erdoğan ziyareti… 10 dakikada arama kararı

19 Temmuz’da neler yaşandığını anlatabilir misiniz?
Ülkemizde maalesef 74 sonrasında bir rejim oluşturuldu. Bu rejim emreden emir alan veya buyuran buyurulan mantığıyla şekillenmiştir. Ve buradaki halkın arzuları, duyguları istekleri hiçbir zaman dikkate alınmadı. ‘Sizin için en uygun yaşam biçimi budur’, ‘biz size yaşam hakkı ne kadar tanıyorsak siz de buna kanaatkar olacaksınız’ mantığı yerleştirilmeye çalışıldı. Bizler bize empoze edilen, dayatılan tüm anlaşmaları, paketleri geçmişte olduğu gibi 19 Temmuz’da da bu ülkeye dayatana karşı bir eylem kararı almıştık.

20 Temmuz’la ilgili olarak R.T. Erdoğan buraya geliyordu. Ve bu dayatma paketlerin sahibi olarak da bizler, bize besleme diyenlere, bize asalaklar diyenlere, bize Türkiye’nin sırtında kamburdur diyenlere karşı tepki gösterme kararı aldık. Örgüt olarak bir karar aldık ve Sendikamıza ‘bir veriyorsun beş alıyorsun utanmadan besleme diyorsun’ şeklinde bir pankart astık.   Öncesinde de bu pankartı biz binamıza asmıştık. Yürüyüşlerde de birçok defa kullanmıştık. 19 Temmuz’da da tapulu alanımızın içerisinde bu pankartı asmıştık. Ve ne yazık ki polis gayri yasal, adeta bir terörist gibi bizim tapulu alanımıza, hiçbir mahkeme kararı ve yasal dayanağı olmadan girmeye ve pankartımızı almaya çalışmıştı.

Biz örgüt olarak ne geçmişte ne o gün ne de şimdi kolay kolay teslim olan bir örgüt değiliz.  İnandığımız bir olayda ve değerlerimizde her türlü mücadelemizi, kanımız aksa dahi veririz.

O gün de örgütümüzde bu haksızlığa karşı bir direnç sergilendi. Bu direniş dost ve kardeş örgütlerin de desteğiyle polisin bizim alanımıza girmesini engelledi. Daha sonra polis mahkeme kararı ile binamızda arama emri yapacak diye geldi.  Bir günde değil; 10 dakika içerisinde mahkeme kararı çıkartıldı arama emri için.Sanki de birilerinin çekmecesinde sadece tarihin atılması için bekleyen evraklar varmış gibi.  Bu esnada bizi sindirmek için daha önceden gözlerine kestirdikleri birkaç arkadaşımızı darp etti. Dönemin BES Genel Sekreteri Ayça arkadaşımızı, sendikamızın örgütlenme sekreteri Devrim arkadaşımızı tutukladılar ve darp ettiler. Hatta Ayça arkadaşımızı taciz ederek tutukladılar ve polis karakoluna götürdüler. 

Mahkeme kararırının çıkmasıyla biz, sendikamıza girmek isteyen polisleri içeri aldık. Ve sendikamıza girdiklerinde sadece pankartı, o güne kadar taşıdığımız ve ‘hiçbir yasal sıkıntısı yoktur’ dedikleri pankartımızı istediler ve pankartı verdiğiniz taktirde hiçbir arama yapmayacaklarının söylediler. Sonuçta o pankartı bizim teslim etmemiz ile aldılar ve gittiler.

KTHY önü… Çete üyesi gibi polisler…

Yine aynı gün içinde KTHY binası önünde de polis şiddetine tanıklık ettik.
Evet. Sendikamızdan sonra KTHY önüne gittik. Sendikal Platform’daki sendikalarımız, bize destek veren örgütlerle birlikte organize ettiğimiz eylem sırasında kadın arkadaşlarımız erkek polisler tarafından taciz edilerek darp edildi, mücadele arkadaşlarımız ise yerlerde sürüklendi.

Polis durup dururken mi saldırdı üzerinize?
Tam da o şekilde oldu. Bizim orada asılmış bir pankartımız vardır. Bu pankartı bahane ederek hiçbir ön uyarı yapmadan direk üzerimize saldırdılar. Adeta Amerikan filmlerindeki sokak çeteleri gibi darp ettiler. Polisler o gün birer çete üyesini ve çete grubunu andırıyordu. Ve o günün polisleri, neredeyse tamamına yakını, İskele bölgesinden gelen polislerdi. Resimlerden de görüldüğü gibi, birçok arkadaşımız gerçekten tabiri caizse katledilmeye çalışıldı.
Üniformanın vermiş olduğu gücü ve botlarını kullanarak, anayasal hakkımızı kullanan eylemcileri ezmeye çalıştılar. Halka korku mesajını vermeye çalıştılar.

Ciddi şekilde yaralıların olduğunu da hatırlıyoruz.
O gün 6-7 arkadaşımız yaralandı, ki biri de bendim. Orta Eğitim Sendikası’nın Genel  Sekreteri yaralandı, Tel-Sen’den yaralılar oldu, DAÜ-Sen’den üç kadın arkadaşımız yerlerde sürüklendi. Ve çizmelerinin, botlarının altında arkadaşlarımızı çiğnediler.
Ama bizim inandığımız bir kavga vardır. Bizi yaralayan atılan yumruklar değildi. Bizi yaralayan anayasal hakkımızı kullanırken, bu demokratik hakkımızı engelleyen polisin tavrıydı. O yumruklar bize değil, demokrasiye, insan haklarına ve anayasaya atılan bir yumruktu.

Faşist bir anlayış… Bir yandan polisin copu…

Bir yandan toplumsal muhalefet polis şiddetiyle sık sık karşılaşır oldu; öte yandan ise uygulanan şiddetten sonra bir de hukuksal alanda davalarla birlikte karşılaşılan bir sindirme operasyonu var.
Bir kere şunu bileceğiz ki biz demokratik bir ülkede yaşamıyoruz. İşgal rejimlerinde yapılanlar gibi bize vitrin demokrasisi sergilenmektedir. Dış dünyaya karşı burada bir kktc, meclisi, bakanlar kurulu ve polisin olduğu gösteriliyor. Ama polisin başında Türkiye’nin Kara Kuvvetleri’nden gelme bir komutan vardır. Anayasamızda 10. madde vardır. Bunları bilmemiz lazım.

Faşist ülkelerdeki faşist anlayışların en çarpıcı örneklerinin yaşandığı bir ülkedeyiz. Polis gücüyle halkın tepkisi sindirilmeye, toplum ezilmeye çalışılıyor. Toplum bireyleri birbirine karşı düşürülüyor. Halkın çocuğu olan polisler ile yine halkın içinde bulunan insanlarla çatıştırılıyor. Halkın birbirine kendi içinde düşman olmasını getiriyor bu. Böyle bir halk bütünlük olmadığı için direnemez. Polis devleti ile mahkeme yollarını insanların karşısına bir sur gibi engel olarak dikiyorlar. İnsanlarımız tel örgülerin içerisinde açık hava hapishanesinde yaşatılmaya çalışılıyor. Ekmek istersiniz ‘aha size ekmek ama benim istediğim kadar.’ Özgürlük istersiniz ‘alın size özgürlük ama benim tanıdığım kadar.’ Anayasa istersiniz ‘alın size anayasa ama içinde benim ipoteklerim vardır. Dokunamayacağınız noktalar vardır’ diyen bir anlayış vardır karşımızda. 

Dünyada elçilik sadece bizim ülkemizde mi vardır. Hangi yasada demiştir ki, Elçiliğin olduğu sokağa park edilmez, oradan geçilmez. Sen benim meclisimin önüne elçilik yapacan ve ben eylem yaptığımda oraya gidemeyecem.

Ben anayasanın bana vermiş olduğu hakkımı özgürce kullanabilirim. Ya da kullanamayacaksam Anayasa’da da bu madde olmamalarıdır. Ve ben de bileceğim ki demokrasiyle, cumhuriyetle yönetilmiyorum. Bir dikta rejiminde; içteki ve dıştaki diktatörlerle yönetiliyorum. Ben de onun mücadelesini vereceğim. Sanki demokrasi, cumhuriyet var demekle beni aldatacaksın, dünyayı kandıracaksın ama benimde suskun olmamı isteyeceksin.
Mahkemeler, polis copu asla halkı sindiremez, susturamaz. Biz mücadelemizi aynı şekilde devam ettireceğiz. Polise, mahkemelere, elçiliğe, taşeronlara rağmen.

…diğer yandan devletin savcısı

Mahkemelerde sendikacıların ve aktivistlerin görüşülen davaları var. Hukuksal boyutta yaşanan süreçte savcılığın konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sokakta polis copuyla karşılaşan eylemcilerin mahkemelerde de karşılarına savcılık çıkmakta.
Savcılık görev yetki ve sorumluluklarına baktığımızda devletin avukatı demektir. Ne yazık ki savcılık makamı da kirletilmektedir. Yani, yanlış yapılan yasalara rağmen, anti-demokratik davranılan ve alınan kararlarla hükümeti aklamaya çalışmaktadırlar.

Ve bu aklama esnasında ise savcılık makamı kirletilmektedir. Bunun için gerçekten üzüntü duymaktayız. Ama ne yazı ki, savcılık makamı kullanılmaktadır. Ve getirdiği tüm iddialar kullanıldığından ötürüdür ki kolay çürütülüyor. Kolay bertaraf ediliyor.

Ama arkadaşlarımız da darp ediliyor ve taciz ediliyor. İşini gücünü bırakıp her hafta her on beş günde bir mahkemeye çağırılıyor. İki saat üç saat sosyal hayatından, iş hayatından zamanı çalınıyor. Toplum üzerinde davalarla birlikte korku ve sindirme politikası güdülüyor. Ama bu mücadeleyi veren insanlar inançlı insanlardır, kararlı insanlarıdır, bu tür baskılar bu tür göz dağlamaları, bu tür aba altından sopa göstermeler hiçbir arkadaşımızı geri döndürtemez; inançlı ve kararlı olan arkadaşlar geri adım atmaz, dönmez.

Saldırı büyük direniş de büyük olmalı

Kıbrıslı Türklerin hayatına müdahaleler hala devam ediyor. Son örneği de Beşir Atalay’ın ziyaretiydi. Bu anlamda nasıl bir mücadele verilmelidir. Kıbrıslı Türklerin iradelerini kendi ellerine alabilmesi adına.
Bir kere ülkemizde önce ne yapılmaya çalışıldığına bakıp ona göre tavır belirlemek gerekiyor. Bizim ülkemizde yapılmaya çalışılan öncelikle demografik yapıya müdahale edilerek değiştirilmeye çalışılmasıdır. Bu insanlık suçudur. Cenevre sözleşmelerine de aykırıdır. Bu yapılırken kültürel yapı da değiştiriliyor. Ve toplum değerleri aynı zamanda neoliberal politikalara teslim edilmeye çalışılıyor. Yani insanların önceden aldıkları parasız eğitim, sağlık hizmeti gibi haklar, neoliberal politikalara teslim edilip paralı bir hale getirilmeye çalışılıyor. Dar gelirli ve özellikle asgari ücretle geçinen insanların zor günler yaşamasını yaşıyor ve sosyal devlet anlayışlında da her geçen gün uzaklaşmaktayız.

Bunu gördüğümüz anda farklılıklarımızı bir kenara bırakmak gerekiyor, nüansları bir kenara bırakıp hedef noktada birleşmek zorundayız. Dayatan AKP midir; hiç çekinmeden güçler birleştirilmelidir ve mücadele taşerona verilirken, AKP’ye karşı da verilmelidir. Biz kendi içimizdeki kavgaları ve kendi içimizdeki tubirinciliği bırakmalıyız ve esasın üzerine yürümeliyiz. Sonra kendi içimizdeki hesaplaşmamız varsa yaparız. Şu an kendi içimizdeki hesaplaşmalara girmenin zamanı değildir; birliktelik ve güç olma zamanıdır. Saldırı büyüktür direncin de büyük olması gerekiyor.

Röportaj: yargılanıyoruz.org/Hasan Yıkıcı


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome