Darbe Nedir, Kim Darbecidir?- Çağhan Kızıl

30 Aralık 2013 Pazartesi 11:26:38

„Biz kırıldık daha da kırılırız, kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza“ – Cemal Süreya


Birkaç haftadır tanık olduğumuz AKP-cemaat çekişmesi, aslında bu kavganın iki tarafın çapıyla ölçülemeyecek bir derinlik ve genişlikte sürdüğünü göstermekte. Yolsuzluk belgelerinin ortaya çıkması, bakanların istifası, operasyonların gündeme gelmesiyle emniyet ve yargı mensuplarının görevden alınması, savcının baskı gördüğünü bildiren basın açıklaması, apar topar bir kabine değişikliği gibi olayların ötesinde havada uçuşan darbe değerlendirmeleri girift bir gidişatın belirtileri. Fakat üzerinde çok konuşulacak bu durumun önemli bir retoriği „darbe“ ile ilgili olanı. Bir yandan yolsuzluk operasyonu ile AKP’ye (ve satır arasında devlete) karşı yapılan bir sivil darbeden söz edilirken, bir yandan da iktidarın yargıya müdahalesinin „kolaylaştırılmış darbe“ olarak nitelendirilebileceği bir halin ortasında, sözde darbecilerle de hesaplaşılmış bir demokratik hukuk devletiyle yönetilen bir ülkenin bulanık istikbaline yol alıyoruz.
 
Bir tanıma göre darbe, devlet aygıtının küçük ama önemli bir parçasının hükümetin ve iktidarın bürokrasi mekanizmasını kullanmasının önüne geçip yasallığın sağladığı yürütme kontrolünü sonlandırmasıdır. Burada silahlı güçlerin esas etken olması gerekmez ancak bu darbeler fiilen genelde ordu müdahalesiyle gerçekleşen darbelerdir. Buna göre darbenin sekteye uğrattığı bürokratik işleyiş ve yürütmenin teknik kısımlarıdır. Fakat gözden kaçan ve genelde darbenin sebepleri değil de sonuçları arasında sayılan olgu meşruiyettir. Hakim sınıfların ve bürokratik elitin kendi idamesini yasallaştırdığı anayasa süreçlerinin toplumsal meşruiyeti nasıl sağladığını biliyoruz. Buna göre herhangi bir iktidar değişikliği, kitlelerin kendi hareketliliği ile gerçekleşmediği sürece, egemen iktidarın meşruiyetini kurduğu zemin de değişmemiş olur. Örneğin kapitalizmin sömürü düzeninin ya da neo-liberal politikaların belirleyiciliğini esas alan güç mücadelelerinin anayasayı ya da toplumun sistemin işleyişine dair algısını değiştirmesi çok olanaklı değildir. Basit bir vitrin revizyonu ve reklamcılık başarısı, hafif bir demogoji ve birlik-bütünlük çağrısı kaybolan itibarı yerine getirmeye yetebilir. Peki bugün Türkiye’de yaşanan yargıya aleni müdahale süreci de bu anlamda darbe olarak nitelenebilir mi? Nereden bakıldığına bağlı yanıtı belki de en risksiz yanıt gibi duruyor. Eğer AKP’nin neo-liberal, post-modern iktisadi ve sosyal dönüşüm pratiklerinin 12 Eylül ile başlayan sürecin taçlanması olduğunu ya da Türkiye’nin günümüz muhafazakar-liberallığının küreselleşmenin bencilleştirip kapitalizme tabi kıldığı tüketim toplumlarını yaratan düzenin bir parçası olduğunu düşünüyorsanız bu size „gönülsüz demokrasinin“ zorunlu diktatörlük aşaması olarak görünebilir, ve süreci bir darbenin olgunlaşması olarak okuyabilirsiniz. Bu koşulda ezilen sınıfların yaşamını deneyimlemeniz ve/veya hissettiğiniz etik bir sorumluluğunuzun olması büyük ihtimal. Öte yandan, eğer bu durumu bir darbe olarak nitelemiyorsanız sürecin çıkar çevrelerinin dar kadrosu içinde yer alıyor olabilirsiniz ve/veya değişen toplumsal koşulları okumanızı zorlaştıracak eski kalıplar düşünce alanınızı şekillendiriyordur. Tüm bu varsayımların ötesinde, darbenin özellikle „teknik“ tanımını esas alan bir bakış, yaşananları tarihsel bakış açısından uzak bir izolasyon içinde değerlendirme riskini de taşır. Çünkü devlet, yönetmeyi sürdürebilmek için egemen iktidarı meşru bir zemine oturtarak iktidarı otoriteye dönüştürmek zorundadır. İktidar, şiddetin otoriter tekeline (kolluk kuvvetleri, emniyet güçleri, ordu vb) ve toplumun rızasının örgütlenmesi için gereken yargı sistemine (anayasa mahkemeleri, yaşamanın yargıya üstünlüğünü getirecek yürütüme uygulamaları vb) sahip olabildiği oranda kendini güvende hisseder. Zaten bilindiği üzere, güçler ayrılığı ilkesi egemen iktidarın istediği değil (başbakanın açıklamalarından zaten bunu görebiliyoruz) toplumsal mücadelelerin zorla kabul ettirdiği bir ilkedir. İktidar kendine en çok toplumun rızasını örgütlediği zaman güvenir. Ancak devlet aygıtının iktidarın güvensizliği durumunda başvuracağı ilk yöntem şiddet ve baskıdır. Meşruiyeti ikinci plana atan, otoriteriteyi ön plana çıkaran bir güç konsolidasyonu nedir dersek, AKP’nin Gezi ile başlayan süreçte meşruiyetini, yolsuzluk operasyonlarıyla da iktidar bloğundaki gücünü yitirmesi sonucu başvurduğu otoriter devletçi anlayış dersek yanlış yapmış olmayız. Weber’e göre „hiçbir otorite sistemi, sadece maddi, duygusal veya ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her otorite sistemi meşruiyetine ilişkin bir inanç oluşturmak ve beslemek gayretindedir“. Buna göre itaat, egemenlerce şu şekilde öğütlenir: „ben şefim ve bu bizim geleneğimiz“, „ben sizden biriyim ve seni temsil ediyorum“, „ben hukuka uygun olarak seçilmiş-atanmış bir liderim“. AKP iktidarı ve onun öncellerince bu öğretilere göre biçimlenen Türkiye’de Gezi süreci, tüm meşruiyet konumlanmalarını altüst eden, toplumun rızasının verili iktidar yapısıyla örgütlenmesinin artık mümkün olmadığını gösteren ve aşağıdan yukarıya gelişebilecek bir halk muhalefetinin olanaklı olduğu noktasında kitlelere inanç aşılayan bir süreç şeklinde patlak verdi. Ve hiç beklenmedik bir şekilde meşruiyet zeminini iktidarın belirleyiciliğinden alıp sokağa havale eden bir durumu günyüzüne çıkardı. Bu anlamda yıpranan iktidar bloğunun bir sonraki meşruiyet zeminini tanımlamak için yaratacağı bürokratik elitin güç mücadelesi şeklinde süren AKP-cemaat kavgası, egemen iktidar mekanizmasının tümden çökmesinin önüne çekilecek bir set olarak da okunabilir. Bu anlamda devrimci-demokrat halk muhalefetinin kendi dinamiklerini örmesinin önüne konan anti-demokratik, hukuk dışı ve baskıcı her türlü eylemin bir darbe olabileceğini düşünebiliriz. Belki de kısaca, darbenin asıl değerlendirilmesi gereken zemin meşruiyet zemini olmalıdır ve darbeler özellikle dikey toplumsal ilişkilerin kordinasyonu ve kontrolü için gerçekleştirilir (tıpkı 1973’un Şili’si, 1976’nin Arjantin’i ya da 1980’in Türkiye’si gibi). Yani en yaygın kullanım anlamıyla darbeler, muhafazakar bir mağduriyet endüstrisinin mezesi değil, ilerici ve katılımcı toplumsal örgütlenmelerin yok edildiği süreçler olarak okunmalıdır. Yani "kusura bakmayın çocuklar, anayasa, yargı, adalet diye diye sizi uyuttuğumuz herşey kötü bir şakaydı; şimdi iktidarımızı daha direk bir biçimde, zor kullanarak uygulamak zorundayız".
 
Michael Radford’un 1994 yapımı Postacı filminin postacısı Mario Ruoppolo, Pablo Neruda ile şiir ve mecaz üzerine konuşurken sevdiği Beatrice’sine Neruda’nın 27. Aşk Sonesi’ni okuduğun söyleyince Neruda kızar ve „bu benim şiirim“ der. Mario’nun yanıtı şudur: „şiir yazanın değil, ona ihtiyaç duyup kullananındır“. Neruda, senatör olduğu Lota’da karşılaştığı bir maden işçisinin kararmış yüzüyle kendi ellerini tutup „bizi anlatan bir şiir yazmalısın, yerin altındakileri anlatan“ demesiyle kaleme aldığı Canto General’ı bir ihtiyacı karşılayan kitap olarak tanımlaması da aslında Mario’yu doğrular. Demek o ki şiir bir şekilde hissedip de söyleyemediklerimizin, yaşayıp da değiştiremediklerimizin damıtılmış halidir. Neruda’nın dostu Nazım da aynısını söyler: „Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından“. O zaman darbe dediğimiz aslında kelimelerimizin susturulması mıdır? Ya da komünist postacı Ruoppolo rolündeki Massimo Troisi’nin sürgündeki Neruda’ya mektuplar getirdiği filmini bitirmek için geçirmesi gereken kalp ameliyatını ertelemesi yüzünden filmin çekimlerinin bitiminden 12 saat sonra kalp krizi geçirip ölmesi midir? Yani güzel insanların gülüşlerini solduran bir düzenin karşısında, insanın insanı sömürdüğü bir egemenliğe karşı mücadele ederken yoluna çıkanlar belki de. Bir sistemde bir baklava 13 yasındaki Ali Avcı’nın 6 yılına maloluyorsa; Erdal Eren 17, Uğur Kaymaz hep 12 yasında kalıyorsa; Manisa’da işkence gören çocuklara terörist, 26 kişi tarafından tecavüze uğrayan çocuklara azgın deniyorsa; bir belediye başkanı ücretsiz şu dağıtıyor diye yargılanıyor, milyarlarca liralık yolsuzluğu örtmek için zaten delik deşik olmuş yargıya müdahale eden bürokratlar mağdur sayılıyorsa; polis kurşunuyla katledilen gençlerin hesabını sormak suç, imzalarken elim titremedi diyen adam ressam sayılıyorsa; Roboski’de katledilenler kaçakçı, Van’da donanlar yok hükmündeyse ve gaz yağdıranlar demokrat, şiir okuyanlar çapulcu ise hemen yeniden başa dönelim: darbe nedir, kim darbecidir?


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome