Devrime Yolculuk… - Melih Pekdemir

24 Kasım 2013 Pazar 18:21:29

“Gezi’den sonrası nasıl getirilecek?”


Bu soruya kestirmeden bir cevap yok… Cevabı verebilmek için muhtemelen gazlı tomalı sokaklara defalarca çıkmayı, fırtınalı denizlere defalarca açılmayı göze almak lazım.

Ve bu minvalde cevap arayanlar için bir kitap yayınlandı: “Fırtınalı Denizin Yolcuları”.

Öyle iki sloganla üç toplantıyla devam etmiyor ki isyanlar. Ali İsmailler, Ethemler boşuna can vermiş olmuyor. İsyan tarihleri zahmetle yazılabiliyor. Geçmişinde ve geleceğinde bugünü de anlatabilen bir tarih sayesinde… Ali İsmailler, Ethemler can vermesin, yaşasın diye, bu coğrafyada otuz beş yıl önce de Ali İsmailler, Ethemler can vermişti.

Artık onlar sınıf mücadelesinde bayrak olan Mahir Çayanların “devrim” emanetini sıkılmış yumruklarında saklayan yıldızdırlar ve nihayet o emaneti Gezi’de patlak veren isyana aktardılar.

Cep telefonları yoktu, internete bağlanamıyorlar, tweet atamıyorlardı, ama Gezi parkı sloganlarındaki hissiyatı aynen dağa taşa yazıyorlardı. Çünkü isyan ediyorlardı, devrim olsun istiyorlardı. Çok yaralanıyorlardı ve çok ölüyorlardı. Çünkü çok ama çok direniyorlardı.

Fırtınalı Denizin Yolcuları
“Fırtınalı Denizin Yolcuları”, bir “Sedat Göçmen Kitabı” diye sunuluyor kapakta… İlbay Kahraman soruyor, Sedat anlatıyor.

Sedat, yani elinde “sünnetçi çantası” taşıyan, 1.85 boylarında ve 25 yaşlarında, A’dan Z’ye, Artvin’den Zonguldak’a Karadeniz bölgesine giden genç bir devrimci. O Sedat, şimdi 61 yaşında ve 1977-80 arasında Devrimci Yol Hareketinin “bölge sorumlusu” olduğu günlerdeki deneyimlerini aktarıyor, fırtınalı deniz yolculuğunda, devrimcilikte ısrarlı olanlara…

Ve bizim Sedat, soyadından da belli: Göçmen, yani muhacir, Trakyalı ve Bulgaristan kökenli... Ama Karadenizli (Laz, Gürcü, Hemşinli) görünümlü muhacir! Bazen Şahin görünümlü Serçe ve bazen Serçe görünümlü Şahin. Vicdanı serçe naifliğinde, bilinci şahin kıvamında… Yani, tek kelimeyle: Devrimci.

Cevapların anlaşılır verilebilmesi için soruların isabetli sorulması lazım. Yine Sedat gibi başka bir yoldaşım, bilge yoldaşım İlbay Kahraman, öylesine aklına gelenleri sormamış, soruları sorabilmek için bölgeyi dolaşmış, yüzlerce canlı tanıktan soru toplamış, tam 2 terabayt belge var hard disklerinde… Gün ışığına çıkmayı bekleyen fotoğraflar, videolar, konuşma kayıtları…

Ama önce bir “handikaptan” söz etmeliyim. Çok ama çok fazla isim var bu söyleşide! İyi de, Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanında kaç karakter vardı? 10 kadar ana karakter, 600 civarında da yan karakter vardı. Fırtınalı Deniz Yolculuğunda, (bölgeye ait) bu sayı 2516 ve bütün karakterler aslında ana karakter, çünkü hepsi devrimci! Ama bu yolcu sayısı bile sembolik kalmış, on binlerce ismi saymak mümkün olmadığından. Sedat, “Vefa borcu” diyor, “keşke hepsini sayabilseydim” diyor. Çünkü anlattıkları kişisel değil, o dönem Karadeniz insanlarının topyekûn hikâyesi…

Kitabın konusu “Savaş ve Barış” değil, “İç Savaş ve İç Barış”… Devrimcilerin etkin olduğu yerlerde iç barış, faşizme karşı direndiği yerlerde iç savaş ve bu iç içelik kaçınılmaz.

Sedat’ın Karadeniz bölgesine henüz gittiği günlerde faşistler her tarafta, hem de devlet desteğiyle Ülkü Ocaklarında, MHP’de örgütlüydü. Devrimciler ise Halkevi ve TÖB-DER ve bazı gençlik dernekleri aracılığıyla faşistler karşısında mevzilenmiş haldeydi. Bölgede geçmişte TİP ve THKP-C döneminden gelen sıkı bir sol, devrimci gelenek de vardı. (s.106)

Bu durumda… Sedat, “Ne Yapmalı”ydı?

Eylemi örgütlemek…
Devrimcilere zulüm ve baskı karşısında “Ne Yapmalı?” diye sorulduğunda, cevapları tek kelimedir: Örgütlenmeli!

Örgütlenmek genel bir ihtiyaçtır, evrensel bir çözümdür. Ama her ayrı dönem ve ayrı mekânda çok somuttur. Çünkü ancak eylemin somut muhtevası örgütlenebilir. Sedat, böyle somut bir örgüt ihtiyacının en sahici tanımını yapıyor: “Devrimcileri yalnız yakaladıkları anda dövüyorlardı ve devrimciler birlikte hareket etmeye başladılar.” (170)

Örgütlenmede ilk adım birlikte hareket etmektir. Hareket: eylemdir. Burada eylem: direnmektir. Hareketi örgütlemek, devrimci hareket ve “Devrimci Hareket” olabilmek için önce Yol’a çıkmak, ilk adımları atabilmek ise bu işin alfabesi…

Hareket halinde örgütlenebilmek, bürokratik olmayan örgütlenmeler peşinde koşabilmektir. Malum, 12 Eylül iddianamelerinde, “örgüt suçu” olarak “bölge komitesi, il komitesi, ilçe komitesi” gibi şablonlara dayanılmıştır. Oysa İlbay’ın “gayri resmi il komitesi diyebiliriz” diye ısrar ettiği bir durumda dahi Sedat, olanca doğallığıyla şöyle anlatıyor: “Arkadaşlarımızla bir araya gelip il genelindeki sorunları ve çözüm önerilerini tartışıyorduk. İl komitesi diyeceğim ama öyle bir yapılanmamız yoktu.” (274)



Her alanda ve her sorun etrafında örgütlenebilmek önemli. Sadece faşizmle mücadeleyi değil mesela, Gümüşhane / Kelkit’te devrimciler, yoksul öğrencilere katkı olsun diye patates ekimini de örgütlediler. Öyleyse? “Devrimci Yolculuk biraz da Kelkit’te yoksul öğrenciler için patates ekebilmektir.” (335) Ve hiç şaşırtmadan aynı örgütlenmeyi Giresun’da “halkın çocuklarının okuma talebi üzerinden” de şekillendirebilmektir.( 295)

Çünkü amaç hakikaten “başka” türlü örgütlenebilmekti. Tam da bu yüzden, başlangıçta önemli engellerden birisi halkımızın, “Partiniz hangisi, lideriniz kim?” sorusuna cevap vermekte zorlanmalarıydı. (353)

Bildik düzen partilerinden başka türlü örgütlenme ihtiyacı, “seçimler” düzleminde Fatsa ile Artvin’de görünürdeki “zıt” tercihte somutlaşmıştı. Günümüzde hâlâ “halk iktidarına” model gösterilen Fatsa’da yerel yönetim seçimine katılmak, Artvin’de (bir bağımsız senatör garantiyken!) ara seçimleri boykot etmek!

Artvin’deki tercih de Fatsa’daki başarı kadar önemliydi. Artvin’de boykota katılım oranı yüksek oldu ve seçimi Adalet Partisi (AP) kazandı. Evet, katılsalardı devrimciler kazanacaklardı, boykot etmeselerdi CHP. Ama tercihin seçime katılmakla sınırlı olmadığını bilen devrimciler yine Fatsa’daki kadar başarılı oldular. Köy çalışmalarında sıçrama yaptılar ve orada seçime katılmakla değil “seçim çalışmalarıyla” daha fazla sevildiler, çoğaldılar. Hemen hemen bütün köylerde kendisine “Devrimci Yolcu” diyen insanlar ortaya çıktı. Bu olgu AP’nin kazanmasından filan önemliydi, çünkü tıpkı Fatsa’daki gibi sistemden fiili bir kopuşun ilk adımlarıydı. CHP ile devrimciliğin farkı netleşti, devrimci hareket kitleselleşti ve bölgede söz sahibi oldu. (387)

Çünkü devrimci hareketin örgütlenme kriterleri de düzen partilerinden tümüyle başkaydı. İl, ilçe gibi resmi-idari bölgeler değil halkın sosyal-iktisadi dağılımı dikkate alınmaktaydı. Örneğin en önemli geçim aracı Trabzon’a kadar fındık, Rize-Hopa arası çay hattıdır. Artvin genelinde orman köylülüğü ön plandadır. Arhavi, Hopa ve Kemalpaşa Artvin’e bağlı; ama “çay bölgesi” olduğundan Artvin yerine Rize’yle birleştirip çalışmalar ona göre yürütüldü. (358) 12 Eylül sonrasında ise Hopa, dönemin koşulları gereği, bu kez Rize değil de Artvin bağlantılı ele alınacaktı.

 Her kesimle ama öncelikle en dinamik halk kesimleriyle birlikte ve onlar sayesinde örgütlenebilmeyi gözettiler; çünkü örgütlü halk hareketleri başlangıçta aydınların, bilinçli kadroların zahmetiyle yaratılabilir. Burada ön planda olanlardan mesela “Terzi Fikri” bile öncelikle aydın, devrimci kimliğine sahip bir halk insanıydı. Ve elbette her yerde olduğu gibi, genç öğrenciler, öğretmenler bölgedeki “aydın” kategorisini oluşturmaktaydılar ve başlangıçta bu mücadelenin adeta doğal, militan kadroları oldular.

Doğrudan sorun çözmeye ve bu şekilde örgütlenmeye yönelik bir çalışma tarzı benimsenmişti. Sedat’ın her cümlesinde, Devrimci Yol hareketinin örgütlenmede ilk ilkesi olan “en geniş kitle çalışması içinde en dar kadro çalışmasının esas alınması” anlayışının Karadeniz bölgesinde hayata geçirildiği görülüyor zaten.

Kadro: kod adı Osman
Kadrolar, kimi yerde mecburen devlet güçleri karşısında hedef olmayı hiçe sayıp aleni yaşarken, kimi yerde “gereği kadar illegalite” koşullarında faşizme karşı bir direniş hareketini örgütlerken ve yürütürken her biçimde mücadele biçimine teşne olmayı, dişe diş bir kavgayı göze almış devrimciler.

Ellerinde en önemli “araçlar” olarak önce Devrimci Gençlik ve sonra Devrimci Yol dergileri vardı. Bunların okunması kadrolaşmada, satışı ise propaganda ve kitleselleşme sürecinde vazgeçilmez işler olarak görüldü. “Devrimci Yol’un orta sayfalarının ve başyazılarının okunmaması gençler arasında ayıp sayılıyordu” diyor Sedat. (328)

İşte bu mücadeleye ömrünü adayan, canını veren insanlar kitabın sayfaları arasından tüm gençlikleriyle okuyucuya bakıyorlar. Çünkü ölümsüzleşmek, ölümsüzleştirmekle anlam kazanıyor. Mesela o dönemde en çok ölümsüzleşen bir “Osman” var. “Borçka’dan kaçak duruma düşen herkese bir isim bulmalarını (kod adı kullanmalarını) söylüyordum” diyor Sedat ve devam ediyor: “İstisnasız hepsi de Osman ismini almak istedi. Amaçları 1977’de bıçaklanarak öldürülen Osman Küçük’ü yaşatmaktı.” (379) Osman’la birlikte devrimcilik yaşıyor, devrimcilik sürüyor ve böyle “kadro” olunuyordu.

“Zaman bize yetmiyordu” diyor Sedat. “Bizim zamanımız işin bitmesiyle sınırlıydı. İş bitmeden dinlenmek, uyumak, soluklanmak bir lükstü.” (370)

Örgütlenmek elbette hep zahmetli ve o dönem bilhassa zahmetliydi. Hareket geliştikçe lojistik destek anlamında ticari işyerleri, bürolar, dükkânlar açarak bazı kolaylıklar sağlamaya çalıştılar. Ama kolektif ve örgütlü hareketin “finansmanı” her zaman için ciddi bir sorun olageldi. Siyasi çalışmalarda ihtiyaç duyulan para, kimi yerlerde gençlerden 10-15 kişinin inşaatlarda gönüllü çalışmasıyla sağlandı. Bu gençler çalıştıkları işyerlerinde proleterlerin çalışma koşullarını da öğrenmekteydiler. Ama “şanslı” oldukları yerler de vardı. Ardanuç’ta kurban derilerinin yüzde 90’ını devrimciler topluyordu! (386)

Devrimciler hem gelir elde etmek hem de bölgeyi tanımak açısından “yayla bekçiliği, çobanlık” gibi işlere de talip oldular. Onların çobanlık yaptığı dönemden sonra hırsızlıklar giderek azalmaktaydı. Sedat bu konuda şöyle övünüyor: “Türkiye’nin en kültürlü çoban ve korucuları bu bölgede dolaşmaya başladı. Bu eğitimli çobanlar gittikleri yerlerde örgütsel eğitim de yapmaya başladılar.” (405)

Yine de bazen devrimciler kalacak yer bile bulamadılar; ama zamanla sorunlara çözüm bulup onların yanında olduklarını gördükçe halkın evleri onların evleri oldu. Yiyeceklerini devrimcilerle paylaştılar ve onları kendi evlatları olarak gördüler. (391)

Dev-Genç, Töb-Der ve illa ki Halkodası
Çeşitli kesimleri bir araya getiren dernekler, sendikalar birer örgütlenme aracı ve bir araya gelme mekânlarıydı. Dev-Genç’in bölgedeki dalları olarak kurulan gençlik örgütlenmeleri yanı sıra TÖB-DER, Halkevi, Halkodaları en bilinenleri…

Özellikle Halkodaları kırsal kesim örgütlenmesinde köşe taşları oldu. Ardanuç’ta Halkodalarından başka, köylerin yüzde 80’inde devrimciler ve köylüler elbirliğiyle oturma odaları, toplanma odaları inşa ettiler. (389) Gazete haberlerinin yorumlandığı, eğlencenin bol olduğu Halkodalarında toplantılara giderek daha fazla sayıda kadın katılmaktaydı. (407)

Evet, bölgede gençler, öğretmenler yanı sıra kadınlar da hiç geride kalmadılar. Sedat, “Biz erkek teşkilatı olarak biliniriz; ama Karadeniz’deki kadınlarımız, mücadeleye çok yatkın, çalışkan, aileyi geçindiren ve bize destek veren insanlardır” diyor. (291) Hakikaten Ardanuç mitingi fotoğraflarında çok sayıda kadın katılımı görülebiliyor. Kuşkusuz, Sedat’ın sözleriyle, başlangıçta kavga ve dövüş gibi sert mücadele tarzı ister istemez erkekleri daha öne taşımıştı. Kadınlar arasındaki kadro çalışmaları ancak belli bir süre sonra gelişebildi. (393) Samsun’da “gençlik içinde yetişen kadın arkadaşlar” giderek mahalle çalışmalarında yer alıyor, afiş asma ve yazılamaları geceleri onlar yapıyor, hatta güvenliklerini bile kendileri sağlıyordu. (132) Doğrudan kendilerini ifade ettikleri örgütlenmelere de giriştiler, Artvin’de, Şavşat’ta ve Giresun’da kadın dernekleri kurdular.

Devrimciler öğrenci kimliğiyle, kadın kimliğiyle örneğin Fiskobirlik’e işçi olarak girdiler ve orada Fındık İş sendikasının örgütlenme çalışmalarında yer aldılar. (310) Fabrika işgallerinde en öndeydiler. Rize’de 1979 sonrası çay üreticilerinin bilinçlenerek haklarını aramaya, haklarını yok sayan fabrikaları işgal etmeye başladığı günlerde, Sedat o kente gittiğinde, “Devrim mi oluyor?” diye heyecanlanmıştı. Çünkü bu işgalleri bu kez “devrimci gençler” değil çay üreticileri yapıyordu! (340)

Üniformalı ve sivil faşistler…
Özellikle Milliyetçi Cephe (MC) döneminde, Türkiye’nin başka yerlerindeki gibi devlet güçlerinin ve sivil faşist saldırıların yarattığı iç savaş ortamında faşizme teslim olmamak için direnmek ve o direnişi örgütlemek şarttı…

MHP’li faşistler yanı sıra bir nevi kontrgerilla “çeteleri” de vardı Karadeniz’de. Soygun yapıyor, haraç topluyor, halka kan kusturuyorlardı. Devrimcilere ve halka yönelik katliamlarını polis ve jandarma açıktan desteklemekteydi. Düpedüz kontrgerilla uygulaması… Aybastı’da devrimciler peş peşe katliamlar yapan “Nevzat Karayün çetesi”nin peşine düştüler ve Niksar’a kadar kovaladılar. Fatsa’da “Nokta operasyonunda” maskeli olarak gezdirilen katiller Aybastı’da resmi üniformalarla operasyonlara katıldı. Üniforma giydirilen bu faşistler idam cezası almış ve bir şekilde cezaevinden kaçırılmış katillerden başkası değildi… İcraat o denli aleniydi ki, Aybastı’daki bu çetenin elebaşlarından birisi olan Salih Yaman 12 Eylül döneminde faşist cunta tarafından belediye başkanı olarak atandı. (276)

Giresun’da da faşistler şehir merkezindeki otellerde kalıp çevreye dehşet saçıyor, yoldan geçenlere sataşıp gözüne kestirdiklerini dövüyorlardı. Fiskobirlik’e de işçi kisvesi altında bu tür faşistler doldurulmuştu. (294) KTÜ’de faşist saldırılar karşısında diğer sol gruplarla işbirliği hayati bir zorunluluk haline geldi, çünkü “bu cehennemden tek başımıza çıkma şansımız yoktu” diyor Sedat ve Trabzon’da faşist saldırılar “polis destekli katliamlara” dönüştüğünde “bölgeye takviye yapma kararı” aldıklarını söylüyor. (322,325)

Yanlış anlaşılmasın, bölgedeki zulüm MC dönemleriyle sınırlı değil. CHP hükümeti de “komünistlerin icabına bakmak” üzere Giresun Komando Birliği’ni Şavşat’a göndermekten geri kalmamıştı. Bu birliğin komutanı “Şavşat’ı vatan topraklarına katmaya geldik” diyerek halk üzerinde baskı kurdu. Ve ardından 5 kişinin komando kurşunuyla katledildiği Şavşat katliamını yaptırdı… MC, CHP fark etmiyor, devlet devletliğini yapıyor, “Bana rağmen çözüm olmaz” diye müdahale ediyordu, işte Şavşat katliamı da böyle gerçekleşti…(368, 400)

“Fındık, bizim ortak dilimiz.”
Karadeniz’de o dönemde yaygın bir sanayi yoktu. İşyerlerine, fabrikalara yönelik çalışma haliyle sınırlıydı. Asıl siyasi faaliyetler mahalle çalışması, köy çalışması kategorisinde sürdürülmekteydi.

Devrimci Yolcular her adımda somut analiz yapmayı adet edinmişlerdi. Faşistlerin konumundaki her değişiklikte gerekli önlemleri almayı öğrendiler. Kör dövüşünden uzak durdular. Birlikte olmak istedikleri halk kesimlerini, ters bir şeyler yapıp kendilerinden uzaklaştırmamalıydılar.

Fındık ve çay sorunları, karaborsaya, stokçuluğa ve tefeciliğe karşı mücadele, kan davası belasını çözme kaygısı, okullarda faşist işgallerin kırılması ve öğrenim özgürlüğü kavgası hep bu anlayışın ürünü bir devrimcilik tarzı yarattı… (Burada akla hemen “Fatsa başarısı” geliyordur. Ama onu ayrıca ele almak lazım.)

Propaganda çalışmalarında afiş astılar, Devrimci Yol dergisinin özel sayılarını, broşürleri dağıttılar ve duvarlara, dağa, taşa yazılamalar yaptılar. Ve şenlikli bir şekilde yola devam ettiler. Evet, Ardanuç köylerinde “yayla şenlikleri” düzenlediler, bu tür kültürel etkinlikler sayesinde bölge halkıyla sıcak ilişkiler kurabildiler. (392) Özellikle Halkevleri bünyesinde kültürel faaliyetler, tiyatro, konser çalışmalarıyla da çoğalmayı bildiler.

Çoğalmak, kitleselleşmek için elbette en elverişli çare miting düzenlemekti. Zamanı geldiğinde, yani kitleselleşmede belli bir merhale kat ettiklerinde özellikle yöresel sorunlarla ilgili peş peşe mitingler örgütlediler. Şehirlerde, kasabalarda ve hatta köylerde… Faşizm, hayat pahalılığı gibi genel sorunlarla sınırlı kalmayan mitingler, yörelere özgü “çay, fındık mitingleriyle” her yere yayıldı. Sedat, “Bugünden baktığımızda ‘Ne çok miting yapmışız’ diye düşünülebilir, ama mitingleri kitle çalışmalarının bir uzantısı olarak düzenliyorduk” diyor. (309)

Tonya’da çay, fındık gibi geçim sorunlarının ötesinde başka bir hayati sorun olarak, kan davası yaygındı. Bunu önlemek için epey çalışma yaptılar. “Kan davası” konulu bir miting düzenlediler. Mesela Karaağaç köyü bu derdin en şiddetli olduğu bir yerdi, o köye gidip bildiriler dağıttılar, konuşmalar yaptılar. Köyün imamı Derviş Ağa “Çok hayırlı bir iş yapıyorsunuz” dedi ve kampanyanın en ateşli destekçisi haline geldi. Omuzlarında süt güğümleriyle kadınlar, genç ve yaşlı erkekler, kızlar, çocuklar katıldı o mitinge… Böylece Tonya’da kan davaları giderek azaldı ve zamanla sona erdi. (329)

Karaborsacılığa, stokçuluğa karşı mücadelede Artvin’de ilginç bir durum oluşmuştu. Artvin esnafı demokrat, sosyal demokrat nitelikli insanlar. O dönemde piyasada bulunmasında sıkıntı olan ürünler geldiğinde Halkevi’ne haber verdiler ve dağıtım işini Halkevi üstlendi. Çünkü dağıtımı adil şekilde yapıyorlardı ve esnaf da karaborsacı damgası yemekten kurtuluyordu. (367) Tefeciliğe karşı mücadele ise, tefecilerin elindeki boş senetlerin yırtılması noktasına dek gelmişti…

Özellikle “köy çalışması”, Sedat’ın gururla anlattığı ve yeri geldiğinde hep altını çizdiği bir ortam: Köylere gittiklerinde, köylülerle konuşmak için bir gerekçe ve ortak bir dil lazımdı. “Fındık, bizim ortak dilimizdir” diyor Sedat. (291) Fındık bölgesinde fındık, çay bölgesinde çay “diliyle”, fındık ya da çay özel sayısı, bildirisi gibi araçları kullanabildiler. Karadenizlilerle, sabahtan akşama fındıktan ve çaydan konuşulsa bıkmazlardı, tabii bir de hamsiden…

Evet, hamsi. Bölgede tek bela faşistler değildi. “Hamsi sorunu” da vardı. Perşembe’de küçük balıkçılar bir gün trolcülerle başlarının dertte olduğunu söyleyerek yardım istediler. Devrimciler trolcüleri Samsun’a kadar kovaladı. Giresun-Ordu hattında trolcüler bir daha görülmedi. (289)

Köy çalışmasında, Giresun Eğitim Enstitüsünden devrimci öğrenciler, yöreye özgü kıyafetlerle, ellerinde dergi, afiş, bildiri ve broşürlerle köy köy dolaştılar. (300) Aslında bölge genelinde devrimciler arabayla değil daha çok yaya gidip yol üzerindeki köy ve insanlarla ilişki kurmaktaydılar. Köylere yürüyerek gidilince, alternatif yol ve patikalar öğrenilecek, karşılaştıkları insanlarla ilişki kurulacaktı. Köylerinden şehre okumaya gelen liseli gençler de bu çalışmalarda görev alıyordu. (366)



 1980 yılına gelindiğinde köylerde bile mitingler yapılmaktaydı. Artık devrimcilerin bilgisi dışında da, kendini Devrimci Yolcu olarak ifade eden köy komiteleri örgütlenmekteydi. “Açıkçası, biz örgüt olarak bu hızlı gelişmeye ayak uydurmaya yetişemiyorduk” diyor Sedat. (308)

Köy ilişkileri devrimcilerin dağlarda geçiş yaptığı bölgeler haline dönüştü. Sadece üretici haklarının korunduğu ilişkiler değil, 12 Eylül direnişinin de tutunma noktalarını oluşturdu. (305) Köylülerle kalıcı ilişkiler 12 Eylül sonrasında da sürdü. Devrimcilerin dağlarda barınmasına yardım ettiler. İhbar etmediler ve yiyecek ihtiyaçlarını karşıladılar.

Çözüm yeri: Halk Komiteleri
“Bizim genelde çözüm getirdiğimiz olgular, sistem içerisinde çözülebilecek sorunlara ilişkindir. Bu çözüm şekli, bize, geleceğe ilişkin bir avantaj sağlıyordu” diyor Sedat. Peki nasıl bir avantaj? “Bu insanlar düzen içinde böyle davranıyorsa, bunların iktidarı da bizim iktidarımız olur” şeklindeki bir beklentiyi yaratmaya çalışıyorlardı. Sorunları çözdükçe yeni sorunlarla karşılaşıyor, çözdükçe büyüyor, büyüdükçe yeni sorunlarla yüz yüze geliyorlardı. “Çözümü devrimcilerin de içinde bulunduğu Halk Komiteleri üretecek” demişlerdi. Devrimci Yol’un “Direniş Komiteleri oluşturmalıyız” şeklindeki merkezi politikası, bu bölgede Halk Komiteleri şeklinde tezahür etmişti. Hemen hemen bütün köylerde Halk Komiteleri oluşturulmuştu. “Çünkü” diye ekliyor Sedat: “Genel anlayışımız, yarını bugünden kuralım anlayışıdır.” (270)

Devrimciler bölge halkının gündelik ama hayati sorunlarını çözdükçe, onların dikkatini gerçek sorunlara, yani emekçilerin, yoksulların birbiriyle kavga etmesinden çıkar umanlara çevirme imkânı kazandıklarının bilincindeydiler. (369)

Bu yaklaşımın epey çarpıcı örnekleri var: Aybastı’da Sağlık Ocağı’nın yolu yoktu. Devrimci Yol, Devrimci Sol ve Kurtuluşçu bütün devrimciler birleşerek bu sorunu kısa sürede çözdüler. Sedat, bunu gören Aybastı Jandarma Karakolu komutanının, “Karakolun da yolu yok, bir el atabilir misiniz?” dediğini de aktarıyor. (274) Benzer şekilde köyün birinde köprü sorunundan söz edildiğinde devrimciler derhal para toplayarak bir köprü yaptırdılar. (368)

Karadeniz bölgesinde yayla çok önemli… İki köy arasında bir yayla sorunu olduğunu öğrenmişler ve bu sorunu yine Halk Komitelerinde tartışarak çözmüşlerdi. Ama sorun çözmek faşizm / devlet indinde bir suç sayılmaktaydı. 12 Eylül mahkemeleri bu çözüm tarzını bile “Halk Mahkemeleri kurmak suçu” olarak ele aldı. Oysa devrimcilerin yaptığı çalışmalar sayesinde cezaevinde yatan insan sayısı azalıyor, suç oranı düşüyordu. Halk Komiteleri mera, sınır ve köylüler arasındaki diğer husumetleri de çözmeye başlayınca, 12 Eylül’den de önce devlet devletliğini bilmekte ve katliamlara uzanan baskılardan geri kalmamaktaydı.

Bu bahis açılmışken İlbay Kahraman’ın bana söylediklerini de aktarmalıyım. “Devletin 12 Eylül Cuntası'nı yargılayacağına inanmıyorum” diyor İlbay ve devam diyor: “Ama ‘Uluslararası Sivil Mahkeme’ aracılığıyla cuntanın yargılanması ve mahkûm edilmesi gerektiğine de inanıyorum. BirGün Gazetesi'ndeki röportajda böyle bir girişimi benim planladığım gibi bir sonuç çıkmış, oysa bu tür bir yargılama ancak devrimcilerin ve sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde oluşturulabilir.”

Evet, faşizm bir suç makinesiydi, hep gayrimeşruydu. Devrimcilik ise gücünü meşruiyetten alıyordu. Sedat “Bölgede yaptığımız çalışmada hep meşruiyet sınırları içinde kalmaya çalıştık” diyor. Polis veya faşistler şiddete başvurmadığı sürece karşılık vermediler; ama şiddete maruz kaldıklarında da cevap vermekten çekinmediler. (367) Ve bu tepkileri verirken halkın rızasına dikkat ettiler. Örneğin Borçka’da halka saldırı niyeti taşıyan faşistlerin köprüden geçirilmemesi kararı alındı ve böyle uygulandı. (378) Her daim faşist olmayan ve eli kana bulanmamış tüm insanlarla ilişki kurmaya çalıştılar, onlara kendilerini anlattılar ve onları da anlamaya çalıştılar. Cami önünde bildiri dağıtırken imamdan izin almayı gözeten bir devrimci hareket olmaya özen gösterdiler. (372) Ardanuç Bulanık köyünde köylüler “tek sorunumuz var, camimizi tamir edin” deyince, camiyi de tamir ettiler. (391)

Ve elbette Fatsa
1979 yazında devrimciler bu ilçede belediye seçimini kazanmışlar ve yerel yönetimi halkla birlikte ele almışlardı. Fatsa’nın bu özelliği hakkında çok yazıldı. Ama en derli toplu “Fatsa bilgisi” tabii ki bu kitapta yer alıyor. Ve Sedat, Fatsa’daki başarının sırrını şöyle dile getiriyor: “Bizim arkadaşlarımız Ankara’da oturup ‘Şöyle bir Fatsa istiyoruz, buna göre bir çalışma yapın’ demezlerdi. Ancak, bizim genel bir örgütlenme anlayışımız vardı ve Fatsa’daki örgütlenmemizin rehberi de bu anlayıştı. Biz halk içinde halkla beraber örgütlenmemizi Direniş Komiteleri aracılığıyla yapıyorduk ve Fatsa’daki Halk Komiteleri bizim bu anlayışımızın ürünüdür. Direniş Komiteleri, halkın demokrasiyi, kendi kendini yönetmeyi öğrendiği, iktidarın bir bütün olarak değil parça parça alındığı durumlarda halk iktidarının nüveleri olarak işlev görür.” (196)

 Fatsa’da, “toplanabilme ve yerleşim özelliklerini” dikkate alarak 11 mahallede Halk Komiteleri oluşturdular. Nüfus ağırlığına göre temsilci sayısını 3-7 kişi olarak belirlediler.

Belediye Meclis seçimleri daha önce yapıldığı için mecliste devrimcilerden üye yoktu… Ancak Terzi Fikri şeffaf belediyecilik ustasıydı. Belediye Meclisi toplantılarıno hoparlörlerle halka açık hale getirdi. Böylece herkes anında Halk Komitelerinin kararlarına hangi üyenin karşı çıktığından haberdar oluyordu. Çoğunlukla da bir karşı çıkışla karşılaşılmıyordu. (198)

Fatsa’daki bu “başka düzene” elbette devlet mim koymuştu. Derhal yeni bir vali atandı: Reşat Akkaya’nın Azrail misali görev yaptığı beş aylık valiliği döneminde Ordu bölgesinde 130 civarında insan öldürüldü. Oysa daha önceki dört yılda sağ-sol görüşlü sadece 30 kişi öldürülmüştü. (266)

1980 Temmuzunda ünlü “Nokta operasyonu” yapıldı, Fatsalılara baskı ve zulüm en üst noktaya çıktı. Ama bu dönemde bile 3 bin nüfuslu Tekkiraz köyünde tam 5 bin kişilik bir miting düzenlenmesini engelleyemediler. (268) Fatsa öyle kolayca teslim olmayacaktı...

Peki, bölgede daha fazla “Fatsa” olabilir miydi? “Evet” diye cevap veriyor Sedat, “Aybastı, Gürgentepe, Gölköy, Çamaş ve Perşembe bu potansiyeli taşıyordu.” (291)

12 Eylül’den önce Demirel “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” dedi, bu sözün devamını 12 Eylül’den sonra Evren, “Darbe yapmasaydık bu kürsüde Fatsa’dakiler konuşacaktı” diye getirdi.

Türkiye ikiye ayrılmıştı Maraş katliamlarını yapanlar ile Fatsa ütopyasını yaratanlar…

Nazım Hikmet’in dediği gibi “Bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı” belki, ama yeniden üretilebilmesi mümkün olanlar da asla unutulmamalı…

Gezi direnişi Fatsa ütopyasını unutmadı, ona yeniden hayat verdi. Fatsa ütopyasını geçmişe ait bir nostalji olmaktan çıkaran bir isyan iradesiydi çünkü. Gezi Parkı’ndaki Fatsa’nın devamı olan kısa süreli Komün deneyiminin “tadı” muhalif çevrelerin hâlâ damağında değil mi?

Fatsa’yı yaratanlar, yıllar sonra Gezi isyanlarına can verebilmek uğruna can verirken yumruklarını sıktılar, gecenin laciverdinde birer yıldız, Karadeniz’in dalgalarında birer yakamoz oldular. Bakın işte orada yine ışıl ışıldırlar.

Havai fişekler değildi onlar, evet hâlâ her yerdeler ve Fırtınalı Denizin Yolculuğu’nda anlatıldılar.

Ne demişti Tuncel Kurtiz?
“Biz dünyayı değiştirmek istedik, olmadı, başaramadık, dünyayı değiştiremedik, fakat dünya da bizi değiştiremedi.”

Evet, değiştiremedi ki, bu kitapta “Gezi eylemlerinde direnen gençlere 30 küsur yıl öncesinden bir selam” gönderilebildi.

O halde? Dünyayı değiştirme isteğimiz baki…


Yazarlar:Melih Pekdemir

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome