Direnişteki Anteks işçileri ile konuştuk...

16 Mayıs 2014 Cuma 09:56:29

9 Mayıs’ta Antalya Anteks Dokuma fabrikası işten çıkarılan işçileri tarafından işgal edildi. Capital Dergisi tarafından “Antalya’daki Müthiş Grup” diye lanse edilen, ABD’de bulunan International Management Development Association adlı akademik kuruluş tarafından patronlarına “Yılın Uluslar arası İşadamı Ödülü” verilen, tekstil, inşaat, turizm, iletişim, enerji ve eğitim yatırımlarıyla Türkiye’nin en büyükleri listesine giren Ataç grubuna bağlı Anteks tekstil’de olanlara işçilerin gözüyle baktığımızda kişisel dramlar görüyoruz. Anteks’in direnen işçileriyle konuştuk:


Direnişteki Anteks işçileri ile konuştuk...

Yüzleşmek İstiyoruz, Alacaklarımızı İstiyoruz, Çalışmak İstiyoruz!
“15 yıldır aynı fabrikada çalışıyorum. Çalışıyorum dediğime bakma, aslında son sekiz aydır çalışmıyorum. Bir haftadır da fabrika kurduğumuz çadırlarda yatıyor, kalkıyorum. Artık 24 saat buradayım. (Acı acı gülüyor) Vardiya yok artık… En çok tezgah seslerini özlüyorum… Hiç kesilmeyen tezgâh seslerini… Elektrikler kısa bir süre için bile kesilse ölüm sessizliği olurdu fabrikada, dışarı çıkar bir sigara içer, elektrik arızasının giderilmesini beklerdik. Şimdi mi? Şimdi tık yok… Ölüm sessizliği var. Ses artık kesildi.”



Benimle birlikte fotoğraf çekimi için fabrikaya girmesini istiyorum. “Giremem” diyor, “giremem sessizlik, toz, karanlık var. 15 yıldır çocuğum gibi baktığım, gözüm gibi koruduğum, her günümü, gecemi beraber geçirdiğim tezgâhlar artık karanlıkta, sessiz, toz içinde, örümcek bağlamış, giremem hoca, dayanamam” Bir başka işçiyle birlikte fotoğraflarını çekmek için girdiğim fabrikada iplikler, kumaşlar daha tezgâhların üzerinde duruyor. Sanki biri şalteri indirmiş de birkaç dakikalığına üretim durmuş gibi. Oysa dokuz aydır üretim yok, hayalet fabrika da gibiyim. Bana eşlik eden işçi bir tezgâhtan sarkan kumaşın yere değen parçasını toparlıyor, yeniden makarasına sarıyor. Onu beklerken soruyorum, “işsizlik sigortaları devam ediyor mu?” “Hayır” diyor, bu ay dokuma ve terbiyedeki işçilerin bitti, ipliktekilerin geçen ay bitmişti.”



“15 yıldır haftada 7 gün, günde 24 saat çalışan bir fabrikadaydım. Vardiyam geldi mi, mutlaka tezgâhımın başında olurdum. Çocuğum doğduğunda da, anamı kardeşlerim hastaneye kaldırdıklarında da, anamın cenazesinin olduğu gün de hep vardiyama geldim. Hiç izin kullanmadım. Fabrikayı benim zannederdim, kendimi patronlara kardeş tutardım. Maaşlar azdı, sendika yoktu, olan da işe yaramazdı. Sigortam da, sendikam da patronlarım Halil Ataman, Hüseyin Çalık,  başkasına ihtiyacım yok derdim. Ölene kadar fabrikada çalışmak isterdim. Burada tezgâhımın başında ölmek isterdim. Bu fabrikadaki her tuğlada, her makinede benim alın terim, emeğim var. Tekrar tezgâhlar bizim için mutluluk dokusun istiyorum. O tezgâhlar şu an bizim için gözyaşımız olsa da aslında gözbebeğimiz. Polisin, Jandarmanın yalanlarını yazan gazeteler bizim tezgâhları yaktığımızı yazdılar. Yalan. Biz tezgâhlarımızı yakmadık. Onları polisin, jandarmanın, patronun adamlarının yakmasını engelledik.”

Antalya’nın cehennemi sıcağını daha da sıcak hale getiren dışarıdaki ateşi soruyorum. “Paletler, çöp konteynırlarına doldurduğumuz odun parçaları, atık yağ” diyor. “Yanan onlar ve bir de bizim yüreğimiz, işçiler…”
“Aşağı yukarı 1200 işçi çalışıyordu burada. Avrupa’da ilk 5’e giren büyüklükte bir entegre tesisti. Dünyada da ilk 10 içindeydi. Çok kaliteli gömlek ve kumaş üretiyorduk. Altınova’da bir iplik fabrikamız, Antalya organize sanayinde ise biri Dokuma ve Terbiye, diğeri de hazır giyim olmak üzere iki fabrikamız vardı. Pamuk alınıyor, ip haline getiriliyor, dokunuyor, terbiye ediliyor ve dikiliyordu. a’dan z’ye her şeyi biz yapıyorduk. Lacoste, Benetton, Armani, Calvin Clein, GAP firmalarına gömlek ve kumaş üretiyorduk. Wash’n Go denilen ütü istemeyen teknolojiye sahip kumaş üretiminde dünyada birinciydik. Az ücret alıyorduk, ama karnımız doyuyordu, iş güvencemiz var zannediyorduk..



“2013 bizim için kara günlerin başlangıcı oldu. Eylül ayından itibaren maaşlar ödenmemeye, geç ödenmeye, taksitler halinde ödenmeye başlandı. Krizdir, geçer dedik, sabrettik, bekledik. Sonra anladık ki, patronlardan Hüseyin Çalık’ın hisselerini Abdullah Sami Akşemsettinoğlu diye birisi almış. Adam şirket batırma uzmanımıymış, neymiş.. Maaşlar ödenmemeye başlayınca  kadınlar kart basıp, vardiyada çalışmamaya başladılar. Girişte kartlarını basıyorlar, fakat tezgâhların başına geçmeyip, muhasebenin önüne yığılıyorlardı. Bu eylem başarılı oldu. Maaşlarımızı aldık. Sonra da maaşlarımız gecikince aynı şeyi hep beraber yaptık. Her seferinde maaşlarımızı ancak eylemlerle alabildik.  Sonradan anladık ki, uluslararası firmalara verdikleri taahhütleri yerine getirene kadar üretime devam edip, sonra da fabrikayı kapatma kararını ta o zamandan almışlar.”

“Kurban Bayramı öncesi maaşlarımızı gene alamadık. Kart basıp, çalışmama da fayda etmedi. Vardiyaları toplayıp Bayramdan hemen sonra maaşlarımızı vereceklerini söylediler. Borç, harç, kredi kartıyla falan kurbanlıklarımızı aldık, Allah’a kurban ettik. Bayram dönüşü maaşlarımızı gene vermediler. Paramız yok dediler. Gene kart basıp, vardiyaya girmeme eylemini yaptık. Deniz Ak isimli Yönetim Kurulu üyesi bir fabrika yöneticisi yanımıza gelerek fabrikanın kapatılacağını söyledi. Soğuk duşa girmiş gibi oldum. Yıllardır burada çalışıyor, başka bir iş bilmiyordum. Eve ne diyecektim? Kredi kartıyla aldığım kurbanın borcunu nasıl ödeyecektim. Borçla kestiğim kurban ne işe yarayacaktı? Allah bizi affetsin. Hala ödeyemediğimiz Kredi Kartı faiziyle kurban kestik.“

“Çıkışlarımızı verdiler. Tazminatlarımızı, eksik maaşlarımızı, alacaklarımızı verecekler sandık. Elimize alacaklarımızı gösteren birer kâğıt verdiler. Benim alamadığım 5 maaş, ihbar tazminatım, kıdem tazminatım ve kullanmadığım yıllık izinlerim hesaplanmış kâğıda yazılmıştı. 30.000 TL den fazla alacağım vardı. Bakkal, çakkal, eş dost borcunu karşılardı. En kısa sürede ödeyeceklerini söylediler. Aldığım kâğıdı göstererek alınca ödeyeceğim diyerek, bakkaldan alışveriş yapıyor, kahvede çay paramı veresiye yazdırıyordum. Bizim mahallede Anteks’de çalışan çok işçi var. Herkes benim gibiydi. Bu arada üç gün sonra ödeme yapılacak, beş gün sonra ödeme yapılacak diye söylentiler çıkıyor, biz de umutla fabrikaya koşuyorduk. Hepsinden elimiz boş döndük. Veresiye de giderek kesildi. ”



“Biz 30-35 kişi muhasebe, güvenlik vs olarak fabrikada kaldık. Stoklarda kumaşlar, iplik ve henüz teslim edilmemiş gömlek stokları vardı. İplik fabrikası ve konfeksiyon fabrikasının kapısına kilit vurulmuş, onların stoklarına dokuma-Terbiye fabrikalarının depolarına getirilmişti. Tüm işçi alacaklarına yetecek kadar stok vardı. Umudumuz onların satılacağı ve paralarımızın ödeneceğiydi. Bir sabah geldiğimizde depolar bom boş, kapıları ardına kadar açıktı. Abdullah Sami Akşemsettinoğlu fabrikadaydı. Kumaşları neden sattıklarını sorduk. “Size ne, ben fabrikanın sahibiyim, neyi istersem satarım. İstersem sizi de satarım” dedi. Ambardaki kumaşların parası işçiye dağıtılmadı. Birkaç gün sonra da bizi işten çıkardılar. İşçilere verdiğimiz borç kâğıtlarını bu sefer de kendimiz için yazdık.”

“İlk işten çıkarmalar Altınova İplikten olmuştu. Onlara verilen senetler ödenmeyince biz de Antalya merkezde bulunan patronlara ait otelin önünde gösteri yaptık. Otelden çıkan müdür bize “eşkıya “ diye bağırmaya başladı. Oysa biz sadece alacağımızı istiyorduk. O gün AKP, CHP ve MHP’ye gittik. Bizi oyalayıp, kendi dertlerini bize anlatmaktan başka bir şey yapmadılar. Biz de eylemimize devam ettik. Bu eylemden sonra 500 kişiyi işe tekrar alacaklarını ve alacakları bir protokole bağlı olarak ödeyeceklerini söylediler. İşe alacaklarının mahkemeye başvurmayanlar, eylemlere katılmayanlar ve basınla konuşmayanlar arasından seçileceğini söylediler. İlk gelen 150 kişiye alacaklarının birinci taksitinin hemen, ikinci gelen 150 kişiye bir hafta sonra, üçüncü gelen 150 kişiye iki hafta sonra ödeneceği gibi bir takvim yaptıklarını söylediler. Haber yapmaya gelen gazetecileri kovduk ve birbirimizi eze eze kuyruk olduk. Protokolü imzaladık. Birinci taksitleri 150 kişiye ödediler. 600 TL’den daha az bir miktardı. Sonra ne ödediler ne de ödeme tarihi verdiler. Protokoller elimizde kaldı.”

“Anteks’in patronları Halil Ataman ve Hüseyin Çalık’a ait, şimdi işletmesini Doğa Kolejlerinin yaptığı Antalya Koleji önünde eylem yaptık. Çocuklar pencerelere çıkıp alkışlarla, ıslıklarla bizi desteklediler. Patronlardan Hikmet Ataman’ın kızı Dr. Fatma Kızılırmak dışarı geldi ve bize oradan gitmemizi, çocukları korkuttuğumuzu söyledi. Benim çocuklarım geldi aklıma. Aylardır doğru dürüst yemek yedirememiş, cebinde harçlıkla okula gönderememiştim. Benim çocuklarım aylardır korkuyorlardı. Gerçekten oradaki çocukları korkutmuş muydum ki? Başımı öne eğdim, yavaşça uzaklaştım…”

“Hiçbir işçi patron bunu bana yapmaz demesin. Hikâyemiz duyulsun, ibret olsun. Biz patrona çok güvenmiştik. Sonumuz bu oldu. Altınova iplik fabrikasında Türk İş’e bağlı Teksif sendikasına üyeydik. Sendika patronla beraber davrandı. Eylemler başlayınca sendika ağaları bize saldırdı. Kimse sesimizi duymadı. Konyaaltı Halk Meclisi, Çağdaş Hukukçular Derneği ve başta Hayat TV olmak üzere basının bir kısmı yanımızdaydı. Büyük basın, politikacılar, bürokratlar bizi duymadı bile.”

“Protokolde belirttikleri ödemeler de yapılmayınca ve 10 kişiye ödemeleri yapıldı söylentileri üzerine tekrar fabrikaya gittik. Güvenlik diye kapıdaki nizamiyeye diktikleri taşerondan gelen iki üç güvenlikçiden başka kimse yoktu. Onlar da bizi görünce kulübeden kaçtılar. Fabrika bahçesinde bekleşmeye başladık. Sayımız giderek artıyordu. Burası Jandarma bölgesi, askeri kamyonlarla buraya jandarma, asker ve polis taşıdılar. Antalya’dan gençler de bize destek olmaya geldiler. Fabrika önüne çöp konteynırları, paletler, eski demirlerden oluşan barikatlar kurduk. Ayrıca fabrikadaki her binanın önüne de barikatlar kurduk. Jandarma ve polisin Tomalarını görünce çok korkmuştuk. Gençlerden biri yanıma yaklaştı. “Korkma” dedi, “gerekirse biz Tomaların önüne yatarız.” Bunu söyleyen genç benim yarı yaşımdaydı. Uzun bir zaman sonra onun omzunda ağladım…”

“9 Mayıs’ta başladığımız işgal, hakkımızı alana kadar sürecek. Çok zor durumdayız, paramız yok, şehirden uzak organize sanayi bölgesindeyiz, ekmeğimiz yok, elektrik yok, su yok fakat direniyoruz. Burada senin gördüğün Kıvanç bebek henüz 9 aylık.  Hayatında hiç doğru dürüst beslenmedi. Anası da babası da burada çalışıyordu. Paralarını alamadılar. Kıvanç bebek yokluğa doğdu, şimdi direnişin sembolü oldu.”

“Ne istiyorsunuz?” diyorum. “Neden fabrikayı işgal ettiniz?”
“Patronla yüzleşmek istiyoruz” diyorlar. “Yıllardır burada çalışan, burayı evi, ailesi gibi bilen binlerce insana böyle bir kötülüğü nasıl yaptı öğrenmek istiyoruz.”
“Alacaklarımızı istiyoruz” diyorlar. “Ortalama her işçinin 20 bin TL alacağı var. Protokolle belirlenen miktardaki alacaklarımızı hemen istiyoruz. Bunların tek seferde ödenmesini istiyoruz.”
“Çalışmak istiyoruz” diyorlar. “Fabrikanın tekrar açılmasını ve üretime geçmesini, tezgahların tekrar çalışmasını istiyoruz.”

Röportaj: Raşit Araz/Antalya


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için info@muhalefet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome