"Emekçiler hakları konusunda direnç göstermeli"

7 Mart 2013 Perşembe 11:00:59

Hergün basında büyüme, enflasyon, bütçe açıkları, ekonomik kriz, artan ihracata dair haberler okuyoruz. Bu kavramların emekçilerin hayatındaki yeri ne? Ekonomi büyüyünce biz de büyüyor muyuz, bütçe bizim ücretlerimiz fazla diye mi açık veriyor, Sigara alırken niye patronumuzla aynı parayı ödüyoruz? Tüm bunları Petrol İş Dergisi için Necla Akgökçe, Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu'yla görüştü.


"Emekçiler hakları konusunda direnç göstermeli"

Ekonomi bizim aklımızın almayacağı bir şey gibi yansıtılırken hükümetin almış olduğu ekonomik kararlar doğrudan yaşantılarımızı etkiliyor. Ekonomik tedbir ve kararların herkesin hayatındaki etkileri aynı mı?
Hükümetin almış olduğu ekonomik kararlardan elbette farklı bir biçimde etkileniyoruz. Genelde iktidarı, gücü kim elinde tutuyorsa haliyle o güç ilişkilerine uygun, o kesimlerin işine gelebilecek kararlar alıyorlar. Ama bu her zaman bire bir olmuyor.  Örneğin şu anda AKP hükümeti işbaşında, hem neoliberalizmi benimsemiş hem de muhafazakar bir hükümet. Büyük ölçüde Türkiye İş Adamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) ve MÜSİAD gibi kendi işveren kuruluşları var.  MÜSİAD'ın TUSKON'UN işine gelecek her karar, emekçilerin yüzde yüz hayatını zehir edecek, anlamına gelmiyor bu. Ama genel olarak ekonomide alınan bütün kararların sınıfsal olduğunu, mevcut iktidar blokunun dayandığı kesimlerin çıkarına olduğunu söyleyebiliriz.  Geniş emekçi kesimler açısından durum, onları susturmak için ağızlarına bir parmak bal çalmanın ötesine varmıyor.

Son dönemlerde büyümenin durduğundan bahsediliyor. Büyüme nedir, durması veya yüksek oranlarda seyretmesi  çalışanların, emekçilerin hayatını ne şekilde etkiliyor?
Bir işçiye, bir emekçiye bu yıl ekonomimiz yüzde 8 büyüdü,  önümüzdeki yıl yüzde 6 büyüyecek gibi bir rakam verildiği zaman, o minumum ne talep etmelidir, bu büyümeyi sağlayanlardan ya da bununla  övünenlerden, diye başlayabiliriz...

En genel anlamıyla büyümeyi pastanın büyümesi olarak tanımlarsak, yüzde 8 büyüme demek, pastanın hacmi yüzde 8 genişlemiş demektir. Bir de enflasyon denilen bir kavram var. Enflasyon yüzde 10'sa  genelde malları ve hizmetleri ekmeği,  salçayı, zeytinyağını, margarini bu kadar pahalıya alıyoruz, demektir bu. Enflasyon yüzde 10'sa, ekonomi de yüzde 8 büyümüş ise ikisinin bileşik etkisi düşünüldüğünde böyle bir ortamda bir emekçi en azından yüzde 20'lik ücret artışı talebinde bulunmalıdır.

Enflasyon yüzde şöyle ücret zamları da onun kadar, emekçiyi enflasyona ezdirmedik, deniyor bizlere yıllardır. Bu doğru değil o zaman...
Elbette doğru değil, sadece enflasyon oranında bir ücret artışı sağlayarak, aslında emekçileri  büyümenin nimetlerinin tamamıyla dışında tuttuklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim rakamlara baktığımız zaman AKP'nin 2002 yılında iktidar oluşundan bu yana 10 yıldan fazla bir zaman geçti. 2009'daki daralma bir yana bırakılırsa, genel olarak hızlı büyüme sağlanan bir dönem olduğunu kabul edebiliriz. İktidara geldikleri yıl işsizlik yüzde 7.2'ydi, şimdi ise yüzde 9'lara inmesi ile övünülüyor. Çünkü  krizde işsizlik yüzde 15'lere çıkmıştı.

İstihdam yaratamayan bir ekonomi var yani?
Evet,  ekonomi aradan geçen 10 yılda istihdam yaratamamış.  Hem o dönemin işsizlerine hem de yeni işgücüne katılanlara iş sağlayamamış. Pasta büyürken bile insanlara iş sağlayamamış. Büyümenin yavaşladığı, hükümetin kendi projeksiyonlarına göre büyümenin yüzde 4-5 aralığında olacağı tahmin edilen önümüzdeki üç yıllık dönemde, işsizliğin de düşmesini bekleyemeyiz. Kısacası hızlı büyüme sağlayan bir dönemde bile hem işsizlere iş yaratamayan hem de mevcut bir işte çalışanların hayat koşullarını yükseltemeyen bir ekonomik süreç yaşadık. Buradan haliyle Türkiye'de gelir dağlımının daha da bozulduğunu, dengesizliklerin daha da arttığını tahmin edebiliriz. İstatistikler de bunu gösteriyor zaten. Türkiye üyesi olmakla övüdüğümüz OECD ülkeleri içinde, Meksika ile birlikte gelir dağılımı en bozuk olan ve gelir dağılımı bozulmakta devam eden tek ülke. Çünkü Meksika, Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri, bir taraftan gelir dağılımın en bozuk olmasıyla öne çıkan ama bir taraftan da son 10 yılda gelir dağılımının göreceli olarak düzelme gösterdiği ülkelerdir.

Bizi enflasyona ezdirmiyorlar ama gerçek ücretler gittikçe düşüyor, gelir dağılımı aleyhimize bozulmaya devam mı ediyor?
Evet. Çünkü “enflasyon+büyüme”  kadar ücret artışı talebinde bulunmak demek, aslında statükonun korunması istemek demek.  Bu 10 yılda emekçilerin statükoyu bile koruyamadıklarını rahatlıkla  söyleyebiliriz. Halbuki madem bir ülkede gelir dağılımı eşitsizliği var, servet dağılımında çok daha büyük bir adaletsizlik var,  ücret pazarlıklarında kapıyı açarken, bunun düzeltilmesi yönünde de talepkar olmamız gerekir. Yüzde 10 enflasyon ve yüzde 8 büyüme ortamında yüzde 20'lik ücret artışı minumumdur. Sizin ücretleriniz yüzde 30 yüzde 40 oranında ilerleyecek ki gelir ve servet dağılımında bir düzelmeden bahsedilebilinsin.

Gelir dağılımı eşitsizliğinden bahsettiniz, Türkiye'de vergi gelirlerinin yüzde 70'inin dolaylı vergiler oluştuğu söyleniyor  Nedir dolaylı vergiler,  niçin vergi adaletini sağlayamazlar?
En genel olarak bir ekonomide gelirden ve servetten alınan vergilerin ağırlığı ne kadar fazlaysa harcamalardan alınan vergiler, diğer bir deyişle dolaylı vergiler ne kadar düşükse,  o vergi sisteminin o kadar adil olduğunu söyleyebiliriz. Gelir ve servetten alınan vergiler de ne kadar müterakki nitelikliyse, yani geliriniz artıkça verdiğiniz vergi o derece yükseliyorsa, o da adalete doğru giden bir uygulamadır.  Vergi sestemi ne kadar genelse o kadar adaletsizdir.

Türkiye bu yönüyle dünyanın en adaletsiz ülkelerinin başında geliyor -esasında Çin de benzer bir yapı gösterir.-.  Türkiye'de dediğiniz gibi toplam vergi gelirlerinin yüzde 70 civarı dolaylı vergilerden oluşuyor. Ekmek, gazete, salça, çay alırken,  ödediğimiz vergilerdir bunlar..

Ödediğimiz vergilerin kaynağının bu olması neden adaletsizlik yaratır?
Bir işçinin kullandığı salça ile bir işverenin kullandığı salça arasında bir fark yoktur.  Hatta belki işveren daha az salça kullanır.  Sağlığına dikkat ettiği, mesela somon balığı yediği için daha az tereyağ tüketiyordur. İnsanların tüketimlerinden ne kadar vergi alırsanız, vergi gelirlerini harcamalara ne kadar  yıkarsınız, vergi adaleti o kadar bozulur.  Yabancı yatırımcıların yerli yatırımcılara göre daha az vergi ve stopaj ödediği Türkiye'den başka bir ülke yoktur.  Yakın bir zamana kadar uluslar arası sermayeyi kaçırmamak için yabancı yatırımcılara daha da büyük bir avantaj sağlıyordu. Vergi dağılımına baktığımız zaman kurumlar vergisi oranının toplam vergiler içindeki ağırlığının yüzde 6'nın altında olduğunu görüyoruz.

Bütün bildiğimiz anlı, şanlı holdingler, büyük bankalar, çokuluslu şirketler, daha önce kamu kuruluşu olup da özelleştirilen büyük işletmelerin hepsinin ödediği tüm vergilerin toplamı, vergi havuzu içinde yüzde 10'dan daha az.  Dolaylı vergiler yüzde 70 oranında dediğimizde,  bunun büyük ölçüde emekçilerin ödediği vergilerden oluştuğunu  varsayabiliriz.   Geri kalan yüzde 30 içinde de gene bir işçinin, bir kamu çalışanın gelirinden ödediği verginin ağırlığı yine çok daha fazladır. Yüzde 20 pay da üretime katılmasında emeğinin belirleyici olduğu kesimler tarafından ödeniyor.  Yani yaklaşık olarak, yüzde 90'una yakın kısmının vergilerin geniş emekçi kitleleri tarafından ödendiğini söylediğimiz zaman yanlış bir değerlendirme yapmış olmayız.

Adaletli bir vergi sistemi sizce nasıl olmalıdır?
Öncelikle bir toplumda adaletsizlikler yıllar içinde birikmiş ise bunu düzeltmek için bir servet vergisinin uygulanması gerekir. 1994 yılında Türkiye şiddetli bir krizden geçerken, o dönem SHP-DP hükümetinin danışmanı olan bir iktisatçı- ki ana akım iktisadi görüşün temsilcisiydi, emekçiden yana değildi- “Ancak servet vergisi uygulanırsa düze çıkarız” demişti.  Bir daha adı bile duyulmadı kendisinin. Sermaye kesimi açısından en tabu kavram servet vergisidir. Türkiye'de AB ülkelerinde dahi görülmedik ölçüde lüks konutlar yapılıyor,  lüks arabalar sokakları dolduruyor.  Bu şartlarda  radikal bir şekilde servet vergisi  uygulamaksızın sadece cari gelirlerle, cari harcamalarla  vergi adaletini sağlamanız mümkün olmaz. Bu tabii ki sonunda sınıfsal bir tercihdir. Biz talep edebiliriz ama mevcut hükümetin bunu karşılamasını bekleyemeyiz. Bu Türkiye'deki sınıflar dengesinin değişmesi ile olabilecek bir şeydir. Mutlaka sınıf iktidarı anlamına da gelmez. Emekçilerin mevcut sınıf dengelerini zorladığı, mevcut hükümetleri ciddi bir şekilde kendilerinden yana karar almak yolunda etkileyebildiği geçiş dönemlerinde de  mümkün olabilir. Yani emekçilerin çok daha güçlü, çok daha örgütlü,  çok daha kararlı olduğu bir dönemden bahsediyorum.

12 Eylül'den önce sendikaların nisbeten güçlü olduğu, ya da konjonktürün  farklı olduğu bir zamanda emekçiler isteklerini daha fazla kabul ettirebiliyorlardı mesela...
İlk olarak dediğiniz gibi emek örgütleri daha güçlü ve kararlıydı, bu bütün dünyada böyleydi. İkincisi de büyük ölçüde ulusal ekonomilerin bulunduğu bir dönemdi. Ulusal ekonomilerin geçerli olduğu bir dönemde işverenin ürettiği mal hizmetlere talep de geniş emekçi kesimlerinden gelir. O bakımdan emekçilerin hayatını zindan etmek aslında kendi mal ve hizmetlerini satamamaları kendi bindikleri dalı kesmeleri anlamına da geliyordu. Şimdi süreç değişti. Küresel ekonomide ülkenizdeki insanların alım gücü sıfır dahi olsa, çok düşük dahi olsa, yurdışı talebe hitap edecek ölçüde bir üretim yapabiliyorsunuz.

Küresel kapitalizm  yerel iktidarla, yerel emekçi kesimler arasındaki o sınırlı dengeyi de tamamen bozdu. Türkiye'de sınıfsal dengenin emekçilerin lehine zaman zaman bozulduğu bir dönem de bence 1989-1990 dönemiydi. Zonguldak İşçi Eylemi, Ankara Yürüyüşü'nün olduğu dönem.  Bütün 80'li yılların kaybını bir şekilde telafi edecek bir adım attırdı emekçi kesimler. Mevcut hükümetin şöyle bir manevra kabiliyeti vardı. ANAP'ın dayandığı sınıf iktidarı esasında taviz vermek istemiyordu. Ama o dönem daha özelleştirmeler gerçekleşmemişti, kamu borçları  çok sınırlıydı, bir de dünyada küreselleşme sürecinin hız kazandığı bir dönemdi. 32 Sayılı Kararname ile yurtdışından borçlanmak tek tek şirketlerin ve bankaların yurtdışından borçlanmaları mümkün oldu. Bono,  tahvil piyasaları kuruldu. Devlet  rantiye kesimlerden borçlanarak daha az vergi alsa bile kamu çalışanlarının hayatını düzeltecek, sosyal hizmetleri düzenleyecek bir adım atabildi. Şu anda bu manevra alanı da iyice daraltılmış durumda.

Emekçileri ilgilendiren kavramlardan biri de bütçe. Kamu emekçileri zam isterken bütçe açıklarından bahsediliyor devamlı.  Bütçe oluşturulurken, nelere dikkat ediliyor, bütçenin açık vermesi denk olması ne anlam ifade ediyor?
Tek tek ailelerin bütçesi gibi kamunun bütçesi de zaman zaman açık verebilir. Zaman zaman fazla verebilir. Bu bütçenin nereye harcandığına ya da hayırlı işlere harcanıp harcanmadığına dair bir fikir vermez. Genelde bir emekçi belli konjonktürlerde “Bütçe açık verebilir ama benim hayatım düzelsin” diyebilir.

Kamu çalışanlarının maaşını artırırsanız, emeklilerin ücretlerini  artırırsanız, bütçeye genelde bir yük biner, bütçe açığı artar. Ama bugün “bütçe açığı artmasın muhakkak denge olsun” şeklinde bir sorumlulukla toplu sözleşme masasına  oturmak durumunda değil çalışanlar. Siz kendi yaşam şartlarınızın daha iyi bir duruma gitmesi ile ilgilisinizdir. Bunun için mücadele veriyorsunuzdur sizden “sorumlu olmanız” beklenemez. Bütçe belli dönemlerde açık veriyorsa, sınıfsal tercihlerden bağımsız olarak ileriki yıllara, bir yük bindirileceği uzun vaadede de bugünkü kuşaklardan gelecekteki kuşaklara bir maliyet aktarılacağını düşünebilirsiniz. Ama zaten emekçilerin günü  kurtarmak  çocuklarının karnını doyurmak ve eğitim almasını sağlamak dışında bir gaileleri olmadığı için böyle bir sorumluluktan da bahsedemeyiz.

Öncelikle Türkiye 90'lı yıllarda hız kazanan bir süreçle, kamusal hizmetlerin gerilediği, kamu çalışanlarının ve emeklilerin yaşam standartlarının gerilemese bile büyümeden pay alamadığı bir  dönemden bu güne geldi. 1994, 1999, 2001 krizlerinde giderek kamunun borçlanması zorlaştı ve bütçe içinde faiz ödemelerini müthiş bir pay ayrılmaya başlandı. Kriz dönemlerinde bu zaman zaman yüzde 40'ları buldu. Şimdi dünyada kriz ortamında dış alemden daha ucuza borçlanmanın mümkün olmasıyla birlikte bu faizler tırnak içinde daha makul bir noktaya geldi. Bütçe içerisinde faiz ödemelerinin ağırlığı yüzde 10 ve altına düştü. Geri kalan kalemlerde bir iyileşme sağlamadan yüzde 40'lık bir ağırlığı yüzde 10 düşürdüğünüz zaman haliyle bütçe büyük açıklardan zaman zaman dengeye hatta fazlaya gelebilir. Türkiye'de yaşanan budur. Aslında yüzde 30'luk bir düşüş karşısında belli kalemlerin artığını görüyoruz. Mesela sağlığa yapılan harcamaların artığını görüyoruz...

Bu olumlu bir şey mi?
Sendikalar, meslek kuruluşları, siyasi partiler adına 90'lı yıllarda bütçeyi değerlendirirken eğitimin, sağlığın payı artığı zaman bunu olumlu bir gelişme olarak görürdük. Bu o zamana göre yanlış değildi çünkü eğitim ve sağlık büyük ölçüde kamusaldı.  Pay arttığı zaman yeni kamu okulları açılıyor, öğretmenlerin özlük hakları iyiye gidiyor, okullara yeni araçlar alınıyor, hastanelerdeki tıbbı cihazlar yenileniyor anlamına gelirdi. Ama  AKP döneminde eğitim ve özellikle de sağlık büyük ölçüde özelleşti. Ve özel sektörün birikim sağlamasında kamu kaynakları kullanıldı. Hepimizin cebinden çıkan paralarla yani kamu kaynaklarıyla özel sektör semirtilmiş oldu. Yanından bile geçemediğimiz özel hastanelere şimdi ben müşteri olarak girebiliyorum, dedirten bir süreç yaşandı. Bir geçiş dönemiydi.  Bu sürecin böyle devam etmesi mümkün değil artık.  Bu durum kamu bütçesini zorlamaya başladı. Zaten kendi hayatlarından da biliyordur insanlar, giderek daha az ilacı sınırlı ölçüde reçetelerle alabiliyorlar, katkı payları artıyor.

Bütçede sağlık ve eğitim harcamalarının artması her zaman bizim lehimize olmayabiliyor yani?
Bütçeyi değerlendirirken artık ezberlerden de kurtulmamız gerekir. Eğitime yapılan her harcama kamusal değilse geniş emekçi kesimler için bir anlamı olmaz. Büyük eğitim gruplarına,  özel hastanelere bir kar alanı mı açtı bu,  siyasi yandaşlara rant alanı mı sunuluyor, sağlığın eğitimin metalaşmasına mı yaradı, bunu tartışmak durumundayız... Artık bütçeyi değerlendirirken açıklardan, fazlalardan öte detaylara inmek,  geniş kitlelerin leyhine mi aleyhine mi ne amaçla kullanılıyor? bunu bilmek gerekiyor. En geniş anlamıyla da geniş emekçi kitlelerinin “Aman bütçe açığı vermeyelim yarın zor duruma düşeriz” gibi bir gayretkeşlik içinde olmaları gerekmez. Kendi bulundukları sınıfsal konumdan hareketle haklarını sonuna kadar talep etmek durumundadırlar.

KRİZİ DOĞAL GÖSTEREN HİKAYELER YAZILDI

2008 krizi için teğet geçti denildi, ama  özellikle ihracata yönelik üretim yapan fabrikalarda ciddi işten çıkarmalar oldu,  işsizlik, geçici işçilik arttı.  Hayatımız böyleyken krizin bizi teğet geçtiğine nasıl inandırıldık?
2001 krizi ile karşılaştırılarak böyle bir değerlendirme yapıldı. AKP hükümeti de kendisini iktidara taşıyan 2001 krizinin hatıralarını sürekli bir biçimde gündemde tutarak, insanları mevcut konumlarına razı etmeye çalıştı. 2001 krizi eğitimli, sesi daha fazla çıkan, feryadını duyurabilen, finans, banka, reklam ve medya sektöründe çalışanları vurmuştu.  Bilgisayar kullanabilen, yabancı dil bilen, iyi eğitimli bir kısım insanlar işsiz kalmışlardı. Bunlar büyük ölçüde piyasa ilişkilerine bağlı oldukları için ücretlerinin  kesilmesi daha geniş bir etki uyandırdı.

2008 krizi  dünyadan kaynaklanan bir krizin Türkiye'ye yansıması olduğu için özellikle ihracata yönelik imalat yapan sanayi vurdu. Çalışanlar mavi yakalılardı. 2001 kesimine göre sesi feryadı, duyulamayanlardı. Andoludaki küçük orta boy işletmelerde çalışanlar da etkilendiler krizden ve bunlar dayanışma ağlarını devam ettiren hala kırsalla bağı olan kesimlerdi. Köyden geldikleri için çok rahatlıkla geri dönebildiler.

Üretimde bir daralma da yaşandı değil mi?
Türkiye'nin 2008'in ilk çeyreği ile 2009 ilk üç çeyreği arasındaki bir yıllık dönemde ekonomi yüzde 8 civarında  daraldı. Yani yüz olan üretim 92'ye düştü. Bunun ciddi bir etkisi olmaması düşünülemez. Bir de Türkiye'de kriz dönemlerinde bir yandan işsiz sayısı artarken diğer yandan   ücretler düşüyor, düzenli ödenmiyor. Başka insanlar işsiz kalırken, emekçiler kendi ücretleri ödenmese de buna rıza gösterebiliyorlar.

Geçici işler ya da genç işçilere staj adı altında istihdam sağlayarak kamu da krizin nisbi olara hafif hissedilmesine katkıda bulundu. İnsan psikolojisi önemli  insan kıyametin kopmasından daha az ama çatısının başına yıkılmasından daha çok korkar. Bir işletme kapanırsa işçiler daha çok feveran ederler ama bu genel bir krizin parçasıysa daha doğal karşılanır.  Amerikalılar, Avrupalılar, Japonlar kriz yaşıyor, Türkiye'de de yaşanabilir şeklinde bir psikoloji hakim oldu. Bu süreçleri bir şekilde doğallaştıran bir hikaye yazıldı bütün dünyada. Yoksa ciddi bir kriz yaşandı, devamının yaşanması da olası...

2013 yılı için  bir değerlendirme yapabilir misiniz, bizi neler bekliyor?
Öncelikle Türkiye ekonomisi ihracatla övünen, ihracat rekorları kırdık, diye övünen ama insan hayatına nasıl yansıyor, diye bunu sorgulamadan hikayesini yazan bir ekonomi. Buradan hareketle payı gerilemekle birlikte, bir numaralı ihracat pazarımız olan Avrupa'nın, kriz derinleşmese bile mevcut haliyle de artık bir pazar olamayacağı görülüyor.

Türkiye'nin burada irtifa yitirebileceğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde Ortadoğu'da yaşanan savaşlar ve genel alt üst oluşlar nedeniyle Ortadoğu pazarı da daralıyor. Türkiye'nin izlediği aşırı atak ve saldırgan dış poliitka da  burada itibarını yitirmesi, istenen bir partner olmaması sonucunu doğuruyor. Ortadoğu'da dafazla umut görmüyorum ben.

Bu noktada iç talebin canlandırılması çözüm olabilir mi?
Emekçilerin bulundukları yerde sağlam durmaları, kendi haklarıya ilgili direnç göstermeleri, hem  sınıf olarak hem kendi yaşam standartları açısından çok önemli.  Türkiye ekonomisinin yakın gelecekte canlılık göstermesi bence büyük ölçüde geniş kesimlerin alım güçlerinin artması, iç talebin canlanmasıyla mümkün. Emekçiler kendi haklarını almak için mücadele ederken ekonominin geneline de hizmet etmiş olacaklar.  Kamu  emekçilerin gelirini artırırsanız, daha fazla alış- veriş ederler, daha fazla lokantaya giderler, daha fazla taksiye binerler sonunda ekonomiye de hareket gelir. Ama bu reklamlar aracılığıyla insanları harcamaya teşvik etmekle olmaz, insanların gelirlerini artırmakla mümkün olabilir. Emekçilerin önümüzdeki dönemde sağlam durmalarının,  hem kendi sınıf çıkarları açısından hem de ekonominin genel performansı açısından anlamlı olacağını düşünüyorum. Madem bir üretim kapasitesi var, buna yurtdışından yeterince talep yok. Ülke içinde insanların mal ve hizmetleri daha fazla alabilir kapasiteye ulaştırılmaları gerekir.  Hükümetler bunları kendiğinden gerçekleştirmezler, bir biçimde sınıfsal zor gereklidir.

Topkapı Şişe Cam işçilerinin direnişi, geçtiğimiz yıllarda tekel işçilerin direnişi çok önemli.  İşçilerin kararlılığı genel olarak işçi sınıfı için çok önemli bir işaret fişeği olabilir.

Petrol İş Dergisi
Söyleşi: Necla Akgökçe


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome