Ezeli düşman 'Moskof'

28 Mayıs 2012 Pazartesi 13:36:06

İletişim Yayınları’ndan çıkan Türk Sağı kitabını derleyen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. G.Gürkan Öztan ile Türkiye’deki sağ hareketleri ve kitabını konuştuk.


Ezeli düşman Moskof

Öztan, Türkiye’deki sağ yapıların tarihsel süreç içerisinde kullandığı ‘Moskof’ imgesini ve anti-komünist yönelimlerini anlattı.

Türkiye’deki sağ yapıların ve ülkücü-faşist hareketlerin yıllardır kullandığı ‘Moskof’ imgesini kitaptaki makalesinde değerlendiren G. Gürkan Öztan’a göre ‘Moskof’ imgesi ülkücü-faşist hareketin kitleselleşmesi ve kendini ifade etmesi anlamında oldukça önemli bir noktada duruyor. Makalesinde hem Türk sağının yönelimlerini hem de ülkücü-faşist hareketin düşünsel arka planını anlatan Öztan “1946-47’den itibaren anti-komünizm artık her yönüyle devlet politikasıdır Türkiye’de. Örneğin TSK anti-komünizm propagandasının önemli ayaklarından biridir. Aynı zamanda anti-komünizm farklı sağ akımların çimentosu olmuştur” şeklinde konuştu.

Sizinle aynı fakültede görev yapan Doç. Dr. İnci Özkan Kerectecioğlu birlikte derlediğiniz, içerisinde Türk Sağı’nın tarihsel yönelimlerini belirten çok sayıda makalenin bulunduğu Türk Sağı isimli bir kitap yayımladınız. Kitaptan biraz bahseder misiniz?
Elbette, aslında uzun bir araştırma ve paylaşım sürecinin ürünü bu kitap. Kolektif bir çabanın ve beraberce kotarmanın yansıması olduğu için de bizim açımızdan ayrıca kıymetli. Derleme büyük ölçüde Türk sağının zihniyet haritasını ve davranış kalıplarını çıkarma yolunda mütevazı bir teşebbüs… Kitabın alt başlığı olan “mitler, fetişler ve düşman imgeleri” çok temelde derlemenin ruhunu ve serimlemek istediklerini anlatıyor. Ben ve diğer tüm yazarlar, farklı parametreler ve dönemsellikler çerçevesinde Türk sağının siyasal müktesebatını ve ideolojik araçlarını oluşturan unsurlara odaklandık. Hal böyle olunca derlemenin içerisinde Türk sağının politik metinlerinin ve aktörlerinin demeçlerinin yanı sıra edebiyattan karikatüre ve sinemaya uzanan çok boyutlu ve çok katmanlı malzemesi analize tabi tutuldu. Sonuçlar çok ilginç, sadece siyaset bilimciler için değil; bence sosyal bilimlerle tüm ilgilenenler için…

Kitabın başında Tanıl Bora’nın Türk sağına panoramik bakan keyifli ve düşündürücü bir yazısı var. Akabinde İnci Kerestecioğlu’nun korku ve siyaset ilişkisini irdelediği ve bunu Türk sağının yönelimlerine bağladığı bir metni. “Sağ zihniyetin fikri sabitleri” alt başlığı içerside -Aylin Özman, Kadir Dede, Cenk Saraçoğlu, Sinan Yıldırmaz, Mehmet Ertan, Aslı Yazıcı Yakın’ın katkılarıyla- Türk sağında “ezeli düşman Moskof” kategorisinden “kızıl” adlandırmasına, Mason ve Kızılbaş imgesinden Kürt algısına farklı başlıklar mevcut. Aynı başlık altında Tebessüm çok ilginç bir konuyu, Türk sağındaki nefretin ve önyargıların görsel malzemelere yansımasını inceledi. “Düşman”ın sembolik temsili ve onu dehumanize etme stratejileri açısından ufuk açıcı. Neticede ortaya korku ve şiddetten beslenen, mütemadiyen “düşman(lar)” yaratan, hedef gösteren ve tahayyül ettiği düşmanlara karşı da her türlü muameleyi reva gören bir “patern” çıktı. Bu itham edici, aşağılayıcı diskurun aynı zamanda ne denli cinsiyetçi olduğu da örneklerle tespit edildi.
     
Kitabın “mitler: tarih, mekân, kültür” başlığı içinde ise Türk sağında aidiyet sorunsalının ve kolektif kimlik inşasının ayrılmaz parçaları olan Gelibolu, Aya Sofya gibi mekânsal imgeler, 500. yıl kutlamalarıyla Türk sağının bakiyesinde yıldızı parlayan ve 1990’lardan sonra iyiden iyiye popülerleşen ‘Fetih’ teması, İslami sinemadaki politik şifreler ve münevver/aydın kategorisi yer alıyor. Zeynep Güler, M. İnanç Özekmekçi, Seda Özdemir, Yüksel Taşkın bu bölümdeki yazıların sahipleri. Sonrasında Ömer Turan ve ben Türk sağının devlet-modernlik ve kalkınma arasında kurduğu ilişkiye dair birbirini tamamlayan ve takip eden iki yazı kaleme aldık. Son alt başlığımız ise “milli, ahlaki hassasiyetler: kadınlık, erkeklik”. Yeşim N. Sünbüloğlu’nun aktardığı milliyetçi kadın yazarların erkeklik kurguları ve Elifhan Köse’nin analiz ettiği türban/örtünme meselesi bahsi geçen alt başlığın konuları. Her biri özgün ve doyurucu yazılar…
 
Kitabınızda ‘Ezeli Düşman’ ile Hesaplaşmak: Türk Sağında ‘Moskof’ İmgesi başlıklı bir makaleniz yer alıyor. Buradan hareketle soracak olursak Moskof imgesi Türkiye’deki sağcılığın neresinde duruyor?
‘Moskof’ imgesi Türk sağının düşman repertuarının mütemmim cüzü… Kökleri de aslında epey gerilere gidiyor. Zira Osmanlı’nın son dönemi hep Ruslara karşı kaybedilen savaşlarla ve işgal korkusuyla geçiyor. Örneğin 1904-1905 Japon - Rus savaşını Japonlar kazanınca buna çok sevinenler arasında Osmanlı aydınları var. Bizdeki Japon öykünmesinin kökleri ta oralarda. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rusya’ya “Türklerin şanlı tarihi” ile had bildirmeye kalkışan manzumelere rastlanıyor. Fakat bilindiği üzere erken cumhuriyette Rusya ile siyaseten olumlu ilişkiler mevcut; tabi ne zaman II. Dünya Savaşı atmosferine giriliyor o zaman ülkedeki ırkçı-milliyetçi kanat alenen “yok edilmesi gereken bir kategori” olarak Rusya’yı siyasal diskura geri çağırıyor. Mesela milliyetçilerin kalemşoru Nihal Atsız bir yerlerde şöyle diyordu: “Almanlar Rusya’ya saldırıncaya kadar onlara özel bir sempatim yoktu. Sınırlarımıza dayanmışlardı. Çarpışabilirdik. Fakat 22 Haziran 1941’de Almanlar sanki Türk oldu. Onlar Rusya içinde çalakılıç ilerler ve Moskof sürülerini tümen tümen, ordu ordu yok ederken bütün Türkçüler gibi benim de ruhum şad oluyordu.” Yani bu kadar psiko-patolojik bir durum söz konusuydu ve bu fikrin milliyetçi cenahtan taraftarı da çoktu. Ancak yine de Moskof imgesinin Türk sağında “ortak kesen” olarak varlığını tescil ettirmesi Soğuk Savaş yıllarında oldu. Sadece Türkçüler-milliyetçiler değil; İslamcılar ve muhafazakârlar da kervana katıldı. Hatta öyle görünümlere büründü ki Necip Fazıl gibi İslamcı cenahtan bir kalem “Moskof” adlı eserinde Türkler ile Ruslar arasında -tabi birincisi lehine- “ontolojik zıtlık” dahi tesis etti. Üstelik etnisist aşağılamalarla… Bahsettiğim atmosfer 90’lara kadar bir şekilde sürdürüldü.

BİR DEVLET POLİTİKASI OLARAK ANTİ-KOMÜNİZM

Moskof imgesi’nin Türkiye’deki sağcı hareketler açısından önemine işaret ettiniz peki bu imgenin kitlelerin korkularıyla birleştirilip bir karşı reflekse dönüştürülmesi ve anti-komünist bir muhtevaya sahip olması nasıl oluyor?

Aslında bu sorunun cevabı Soğuk Savaş’ın gramerinde saklı… 1946-47’den itibaren anti-komünizm artık her yönüyle devlet politikasıdır Türkiye’de. Örneğin TSK anti-komünizm propagandasının önemli ayaklarından biridir. Aynı zamanda anti-komünizm farklı sağ akımların çimentosu olmuştur adeta. Hem “devletlûlar” hem de onlarla beraber hareket eden sağcı kadrolar, kolektif hafızadaki “düşman Rus” imgesini anti-komünizm propagandası için pervasızca kullanmıştır. Öylesine bir atmosfer yaratılmıştır ki sanki Rusya bugün yarın Türkiye’yi işgal edecektir! “Rus tehdidi”ni abartmak, daha çok ABD yardımı talep etmek, sağ iktidarları tahkim etmek için vesiledir nasıl olsa… Hal böyleyken ülkedeki tüm solcuların müstakil varlıkları reddedilerek “Moskof uşağı” olarak adlandırıldığı görülür. Sonra da isim isim sayılarak hedef gösterilir. Sol eğilimli dergiler, gazeteler hep namlunun ucundadır. Bu “ifşa etme” geleneği üzerinden Türk sağının kendine iktidar ve “meşruiyet” devşirdiği aşikâr. Devletin fiziki gücünü kutsayan, kadim bir devlet geleneği tasavvur eden Türk sağının yazarlarının bu pozisyonlarıyla kendi kitlelerinden itibar gördüklerini de ekleyeyim.

‘TÜRKLÜK VE MÜSLÜMANLIK FARKLI ORANLARDA KULLANILMIŞTIR’
 
Türkiye’deki ülkücü faşist hareketlerin din başta olmak üzere muhafazakâr değerlerle olan ilişkisi ne düzeydedir. Bu konuda Türk Sağı’nın diğer bileşenleriyle ayrıldığı ve birleştiği noktalar hangileridir?
Soğuk Savaş döneminde ülkücü bilinen bir yazarın İslamcı duruşu olan bir dergide yazması veyahut da tersi vakayı adiyedendir. Milli Türk Talebi Birliği gibi hem milliyetçileri hem de İslamcıları bir araya getiren örgütler mevcuttur. Genel hatlarıyla Türklük ve Müslümanlık sabittir ancak “makbul terkip”teki ağırlıkları konusunda milliyetçilerle İslamcılar arasında nüanslar vardır. Ama daha spesifik bir şeyler söylemek gerekirse, MHP çizgisi daha Adana kongresinde yani MHP adını aldığı zamandan itibaren Türk-İslamcı bir çizgiyi korudu. Hatta Atsız grubu, o konjoktürde partiden uzaklaştırıldı. Taktiksel olarak Türkeş, İslami ve muhafazakâr değerlere atıf yapmadan oy toplamanın zor olduğunu biliyordu. Meşhur “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” sloganı bu iklimin ürünüdür. Zaten Aydınlar Ocağı gibi MHP çizgisine yakın odakların duruşu da bu yöndedir. Türk İslam sentezine bir mimar arasak herhalde İbrahim Kafesoğlu olurdu bu isim. Ülkücülerin bir kısmının İslamcı siyasete yönelmesi ise daha çok 12 Eylül sonrasına rastlar. Zira kendini devletin öz evlatları olarak gören ülkücülerin bir kısmının cuntacılar tarafından hapse atılması bu eğilimi tetiklemiştir elbette. Bu ideolojik eklemlenmenin pratikte ifadesi, 1991 seçimleridir. 1991 seçimlerinde Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP), Refah Partisi (RP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) “İnananlar Birleşti” sloganı altında ittifak kurmuştur. Ancak sonrasında esen rüzgârın yönü değişir. SSCB’nin çöküşüyle Turancılığa yeniden göz kırpan ülkücüler, BBP’lilerin de ayrılmasıyla, adım adım İslamcı oyları toplamada rekabet edemeyeceklerini anladıkları RP çizgisine muhalif bir konuma geçmiştir. 90’ların sonlarından itibaren ki 28 Şubat bu manada önemlidir, parti olarak MHP’nin devlet ve “rejim” ile kurduğu bağın neticesinde “laik” kesime daha çok yanaştığı da söylenebilir. 



Güncele dair birkaç soru sormak istiyorum. Bugüne gelindiğinde Ülkücü-ırkçı hareketlerin tam anlamıyla sönümlendiğinden bahsedemesek bile ciddi bir gerileme içerisinde olduğu gerçek. Bu konuyu tarihsel sürekliliği de hesaba katarsak nasıl okuyabiliriz?
Türkiye’de birbiri ile rekabet eden birçok milliyetçi odak ve tutum söz konusu. Kemalistler, “ulusalcı sol”, Türk-İslam sentezcileri… Bahsettiğim grupların birleştiği ve de ayrıldığı mevzular var elbette. Ama sorunuz çerçevesinde ülkücülere yoğunlaşalım. Ülkücü kadrolar, 1990’ların politik atmosferinde mevcut şiddet ve gerilim ortamında kendine popülerlik kazandıracak araçları başarıyla kullandı. Şehit cenazeleri örneğin miting meydanlarına çevrildi. Pop-milliyetçi dalganın rantı toplandı. 2002’de MHP barajın altında kaldı ancak bu milliyetçi oyların azalmasının sonucu da değildi. Popülist-faşizan bir Genç Parti fenomeni vardı mesela oyları bölen… Buna MHP’li koalisyonun Marmara depreminden 2001 krizine “yönetememe hali”ni de ekleyelim. Sonra ardı ardına linç eylemlerinde gördük ülkücüleri. Tabi yalnız onlar da yoktu bu linççi güruh içinde, daha nice mikro-faşist örgüt ve galeyana gelmiş örgütsüz kişiler de mevzu bahisti. Bugün ise neo-liberal iklimin “makbul milliyetçiliği” ile uyuşamayan MHP çizgisinin kendi geleneksel tabanında bir kayma olduğunu görüyoruz. Orta Anadolu’dan kıyılara doğru. CHP ile MHP tabanı arasında kesişmeler artıyor… Üst-orta sınıf gittikçe reaksiyoner milliyetçi motiflere daha çok sarılıyor.

Dünyanın birçok noktasında kapitalizmin krizinden kaynaklanan direnişler anti-kapitalist ve sol muhtevaya sahip direnişler boy gösterdi. Türkiye’de bu tarz olası krizler durumunda Ülkücü-ırkçı hareketlerin kitleselleşmesi ya da sürece müdahale etme ihtimali nedir?

 Kapitalizmin krize içkin olduğu gerçeğini biraz Marksist formasyona aşina olan herkes teslim eder, Türkiye bu haliyle süreçten azade olmayı bırakın tam göbeğinde! Kapitalizmin içine düştüğü krizler otoriter ve faşizan eğilimlerin canlanmasında itici güçtür. Zira içinde debelenilen belirsizliğin acısını çıkartacak özneler aranır. Ben böylesine bir kriz döneminde Türkiye’deki faşizan eğilimlerin çok tahripkâr performanslar sergileyeceğinden korkuyorum. Bilhassa köy boşaltmalar ve şiddet ortamı yüzünden yerinden yurdundan edilen ve büyükşehirlere gelen Kürt nüfusa karşı böyle bir kriz durumunda kolektif şiddet eylemlerinin artacağından endişeliyim. Mersin, İstanbul, İzmir gibi birçok şehirde gündeliğin içinde gözden kaçan ufak provaların büyük bir saldırıya dönüşme riski var. Sadece muhtemel failler olarak ülkücüleri ve benzerlerini de görmüyorum. Örneğin AKP’nin “icracı makbul milliyetçilik” diskurunu onaylayan, hükümetin Kürt politikasını alkışlayan Türk muhafazakâr seçmenleri arasından da bu olası tedhişe katılacaklar çıkabilir rahatlıkla. Şiddetin karşı şiddeti besleyeceğini not etmek kehanet değil elbette.  

Röportaj: Can Uğur/BirGün


Kapak

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome