Kod Adı T: Müthiş Bir Firar - Adnan Bostancıoğlu

13 Ekim 2012 Cumartesi 01:15:17

Yaşı elverenler hatırlar. 1988 yılının 18 eylül tarihli gazetelerinde ortak bir manşet yer alıyordu: Kırşehir Cezaevi’nden firar!


Manşetleri izleyen spotlara, haber metinlerine eni konu şaşkınlık hakimdi. Çünkü orta yerden 130 metrelik bir tünel ve tamamen boşalmış bir koğuş vardı. Çoğu idamdan ya da müebbedden yargılanan 18 kişi sırra kadem basmıştır.

Gözünüzün önüne getirsenize… Cezaevi görevlisisiniz, sabah sayım için koğuşun kapısını açıyorsunuz, içerde alışkın olunmadık derin bir sessizlik var. Bakıyorsunuz, ranzaların hepsi dolu. Bazı battaniyelerin altından ‘çoraplı ayaklar’ görünüyor. ‘Haydi koğuş! Sayıma’ diye bağırıyorsunuz, çıt yok. Allah Allah! Battaniye kafasına kadar çekilmiş bir iki ‘kişiyi’ dürtüklüyorsunuz, hiçbir tepki yok. Sonra tek tek battaniyeleri çekiyorsunuz, altından yastıklar, minderler, içi doldurulmuş çoraplar falan çıkıyor. Kırşehir E Tipi Cezaevi’nin bir koğuşu tamamen boşalmış!

1998 yılı, 12 Eylül cuntasının gölgesinde geçen yıllardan biriydi. Her ne kadar şimdilerde bir demokrasi kahramanı gibi pazarlanma çalışılsa da Turgut Özal'ın başbakanlık yılları, kendinden öncekiler gibi sermaye için sınırsız demokrasi, emekten yana olanlar için devletin ceberut yüzüydü. Dolayısıyla, Kırşehir firarı devletin bütün o afralı tafralı hallerine şamar gibi inmişti. Tabii gönlü devrimcilerden yana olanlar için de bir bayram sevinciydi.

***

Kırşehir firarilerinden Erol Özcan 1988’den beri Hollanda’da yaşıyor. Müthiş firarın üzerinden geçen 24 senenin sonunda, bu eşsiz serüvenini yazmaya karar vermiş. İyi de yapmış. Heyecanlı bir polisiye gibi gün gün anlatmış tünel macerasını… (Bu konuda yazılmış bir diğer kitap ‘Olmadı Yeniden Dene’, Erdal Aykaç, Alan Yayıncılık)

Koğuştaki 18 kişinin hepsinin yetenekleri ve fiziksel kapasitelerinin el verdiği ölçüde görev aldıkları tünel faaliyetinde Erol Özcan’ın konumu deyim yerindeyse ‘tünel sorumluluğu’… Motor Meslek Lisesi’nde okuyan, yanı sıra abisinin yanında elektrikçilik de yapmış olan Özcan, bu çok özel ‘mühendislik’ çalışmasının hem dikkate değer bir maharetle hem de sağlam bir özgüvenle yürütülüp sonuçlandırılmasında kilit bir rol oynamış.

Erol Özcan’ın Alan Yayıncılık’tan çıkan ‘Kod Adı T’ isimli kitabını okuyunca, cezaevinden tünel kazmanın basit bir ‘köstebeklik’ olayı olmadığını çok daha iyi anlıyorsunuz. Tünel çalışmasının kesin bir gizlilik içinde yürütülmesinin gerektiği dikkatten tutun, metrelerce uzunluktaki dehlizin aydınlatılması ve havalandırılmasına, dahası çıkan tonlarca toprağın saklanmasına uzanan acayip meşakketli bir iş. Böyle bir maceranın üstesinden gelmenin başlıca koşulu ise yaptığın işe sarsılmaz bir inançla sarılmak. Hasılı sıkı bir devrimci olmak.

Nitekim firari koğuşun sakinleri,  bir çoğu Çukurova’nın sıcağında (yani her anlamda sıcak… iklim olarak da devrimci siyasetin şartları olarak da…) yetişmiş. Feleğin çemberinden defalarca geçmiş mangal yürekli genç adamlar.

Gerçi böyle diyoruz ama, Erol Özcan’ın bütün bu süreçte hazzetmediği kişiler de yok değil bu kitapta.  Lakin şunu söyleyebiliriz Erol Özcan bu konuda ‘zevahiri kurtarmaya’ çalışmamış. Aksine, aklından geçeni söze dökmekten imtina etmeyen Adanalı bir delikanlı tavrıyla yazmış kitabı… Dolayısıyla ‘Kod Adı T’ Özcan için bir tür ‘hesaplaşmanın ‘ da vesilesi olmuş, bu yönüyle. Artık nihai hükmü, olayın diğer tanıkları, hatta belki de Çukurova pratiği içinden geçmiş diğer yol arkadaşları verecek.

Ama şu kadarını söyleyebiliriz… Kimi eksiklikleri, zaafları olsa da 70’li yılların devrimci kuşağında bir bütün halinde bakıldığında, bu kadar heybetli bir enerjiyi hayatın içine katmış, bu kadar büyük bir fedakarlığı gözünü kırpmadan üstlenmiş, esasen öyle pek aman aman olmayan cüssesine bakmadan bunca yükün altına girmekte tereddüt etmemiş, buna mükabil başına gelen felaketler karşısında ah vah edip sızlanmamış başka bir kuşak gelir mi bu ülkeye, çok emin değilim. (30 yıldır ölüm kalım mücadelesi veren, kendi özel siyaset anlayışıyla bu ülkenin tarihinden özerkleşmiş Kürt muhalefetini bu değerlendirmeden vareste tutuyorum, ki onun kökleri de esasen 70’li yılların kadrolarına dayanır.) O kuşağın bir parçası olmuş üç kişi, beş kişi bir araya geldiğinde, artık geri dönüşü mümkün olmayan o yılların hatıralarından söz açıldığında, başka hiçbir şart altında rastlayamayacağınız bir heyecan ve buruk bir mutlulukla, yani yenilmiş olmanın burukluğu ama o yılları hep birlikte yaşamış olmanın mutluluğuyla gözlerinin parlaması, yüzlerinde engin bir gülümsemenin yayılması, zaten bu yüzden değil mi: Bir kere oldu ve biz oradaydık!

***
Erol Özcan'ın kitabı sadece bir firar öyküsü değil. Özcan’ın kitabını,  Adana Cezaevi’nden Kırşehir Cezaevi’ne bir ring aracında nakil yolculuğu boyunca Adana bölgesindeki devrimci mücadeleye dair hatıralarına geri dönüşlerle kurgulanmış. Böylece  ‘Kod Adı T’, 70’li yılların ikinci yarısında, ülkenin en sert çatışmalarının yaşandığı bölgelerinden birini tarihine de tanıklık ediyor. O tarihin içinde ise Behçet Dinlerer var, Soner İlhan var, Veli Eskili var, Ali Uygur var, Mustafa Özenç var… Devrimci hareketin inşasında en ağır taşları omuzlamış, şimdi artık aramızda olmayan dünya güzeli insanlar, yoldaşlarımız…

***

Kitabı ilk okuduğumda aklıma takılan, okuyacak olanların da muhtemelen kafasında soru işareti yaratacak bir hususa da değinmeden geçmeyelim. Dediğim gibi, Erol Özcan o meşhur 130 metrelik tünelin nasıl kazıldığını bütün teknik ayrıntılarıyla anlatmış. İlk ‘delik’ nereden açılmış, nasıl gizlenmiş, toprak nasıl saklanmış, hangi malzemeler kullanılmış, o malzemeler içeri nasıl sokulmuş… Peki bütün bu bilginin ifşası, bundan sonrası için sakıncalı değil mi? Yani deyim yerindeyse ‘hırsıza yol göstermek olmuyor mu’, bu ve benzeri kitaplar? Bir cezaevi yönetmekle sorumlu olanlar için de adeta bir ‘firarı önleme el kitabı’ özelliği taşımıyor mu? Bunu bizzat Erol Özcan’a sordum. Firar gecesi son anda yapılan ‘çıkış sırası’ değişikliği nedeniyle –aslında planlandığı halde- kullanılan malzemeyi gömme fırsatının olmadığını ve tüm ekipmanın cezaevi idaresinin eline geçtiğini… Daha firarın ardından tünel üzerine çok ciddi çalışmaların yürütüldüğünü ‘ilgili kurumların’ hadisenin neredeyse bütün teknik ayrıntılarına artık zaten vakıf olduklarını söyledi. Yani mevzunun yazıya dökülmüş olması konusunda endişeye mahal yok!

Eh, bir yandan da şöyle düşünebiliriz: Cezaevleri tarihi aynı zamanda firarlar tarihi de değil mi? Bundan sonra da öyle olmayacak mı? İnsan zekası ve azmini ilanihaye dört duvar arasında tutmak kolay mı?


 


Kapak

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome