ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin Çetinkaya: ‘Ezilen Kimliklerin Ortak İnşasını Sağlamalıyız’

30 Temmuz 2012 Pazartesi 17:04:12

Çetinkaya, ezilenlerin ortak mücadelesinin geliştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, kadınların daha fazla inisiyatif almasının öneminin altını çizdi.


ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin Çetinkaya: ‘Ezilen Kimliklerin Ortak İnşasını Sağlamalıyız’

Sosyalist mücadele içinde kadınların sayısı erkeklere göre az. Gerçi son zamanlarda bunda bir değişim olduğunu görüyoruz; sosyalist partilerin, hareketlerin başkanları, sözcüleri veya eş sözcüleri kadınlar olabiliyor, birkaç tane iyi örnek var. ÖDP özelinde ve sosyalist hareketin genelinde bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Aslında söylediğiniz şeyi belki biraz genişletmekte fayda var. Kadınlar hayatın her alanında ayrımcılığa uğruyorlar. Genelde biz hep meseleyi tersinden kuruyoruz, diyoruz ki kadınlar bu hayatın yüzde 50’sidir, bunu kanıtlamaya çalışıyoruz ama tam tersinden bizi her alanda hayatın dışına iten ve dışlayan mekanizmalarla karşı karşıyayız. Bu siyasal partilerde de böyle, örneğin sendikalarda da böyle, pek çok sivil toplum örgütü için de bu geçerli.

Bunun sonucu olarak gördüğümüz şey şu: Aslında ezilenlerin arasında kadınlar en büyük çoğunluğu oluşturuyorlar, yani bir ezilenler piramidi yaparsak, en altta hem cinsiyetinden dolayı ezilen hem de sınıfsal konumu ile ezilenlere ait bir kadını, muhtemelen kendi emeğiyle geçinen bir kadını, kendi evinde ev eksenli olarak çalışan bir kadını görüyoruz. Dolayısıyla ezilenlerin temsilciliğine soyunmuş partilerin, ezilenlerin bir biçimde siyasal arenada sözünü söylemek niyetindeki siyasal hareketlerin, ezilenleri gerçekten temsil edebilmeleri için bir biçimde kadın temsiliyetini de sağlamaları gerekiyor.
Aynı şekilde sadece ÖDP değil, sadece siyasal partiler değil, mesela sendikal alana baktığınızda da çok benzer bir şey görüyorsunuz. Aslında sendikaların yönelmesi gereken alanlardan bir tanesi de kadınlar; güvencesiz çalışan, sigortasız çalışan, evlerinde çalışan kadınlar. Ama orada da çok benzer bir yapıyı görüyorsunuz. Buralarda örgütlenme stratejileri geliştirmek yerine, sendikalar içinde örgütlenmiş bulunan kadınları da sistematik bir biçimde dışlıyorlar. Yönetimlerde geldiğimiz nokta koskoca bir erkekler ordusunun buraları işgali.. Dolayısıyla aslında bir sürü alanda yaşadığımız temsiliyet ve demokrasi sorununun içerisinde de, temelinde de bu kadın-erkek meselesi var. Son dönemde kadınların bu alanlarda daha görünür olmalarının sebebi, bunun kısmen farkına varılmaya başlanmış olması. Kadınların bu alanlar da daha fazla mücadele ediyor olması.

‘Kota ve Eş Başkanlık Kadın Mücadelesi ile Alınmış Haklardır’
Şimdi kadınlar olarak evde kocanızla bir ezme-ezilme ilişkisi yaşıyorsunuz ya da partnerinizle bir ezme-ezilme ilişkisi yaşıyorsunuz. İşyerinizde patronunuzla ezme-ezilme ilişkisi yaşıyorsunuz, bir siyasal partiye ya da sendikaya üye olduğunuzda bu kez orada başka bir çatışma alanı daha açılıyor; oradaki erkek arkadaşlarınızla mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla kadınların siyasetten ve örgütlenmeden uzak durmalarının sebeplerinden bir tanesi de bu: çatışmak ve mücadele etmek üzere kendilerine yeni bir alan açmamak. Ama bunu kolaylaştıran mekanizmalar olduğunda, yani kadınların uğradıkları ayrımcılıkları ve ezilme biçimlerini görerek buna dair birtakım mekanizmalar geliştirdiğinizde, kota gibi mekanizmalar geliştirdiğinizde, onların temsil edilebilmesinin de önünü açıyorsunuz ama kimse tepeden bu hakkı size vermiyor, bu tür hakları elde edebilmek için mutlaka mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz.

ÖDP’deki hem eş başkanlık hem kota meselesi, aslında ÖDP’nin başından beri içerisinde bulunan tüm feministlerin, bunun temellerini atmış feministlerin ve şu an ÖDP’nin içinde bulunan kadınların mücadelesinin ve gayretinin sonucunda oluşmuş bir yapı. Özellikle kota meselesini açarsak ve bu mücadele bitmiş ve sonuçlanmış ve nihayete ermiş değil, çünkü her zaman var olan sistem, yapıları bu ezme biçimini görmezden gelmeye itiyor. Dolayısıyla kadınlar her daim hem kazanımlarını müdafaa etmek zorunda hem de bunları geliştirmek zorunda. ÖDP’de “ben geldim” diye çok farklı bir şey olacağını düşünmüyorum, kimseyi kurtarmaya böyle bir haddimiz olmadığını düşünerek politika yapıyoruz ama kadınların sesini daha fazla duyabileceğimiz bir parti yapısı, kadınların temsiliyetini daha fazla görebileceğimiz bir mücadele biçimine doğru elimden gelen her şeyi yapacağım: Benim kişisel olarak duruşum bu.

Kongre’de yaptığınız konuşmada, AKP hükümetinin kadın düşmanı politikalarına özel bir vurgu vardı. Kürtajı yasaklama girişimlerine karşı ÖDP’li kadınların muhalefeti nasıl olacak?
Bir kere ÖDP’li kadınlar en genel düzeyde kendilerini kadın kurtuluş hareketinin bir parçası olarak tanımlıyorlar ve kendilerine ait, sadece kadınlardan oluşan karar mekanizmaları var. Öncelikle bu durumun bu anlamda zaten bir parçasılar. Kürtajla ilgili yapılan bütün eylemlerin parçası oldular ve bundan sonra da olacaklar. Ama bizim hedeflediğimiz şeylerden bir tanesi de bundan sonra bu mücadeleyi yaşadığımız yerlerde, mesela İstanbul’un ilçelerinde, yaşadığımız mahallerde, işyerlerimizde sürdürmek. Kürtajla ilgili meseleleri, bunun hukuksal yönlerini, sağlıkla ilgili yönlerini ve bu ezme-ezilme ilişkisi içinde nereye denk düştüğünü, AKP’nin neoliberal-muhafazakâr politikaları içerisinde nereye denk düştüğünü, kadınlarla daha rahat tartışabileceğimiz ortamlar ve gruplar yaratmak örgütlemek gibi bir eğilimimiz var. Bu eğilimimiz yalnız kürtaj meselesi için geçerli değil şüphesiz. AKP’nin uygulaya geldiği neoliberal muhafazakar ve kadını hedef alan politikaların karşısında kadınlar olarak durma eğilimimizin bir yansıması bu. Bundan sonrası için merkezlerden daha çevreye doğru bu politikayı taşımak ve orada belki tartışmaya alışık olmadığımız kadınlarla da bu tartışmayı yapabilmek gibi bir derdimiz var.

Neoliberal politikalarla muhafazakârlığın el ele gittiği gözden kaçırılmamalı. Kongre konuşmanızı okurken dikkatimizi en çok bu vurgu çekti. Bu ilişki sanki AKP hükümetine özel bir meseleymiş gibi görünüyor ama aslında öyle değil, dünyanın her yerinde yürürlükte.
Aslında siz konuşmayı bildiğiniz için tekrarlamış gibi olacağım ama kadın meselesine ilişkin birkaç şey var. Birincisi kadın emeğinin değersizleştirilmesi. Bu nasıl yapılıyor? Senin yerin evindir diye yapılıyor, yani kadına diyorlar ki sen eve gideceksin, çocuk doğuracaksın, asli işlevin budur. Şimdi bu asli işlev olmaya başladığı andan itibaren siz mesela çalışmak için gittiğinizde, bir işverene bir iş için başvurduğunuzda, bir kadın olduğunuz için sizi şöyle değerlendirmeye başlıyor, yani cins ayrımcılığının tam gerçekleştiği nokta şurası: Diyor ki bu kadın eve katkıda bulunuyor, yani asli olarak geçimini sağlayan kişi değil. Asli olarak geçimini sağlayan kişi kim? Bir erkek işçi. Dolayısıyla ikisini ücretlendirirken zaten kafasında bir farklılık var. size part time bir iş önermesi güvencesiz bir iş önermesi çok daha kolay. Bu çok bilinçaltı gelişen bir şey, böyle bile isteye uygulamıyor ama bu böyle gerçekleşiyor ve size daha az ücret ödemeye başlıyor. İşte bu tam neoliberal politikalarla emeğin ucuz hale getirilmesi ve esnek hale getirilmesinin çakıştığı nokta, yani aslında sizi eve kapatarak muhafazakâr bir politika izlemiş gibi görünüyor ama aslında sizin emeğinizin değersizleştirilmesine, esnekleştirilmesine güvencesizleştirilmesine hizmet ediyor. Bir tanesi bu.

“Kadının Emeği ve Hayatı Değersizleştiriliyor’
Diğeri, kadın hayatının değersizleştirilmesi. Kamusal alanda kadınları, kalkıp “Ananı da al git”, “Çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün” gibi çeşitli küfür ve hakaretlerle aşağılıyorsunuz. Bunun mesajı, aslında kadın cinayetlerinin mesajı ile bir ve aynı şey, yani kadınlara hadlerini bildirmek. Eğer size dayatılmış olan hayatı yaşamıyorsanız, onun dışında bir hayatınız olsun istiyorsanız, sizin kendinize ait bir hayatınız olsun istiyorsanız, size haddiniz bu biçimlerde bildiriliyor. Dolayısıyla bu söylemlerle pratikte, kocanın tetiği çekmesi, bir polisin cinayeti soruşturmaması, bir hâkimin kocanın lehinde kararlar vermesi arasında derin bir bağlantı var ve biz aslında buna ataerkillik diyoruz. Bunların aslında daha görünür kılınması ve bu ayrımcılıkları yaşayan kadınların kendi sorunlarına sahip çıkabilecekleri mekanizmaların yaratılması konusunda çalışmak istiyoruz. Benim tercihim bu yönde.

Şöyle bir sürece de ihtiyacımız var, önce bir plan yapmak için bir zamana ihtiyacımız var, yani önce planlamayı planlamamız gerekiyor ve bunu nasıl yapacağımızı, hali hazırda süren çalışmaları nasıl devam ettireceğimizi planlamamız gerekiyor, çünkü hali hazırda devam eden çalışmalar var ama bunlar çok fazla görünür çalışmalar değil; bunları nasıl görünür kılacağız ve buradaki deneyimleri nasıl aktaracağımız türünden tartışmalar yürütüyoruz ama dediğiniz gibi ben bu konuda daha çok yeniyim. Dolayısıyla biraz daha bir müddet geçtikten sonra bu konuda çok daha net, somut kazanımlar ya da yenilgilerle bunu tartışabiliriz gibi geliyor.

Yine konuşmanıza atfen, orada kapitalistleri ya da egemenleri kastederek “ayakkabıdaki çakıl taşı olmaya devam edeceğiz” diye bir tanımlama kullandınız. Hangi mücadele biçimleri, hangi mücadele eğilimlerinin üzerine önümüzdeki dönemde yığınak yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Aslında “çakıl taşı” meselesinin şöyle bir tarafı var. Bize hep “küçüksünüz” diyorlar ya. Bu geçende bir Twitter’da önüme gelmişti; Alper Taş, “Fetvalarla yönettirmeyeceğiz Türkiye’yi demiş”, “Yüzde 1 bile almayan bir partinin genel başkanı olarak bunu nasıl yapacak, çok merak ediyorum” diyenler olmuş. Aslında biraz bu meseleye atıfla da, yani biz bu kadar evet küçüğüz ve bizi güçsüz görüyorsunuz ama sizin canınızı gerçekten çok sıkıyoruz, çünkü biz burada olduğumuz sürece insanlara “doğru” diye yutturduğunuz şeylerin doğru olmadığını siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz, demek geliyor içimden. Bir de bu tür koca lafları edenler hayatlarının hangi evresinde kendilerinden başka birinin iyiliği için parmaklarını kıpırdatmış çok merak ediyorum. Bu arada kendi iyiliklerinin altın tepside önlerine sürüldüğü bahsine hiç girmeyeceğim.

Diğer meselede de aslında öyle geniş bir soru sordun ki kimler olabilir dediğinde, aslında bir kere kendimizi dünyanın her yerinde yürütülen mücadelelerin bir parçası sayıyoruz ve bu mücadelenin içinde bugün benim sayamayacağım kadar çok özne var ama illa sayacaksak, mesela bu emek meselesinin, emekçilerin kendi kurtuluşlarını kendi ellerine alması meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve ben “işçi” dediğimde “yüzde 80” bir kadını kastediyorum, bu anlamda kadınları da AKP’ye ya da neoliberal-muhafazakârlığa karşı mücadelenin asli öğeleri olarak görüyorum.
Ekoloji mücadelesini, bütün dünyadaki doğal kaynakların ve Türkiye’de de -AKP politikalarında en sık gördüğümüz mesele bu- talan edilmesinin çok önemli bir sorun olduğunu; havanın, suyun, toprağın metalaştırılmasının çok önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ve bu noktada hakikaten kendi yaşamlarını savunmak zorunda kalan insanlarla karşı karşıyayız. HES mücadelesi böyle, madenlere karşı yapılmış mücadeleler böyle, nükleere karşı mücadele böyle, yani sayamayacağım pek çok çevre ve yaşam alanı mücadelesi böyle. Keza “gıda egemenliği” diye kavramsallaştırdığımız, bir biçimde bütün tarımsal üretim yapan kesimlerin hakikaten canına okuyan, diğer taraftan bizi kentli tüketiciler olarak kesen ve canımıza okuyan, yani bir tarafta üretmek istemediğini üreten insanlar, bir tarafta tüketmek istemediğini tüketen insanların olduğu bir sistemden de bahsediyorum. Mesela burada da çok ciddi bir muhalefet potansiyeli var. Zaman zaman bu ortaya çay mitingleri, fındık mitingleriyle ortaya çıkıyor.
Yahut iklim felaketlerinin mağduru olmamızla anlıyoruz başımıza gelenleri.

Bunun yanında insanların etnik temelli çok ciddi sorunları var ve memleketin en önemli sorunlarından bir tanesi bu. Bu memlekette “Kürt meselesi” demeden aslında bir şey yapabilmeniz mümkün değil ve aslında bu dünyanın pek çok yerinde böyle, yani otokton halkların kendi yerlerinden edilmesi, yerlilerin kendi yerlerinden edilmesi yahut belirli etnik grupların üzerinde belirli ulusal grupların, belirli ulusların üzerinde yok etme ve imha politikalarının sürdürülmesi ve buna karşı direniş. Bu ortaklaşma ve bir araya gelmenin en temel eksenlerinden biri olmak zorunda. Bunun dışında cins ayrımcılığı, bunun içerisine aynı zamanda gay, lezbiyen, transseksüel bireyleri de koyabiliriz. Onların yaşadıkları ezilme biçimlerinden öğreneceğimiz çok şey var.

Ezilen Kimliğinin Ortak İnşası

Aslında bütün bunları kesen bir ezilenler kategorisi, bir işçi sınıfı tanımı da mevcut, yani işçi sınıfı illa fabrikada vida sıkan insan olarak tanımlamazsanız; emekçi bir insanın aynı zamanda gay, lezbiyen olabileceğini, kadın olabileceğini, aynı zamanda ekolojik felaketlerden dolayı mağdur olabileceğini, Kürt olabileceğini ve bütün bunları bir arada düşünmeye başlarsanız, aslında biz hakikaten çok büyük ve geniş bir ezilenler grubuyuz. Galiba buradaki sıkıntı kendi aramızdaki bağlantıların ve bütün bu çapraz ilişkilerin çok güçlü olmayışı, buranın önemli olduğunu düşünüyorum, aramızdaki iletişimin, ortak bir ezilen kimliğinin henüz inşa olmadığını düşünüyorum, belki buna tanıklık ediyoruz, inşa oluşuna da tanıklık ediyoruz. Bütün bu alanlar ve ezilme biçimlerinin aslında ortaklaştığı noktalar farklılaştıkları noktalardan çok daha fazla. Kurtuluşun öznesinin bu ezilenler kimliği olabileceğini düşünüyorum.

Bu anlamda 2012 1 Mayıs’ı, Taksim’deki genel görüntü, aslında sizin söylediklerinize uygun bir görüntü ama bütün bunları ortak bir mücadeleye doğru sevk edecek bir merkez inşa etmek. Ortak bir gündem ya da ortak bir kanal açmak konusunda ciddi bir sıkıntı yaşanmıyor mu?

Doğru, yaşanıyor.

Önümüzdeki dönemde bütün bu saydığınız parçalı alanların kendisini ortak bir mücadelede ne tür bir harçla yapıştırmak mümkün olabilir?

Aslında bu sorduğun şeyin mümkün olduğuna inanıyoruz ve bunun adına da “devrim” diyoruz, aslında sen bana devrimin formülünü sormuş oluyorsun! Dolayısıyla bunun kolay bir cevabı yok.

Tam öyle demeyelim de devrime giden otobüs!
Bir otobüs gibiyiz. Kısmen ben biraz bunu kendi aramızda zaman zaman çok tartıştığımızı düşünüyorum ve bu tartışmaların bizim gibi politik insanların dışına açılması gerektiğini düşünüyordum. Şöyle bir örnekle anlatayım, ben bir müddet Deri İş Sendikası’nda uluslararası ilişkiler uzmanı olarak çalıştım ve sadece uluslararası ilişkiler değil, örgütlenme alanlarına da bir miktar gidip geldim. Biz hemen örgütlendikten sonra Desa Fabrikası’ndan işçiler atıldılar ve o işçilerle gidip tanıştık, konuştuk. Bu işçiler aynı zamanda, mesela sezonunda fındık toplayan insanlardı. Dolayısıyla uygulanan tarım politikalarının doğrudan mağdurları. Aynı zamanda işverenler, ustabaşları oradaki kadınlara karşı ciddi bir ayrımcılık uyguluyordu. Desa’nın Çorlu’daki fabrikası, oradaki Çorlu Nehri’nin kirletilmesinde ciddi rol oynayan fabrikalardan bir tanesiydi, bu anlamda düşman o kadar net ve açık ki. Öte yandan mesele deri olduğunda hayvan hakları ile ilgili çok ciddi bir problem de var, havanları kesip, elbise yapıp giyiyoruz! Burada da ciddi bir sıkıntı var.
Şimdi burada çalışan işçilerin hiçbirinin gündeminde aslında başından beri ne tarım politikaları, ne ayrımcılık meselesi, ne bu hayvan hakları meselesi, ne de başka politik meseleler -mesela çoğu Düzceli olmaları nedeniyle AKP veya MHP seçmeniydi- yoktu ve aslında dertleri kendi haklarını, fazla mesailerle ilgili haklarını elde etmekti.

Bu insanlarla bizim tartışma yürütebilmemizin yegane yolu, orada onların yürüttükleri sendikal mücadeleye destek vermekti, onların taleplerinin arkasında dikilmekti. Onların taleplerinin arkasında dikildikçe ve onlarla birlikte mücadele etmeye başladıkça, bütün bu meseleleri en azından onlarla tartışma ve başardıkça inandırıcı olma şansımız var. Ben hep şunu hayal ediyorum: Orada çalışan bir işçinin ekolojist olmasını, feminist olmasını ve hayvan hakları savunucusu olmasını hayal ediyorum. Bence mesele bu, eğer biz bu meseleyi çözmeye başlayabilirsek, bu alanlarda bu insanların hak mücadelelerine destek olmaya ve onlarla bu tartışmaları o alanlarda sürdürmeye başlayabilirsek, galiba biraz iklim de değişecek ve daha ortak bir noktaya doğru gitmeye başlayabileceğiz gibi geliyor yoksa herkes haklı, yani herkes kendi yaptığı işin önemi konusunda haklı; ekolojistler de haklı, sosyalistler de haklı, hepimiz haklıyız ama galiba kazanamıyoruz ve kazanmamızın yolu bu söylediğimiz şeyleri, bu birbirimizle tartıştığımız şeyleri daha çok insanın söylüyor ve hayata geçiriyor olması ile mümkün gibi geliyor bana.

Kimi sosyalistler şöyle bir tariften hareket ediyor: feministler var, ekolojistler var, Kürtler var, o var bu var, bir de işçi sınıfı var. Aslında bütün bunlardan bağımsız bir işçi sınıfı yok ki bunlar sınıfa da ait aynı zamanda..

Aynı zamanda sosyalist, aynı zamanda kadın, aynı zamanda Kürt yahut Türk..

Başka türlü bir işçi sınıfı algısı var; doktriner mi desem, kitabi mi desem, o konuda size hak vermemek elde değil.
Evet, fabrikada vida sıkma meselesi tabii biraz sıkıntılı. İşçiler sanki kendiliğinden sol ve sosyalist değerlere sahip olacakmış yahut tam tersi imiş gibi büyük genellemeler. Yani oradaki insanlar böyle değil. Olanı da var mı? Var! olmayanı da var. Gerçekten onlarla oturup kendi hayatlarını, kendi hayatlarımızı tartışabiliyoruz. Ama bunu açıkçası kendi yaptığımız işin o kadar da doğru, en bi doğru olduğunu savunarak yapamıyoruz, zaten böyle bir diyalog da olmuyor. O insanlara gidip “Kardeşim bak ben ne kadar doğruyu biliyorum” diye hiçbir şeyi anlatamıyorsunuz. Gerçekten ortak bir dil geliştirmeniz ve karşılıklı olarak birbirinizi anlamanız gerekiyor. Eğer insanları anlamaya çalışırsanız kimse de sizi kapısında kovmuyor.

AKP iktidarıyla birlikte Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar gelen süreğen çizginin değiştiği söyleniyor. Yeni bir rejimin tesis edildiğine ilişkin çok yoğun tartışmalar var.
Aslında bizim eski bir devletimiz vardı biliyorsunuz ve bu devlet belirli bir konjonktürün, belirli bir siyasal durumun ihtiyacı olarak örgütlenmiş. Bu konjonktüre soğuk savaş diyebilirsiniz ve NATO meselesini içerisine koyabilirsiniz. Bu ihtiyaçlara göre örgütlenmiş, ve derini de olan bir devletten bahsediyoruz-ki -bildiğiniz gibi bu derin devlet sadece bize mahsus değildi, İtalya’da da vardı, başka yerlerde de vardı, NATO’nun bir örgütlenmesi olarak da vardı.
Fakat dönem ve ihtiyaçları değişti. Bu dönemin başka ihtiyaçları var ve devletin bu yeni ihtiyaçlara uygun bir reorganizasyonuna dair bir gereklilik hissedildi. Tam bu esnada, yani bu eskisi ile yenisi arasındaki dönemde, pek çok insan haklı olarak şu umuda da kapıldı, yeni yapılanma “daha demokratik olabilir mi, biz bu aralıktan bir şey çıkartabilir miyiz, kendi haklarımızı ve özgürlüklerimizi genişletebilir miyiz” diye düşündüler. Bence şu an geldiğimiz noktada bu reorganizasyon yavaş yavaş sonuna doğru gelmeye başladı ve ortaya çıktı ki bu eski devletle, yeni organize edilen devletimiz arasındaki devamlılık, kopuştan çok daha güçlü.
Mesela bunu Kürt meselesinde görebiliriz. Kürt açılımı meselesinde bir şey olacakmış gibi Kürtlerin, Kürt siyasal hareketinin talepleri konusunda bir açılım olabilecekmiş gibi döneme girdik çıktık. Kürt meselesi telaffuz edilmeye başlandı, bu konuda çeşitli gelişmeler yaşandı ama geldiğimiz noktada savaşın eskiden olduğu gibi askeri irade ile değil de bugün siyasi irade ile sürdürülmesi noktasına geldik.

‘Devletin Kontrolü Yeni Mekanizmalarla Daha Etkin’
Belki bunları çoğaltmak mümkün ama temel olarak bugünün ihtiyaçlarını karşılayan yeni bir devlet ve bu devletin reorganizasyonunda, belki yeni devlet dememek lazım, çünkü devletin devamlılıklarını gördüğümüz oranda ve burada çok daha etkin bir polis ve insanları şiddet ve daha başka sosyal mekanizmalarla kontrol altında tutabilecek, onların özgürlük alanlarını çok daha fazla kısıtlayan ve kontrol eden, çağın gereklerine daha uygun, daha elektronik, daha e, yani bunun bir sürü açılımı olabilir ve böyle bir yapıyla karşı karşıyayız.

Mesela belediyelerde de aynı şeyi görebiliriz. Aslında bize AKP belediyeciliğinin getirdiği bir şey yok. Aslında bu çağın ihtiyaçlarının, işte kamucu uygulamaların ortadan kaldırıldığı, piyasacı belediyeleri ile karşı karşıyayız. Bunu gerçekleştiren AKP oldu ama, belki bu dönemde iktidara gelmiş olsa başka bir siyasal parti de belki aynı şeyleri uygulayacaktı. Buradaki farklılık ne olabilir? Bunun arkasındaki o toplumsal alanları da örgütlemeye yönelmiş bir eğilim, belki farkı bu olabilir. O da en genel düzeyde bizi kontrol altında tutmanın yollarından bir tanesi diye düşünüyorum.

Yeni rejim tahlilinize biz de katılıyoruz, fakat durum buysa, ona uygun yeni politikalar da örmek lazım; madem karşımızda yeni bir rejim var.
Aslında kongre ve konferansta, kürsüye çıkan her konuk ve katılımcı çok benzer bir noktaya, bu AKP’nin politikaları karşısında ortak bir mücadeleye ve ittifaka çağrı yaptı ama galiba bu noktada biraz daha olduğumuz alanlarda güç toplamak ve o alanlarda birbirimizle temasa geçmek ve ortak işler kotarmaya, bu anlamda birlikte işler yapabileceğimize dair özgüven kazanmaya da ihtiyacımız var. Böyle ittifaklar bu sistem karşısında yönünü şaşırmadan çok daha güçlü yürüyebilir.

İşte bu gerçek insanlarla yüz yüze geldiğinizde ve onlarla birlikte, bu sadece memleket sathında da değil, dünyanın her yerinde böyle. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü oradaki deneyimler, oradan öğrendiğiniz şeyler de sizi burada gerçekten mücadele edebilir kılıyor, yani kendinizi bu sayede tek başınıza yalnız ve organize bir sanayinin ortasına atılmış hissetmiyorsunuz; o insanlarla konuşabilmenizin yolu, kendinizi bu anlamda dünyada yalnız hissetmemeniz, bir başınıza hissetmemeniz ve dünyanın her yanında mücadele eden insanların varlığını bir biçimde bilmeniz. Bu Meksika’da toprağından edilmiş bir yerli olabilir, Hindistan’daki GDO mağduru bir çiftçi olabilir ya da Endonezya’da bu olimpik kampanyalar için olimpiyatlar için ayakkabı üreten ve o ayakkabıyı alabilmesi için beş ay çalışması gereken bir işçi de olabilir. Gerçekten bizim dünyanın her yerinde gidebileceğimiz, bize kapısını ve kalbini açan pek çok insan var. Ancak biz bunu bilerek hareket etmeye başladığımızda gerçekten mücadele etmeye de başlayabiliyoruz. Bence mesele bu gerçek insanlarla karşılaşıp, onların hikâyelerini gerçekten dinleyebilmek, gerçekten soru sorabilmek, gerçekten onların sorularına abartısız ve net yanıtlar üretebilmekten geçiyor.

Yeni rejimin ve AKP’nin arabasını neoliberal politikalar ile muhafazakarlık birlikte çekiyor. Bunlardan bir tanesine karşı dünya ölçeğinde mücadele devam ediyor; ciddi deneyimler de kazanıldı. Fakat ABD’de yeni muhafazakârlık diye tarif edilen şeye karşı, Türkiye’de nasıl bir mücadele örülebilir? Bu mücadelenin içerisinde örneğin kadınların üstlenebileceği yeni roller olabilir mi?
Aslında onu biraz konuştuk ama örneğin kürtaj meselesi üzerinden tam da şöyle bir şey oldu, Amerika’daki neo-muhafazakârlara atıf yapacağımız yer aslında tam da orası, çünkü Uludere’yi tartışırken birden karşımızda kürtaj tartışmasını bulduk. Bugüne dek memlekette böyle, bu biçimde tartışılmamış bir meseleydi kürtaj ama zaten AKP kendi network’leri içerisinde bunu tartıştıraduruyordu, hem sezaryeni hem kürtajı tartıştıraduruyordu. Ama mesele senelerdir Amerikan muhafazakârlarının hep tartıştığı ve kadınlar üzerinde ciddi bir baskı kurmak için kullandığı meselelerden bir tanesiydi. Bu anlamda tam oradan ithal edilip Müslüman mahallesinde salyangoz satmak ve yasadışı kürtaja zorlayarak, kadınları canına oradan da kastetmek gibi yeni bir fırsat yarattı AKP kendi kendisine.
Bu değersizleştirme meselesine girmiştik ya, burada da çok benzer bir şey, yani nasıl bir tohum o bitkinin kendisi değilse, nasıl yumurta tavuk değilse, oradaki döllenmiş yumurta da bir çocuk değil ama biz bunu nasıl tartışıyoruz? “Vay çocuk katilleri”, “Çocuğu nasıl yok edersiniz”, “Anası kendisini öldürsün”; burada da kadın hayatının değersizleştirilmesi üzerinden tartışıyoruz.

Mesela benim çok ilgimi çeken noktalardan bir tanesi, biz benzer bir beden müdahalesi tartışmasını başörtüsünde yaptık. O zaman da feminist kadınlar dediler ki “Bu beden benim, ister örterim ister örtmem, sana ne, niye buna el uzatıyorsun” dedik, değil mi? Devletin müdahalesi anlamında başka bir alan. Şimdi bu meselede kulaklarına kadar sırtaran adamlar, şimdi kadınların rahmine el uzatıyorlar, rahmine kadar giriyorlar ve başörtüsü takan arkadaşlarım, kız kardeşlerimin buna nasıl tahammül ettiklerini doğrusu anlamıyorum.

Bu anlamda bizim onurumuzu çiğniyorlar, yani kendi bedenimiz üstündeki tasarrufumuzu elimizden alıyorlar, bizi iradesizleştiriyorlar. Ben o anlamda bu meselenin çözülmesinde, bu muhafazakârlık meselesinin aşılmasında kadın hareketinin, kadının kurtuluş hareketinin önemli bir rolü olacağını düşünüyorum, yeter ki bu kadın hareketi kendini kendine sıkıştırmasın, kendi dışındaki bütün kadınlara kendini açsın ve açık olsun ve bu mekanizmaları yaratmaya niyetlensin. Biz bunu yarattığımız andan itibaren kadınların bu konuda ses çıkaracağını biliyoruz, çünkü bu memlekette kürtaj yaptıran kadınlar, AKP ister kabul etsin ister kabul etmesin, mesela 2003 araştırmalarına göre evli, zaten bir doğum kontrol yöntemi kullanan ve buna rağmen hamile kalmış sayıları hiç de az olmayan kadınlar. Dolayısıyla aslında bu tartışma içerisinde bu kadınlara da “katil” dendi.

Her sınıftan kadın ihtiyaç duyabiliyor bu yönteme.
Her sınıftan, özellikle de bunun riskini gerçekten yoksul kadınlar, bizim gibi kadınlar, ezilen kadınlar alacaklar. Maddi olanaklar bazı şeyleri çözebilir, yurtdışına gidip kürtaj yaptırıp dönebilirsiniz.

Unakıtan’ın eşi rüyasında gördü, en iyi tedavi Amerika’da, mesela Unakıtan’ı Amerika’ya götürdü!
Tabii. Neticede sağlığın da bir sürü alanında erişimi imkânsız hale getirdiklerini de göz önüne alarak bizim için durumun çok daha vahim olacağı aşikar.

Çok hayati bir konu.
Evet, çok hayati bir konu. Dolayısıyla asıl sorunun sahipleri orada olduğu vakit, biz bu diyalogumuzu geliştirdiğimiz vakit, bu mekanizmaları yarattığımız vakit, bu muhafazakârlık meselesi de, yani kısaca şöyle diyebiliriz: AKP hakikaten bu kürtaj meselesinde ipin ucunu kaçırdı. Eğer geri adım atmazsa, AKP’nin çok ciddi şekilde hegemonyasını yitireceği bir mesele olacak. Ben böyle düşünüyorum.

Teşekkür ederiz.

Söyleşi: Yeşim Dinçer
http://www.toplumsol.org


ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin Çetinkaya

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome