Sosyalistler seçimlerde neden fazla oy alamazlar?

23 Mart 2014 Pazar 12:04:07

Belki daha insaflı tınıyla “neden alamıyorlar” diye sorulabilir. Ama mevcut koşullarda “zaten fazla alamazlar ki” şeklindeki siyaseten doğruculuktan öte bir yaklaşıma da ihtiyaç var.


Sosyalistler seçimlerde neden fazla oy alamazlar?

Aslında sosyalistler, pekâlâ şimdiki oylarından daha fazlasını alabilme “imkânına” da sahipler. Seçmenleri oy almak için “ikna edebilmek” uğruna dinsel ve milliyetçi argümanlara azıcık sahip çıkmaları bile yeterli. Yani başarının tanımını değiştirip o yönde bükebildikleri ölçüde daha fazla “başarılı” sayılabilirler. Ancak bu tür başarılar sosyalizmin yerine milliyetçiliği veya dinselliği ikame etmekten başka anlam taşımaz ki...

Sosyalistler oy almak uğruna kendileri olmaktan vazgeçemezler. Bu bir. Demokrasi anlayışları “seçimcilik” ile sınırlı değildir, temsili demokrasinin ötesinde hedefleri vardır. Bu da iki.
 •••
Tarihsel olarak en kolay kitleselleşebilen hareketler milli ve dinsel hareketlerdir. Neden? Çünkü insanlara doğdukları andan itibaren milli ya da dinsel kimlikler verilir. Bilinçli tercihleri değildir. Bilinçli tercih, ancak o kimliklerden vazgeçebilmek söz konusu olduğunda gereklidir. Milli veya dini “hassasiyetlere” sahip olanlar bu doğrultuda siyasi tercihte bulunurken basitçe var olanı içselleştirirler ya da içkin olanı açığa çıkarmış olurlar.

Bu nedenle sosyalistler verili durumda neden AKP ya da PKK kadar kitleselleşemedi, neden az oy alıyorlar diye sormak saçma olur.

Sosyalistlerin derdi, öncelikle sömürüye ve zulme karşı emekçi sınıfın bilinçlenmesidir; sosyalistlerin emekçilerden destek bulabilmesi asgari bir “sınıf bilinci” gerektirir ki bu da doğuştan değil, sonradan kazanılan bir farkındalıktır. Sosyalistlerin asıl derdi, öyleyse (Kürt-Türk fark etmez) milliyetçilerin ve İslamcıların başardığını başarmak değil, tersine insanları din ve millet formatı dışındaki sahici özgürlüğe sevk edebilmektir.

Bu durumda “halk bizi anlamıyor!” diye yakınmanın hiç manası yok. Evet anlamıyor ve biz de bunu biliyoruz, ama biz halkı anlıyoruz, bizi neden anlamadığını anlıyoruz ve işte bunun için devrimciyiz.
Eski tabirle “proleter devrimci” olduğumuz için, sınıf siyaseti güderiz. Ama sınıf siyaseti gütmemiz hiç de “halk goygoyculuğu” anlamına gelmez. Günümüz Türkiye’sinde sosyalistlerin aşması gereken milliyetçilik ve dincilik engelleri ölçüsünde bir de yaygın ahlaksızlık ortamı var.

Devrimciler, siyasette hem bilinç hem vicdan anlamına gelen “l’conscience” kavramına sımsıkı sarılmaktan vazgeçemezler. Toplumda bilincin ve vicdanın bayraktarlığını yaparken toplumsal ahlakı da savunmuş olurlar.

Ahlak, hırsızlık yapmamak, yalan söylememek, namussuzluk yapmamak vb. gibi insanların uymak zorunda oldukları toplumsal davranış normlarıdır. İşte AKP marifetiyle “halkımızın” önemli bir kesiminde ahlaksızlık yaygınlaştırılmıştır. “Lafa değil icraata bakarım” deyip yolsuzluklara, hırsızlıklara ortak olmaya yönelen bir toplumsal çürüme başlamıştır. Zalim Şahıs (ZŞ) böyle kesimlerin bir rol modeli haline gelmiş, tarihte görülmemiş ölçüde bir pişkinlik ve pervasızlıkla aleni hırsızlıklar prim yapmaya başlamıştır. Ve bu kesimler, milliyetçi ya da dinci olduklarından değil düpedüz ahlaksız olduklarından, sosyalistlerin bilinç, vicdan ve ahlak üzerine kurulu sınıf siyasetlerinden nefret etmeye mecburdurlar.

•••
Sınıf siyaseti güden sosyalistlerin ideolojik düzlemdeki kaygısı, emekçilerin kendi çözümlerini pratik düzlemde kendi özdeneyimleriyle bulması noktasında odaklanıyor. Sosyalist ideoloji, sıradan ve sahici insanlar tarafından kavranıldığı ölçüde ve sürece “maddi bir güç” haline gelebilir. Bizim derdimiz işte budur: iktidar alınmadan önce ve iktidarın alınabilmesi için böyle bir süreci yaşayabilmek ve yaşatabilmek…

Sınıf siyaseti oluşturmada dikkate alınmak üzere iktisatçı arkadaşımız Mustafa Sönmez’in aktardığı verilere göre, AKP döneminde çok hızlı bir işçileşme (proleterleşme) süreci yaşandı. Ücretli sayısı 10 milyondan 16 milyona çıkarken, o insanlara sadece düşük ücret, sigortasızlık, güvencesizlik reva görüldü. Her 3 işçiden birisi kaçak, yani sigortasız çalıştırılıyor. Sendikasızlaştırma uygulaması sonucu toplu pazarlık hakkını tüm ücretlilerin sadece yüzde 2.5’i kullanabilmiş… En mağdurlar elbette, işsiz ve güvencesizler... İşsiz sayısı her geçen gün katlanarak artıyor.

Gidişatın böyle olmasının sebebi çok basit: Emekçiler yeterince örgütlü ve bilinçli değiller; başka bir deyişle örgütlenmeleri, bilinçlenmeleri önünde sermaye sınıfının koyduğu sistematik (ideolojik, yasal, fiili vb) birçok engel var. İdeolojik engellerden en önemlileri milliyet ve dinsel aidiyet (ve son dönemdeki ahlaksızlık) boyutundakiler… Sınıfsal bakımdan Kürt ve Türk, Alevi ve Sünni emekçiler aynı safta olmak zorundalar, ama olamıyorlar; çünkü karşılarında kendileri için din, milliyet göz etmeden sermaye çıkarları etrafında yek vücut haldeki bir oligarşi, onları milliyet ve dinsel kimlikleriyle bölmeyi ve böylece rahatlıkla kendilerine tabi kılmayı beceriyor.

Hâkim sınıflar ittifakının en zirvedeki kesimlerinin, siyasette ve ekonomide en fazla boruları ötenlerin oluşturduğu oligarşi’nin toplum içindeki oranı taş çatlasa yüzde 1 iken, ideolojik hegemonyaları sayesinde, seçimleri de hep onların çıkarlarını savunan partiler kazanabiliyor. AKP bugüne dek o partilerden birisiydi, dinsel argümanlar ardına da sığınıp emperyalist politikaların, neo-liberal küreselleşmenin temsilcisi olmaya soyunmuştu. Şimdi tarihe geçecek seviyede ahlaksızlık, hırsızlık ve zulüm düzlemindeki suç ortaklığıyla kendisini konsolide etme noktasına geldi.
Öte yandan toplumda ancak yüzde 1 gibi bir varlığı olan oligarşinin “sınıfsal bakımdan” en ciddi rakiplerinin, yani sosyalistlerin, devrimci mücadeleyi benimseyen partilerin, hareketlerin oranı da yine yüzde 1.

Böyle bir denklemin tercümesi şudur: Oligarşinin derdi yüzde 1 “kalarak” siyasi ve ekonomik gücüne güç katmak iken, bizim derdimiz yüzde 99 “olarak” onların canına okumaktır…

•••
Peki sosyalistler böyle bir mücadele neden CHP veya BDP çatısı altında değiller ya da en azından onları doğrudan desteklemiyorlar? Çünkü her ikisi de Türk ve Kürt kimlikleriyle sol ya da sosyal demokrat kategoride ele alınıyor. (Üstelik 2010 Mayıs ayında Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geçtiğinde Ahmet Türk, bir yandan Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken bir yandan da zeytin dalı uzatmış; “gelin sosyal demokratlar olarak görüşelim,” demişti ya...)

Önce CHP’den başlayalım. Mesela CHP hakikaten sosyal demokrat bir parti midir? Bu soruya kategorik olarak “evet” cevabı bile veremiyoruz. Yani, evet, kendisini solda tanımlıyor ve işte bünyesinde az sayıda da olsa sosyalist arkadaşlarımız var, ama bir o kadar da şovenliğe savrulmuş ulusalcılar var... Her neyse, tarihsel bakımdan “sosyal demokrasi” zaten emekçilerin sadece kısmi reformlarla yetinmelerini vazeder ve iktidara geldiğinde (ya da çoğu kez sistemin restorasyonu için getirildiğinde) ancak nispi özgürlük ve nispi eşitlik sağlayabilir. Öte yandan yine tarihsel olarak, faşizme, gericiliğe karşı mücadelede kararsız da olsa sosyalistlerle aynı saflarda yer alabildiği de bilinir.

Türkiye’de sola sempati duyan “seçmenlerin” sosyalistlerden önce sosyal demokrasiyi tercih etmelerinin sebebi de yıllar boyu nispi özgürlüklerle yetinmeye (var olana şükretmeye!) alıştırılmış olmalarıdır, fazlasını isterlerse ellerindekinden de olacağı ürküntüsüdür. Eksik bilinçtir, nispi bilinçlenmedir. İşte bu sol seçmen gözünde, muhtemelen azıcık eyyamcılık, biraz ulusalcılık ve dahi katı laiklik atraksiyonlarıyla sosyalistlerin puanlarını bir nebze daha artırmaları işten değildir…

Tamam, CHP ile olmuyor, peki neden HDP-BDP çatısı altında da olmuyor?

BDP siyaseti, haklıdır, haksızdır, pragmatik olabilir. Bunları epey tartıştık. Ama sosyalistlik tercihi ile BDP tercihi bambaşkadır. Gündelik siyasette sıklıkla bu farklılık zaten ortaya çıkıyor. BDP’nin Gezi olaylarında, sonuçta özeleştiri verse de, başlangıçtaki tutumu (bu direnişin Ergenekoncu ve ulusalcıların işi olduğunu söylemeleri) ve yine son 17 Aralık yolsuzluk olaylarında bazı BDP’lilerin ilk başlardaki tutumu (bunun AKP’ye karşı bir darbe olarak görülmesi) işte bu “tercih” farklılığının çarpıcı örneklerini teşkil etmişti.

Kaldı ki Öcalan’ın söylediği her söz “bizim” sözümüz değil; ama mutlaka BDP ve hatta HDP’nin “sözü” olmak zorunda, çünkü böylesi onların bir ön kabulü…

Üstelik BDP-HDP bu “söz” bağlamında bile sıkıntı yaşıyor. Newroz vesilesiyle okunan Öcalan mektubu ile aynı gün Cemil Bayık’ın yaptığı açıklama kafa karıştırmadı mı? Öcalan AKP hükümeti hakkında hayırhah bir değerlendirmeyle “Bu süreçte … hükümetin ağırdan alma, tek taraflı yürütme, yasal temelden kaçınma ve uzatma tutumuna rağmen iki taraf da barış arayışından kararlılıkla çıkmıştır” derken; Cemil Bayık “AKP’nin çözüm önündeki en büyük engel olduğu ortaya çıktı. Bu engel ortadan kaldırılmadan çözüm gelişmez” sözleriyle çok sert bir tepki gösterdi.

Bu durumda, HDP çatısı altında olsaydık ne diyecektik? Öcalan mı? Bayık mı? Ne diyeceğimizi bilemezdik. Ama HDP içinde de elbette çok kıymetli sosyalist yoldaşlarımız var. Onların ve HDP’nin bileşeni olan çeşitli sosyalist parti ve örgütlerin elbette “makul” bir diyecekleri vardır, onu da bilemeyiz…
Öte yandan her şey bir yana burada kesinlikle bildiğimiz ve ıskalanmaması gereken büyük bir hakikat var: Kürt hareketi, Kürtlerin topyekûn özgürlüğünden önce ve öncelikle Kürt kadınlarının özgürlüğü doğrultusunda tarihsel bir aşama kaydetti… Ki bu da sosyalist hareketin, ortak coğrafyadaki Kürt siyasi hareketinden alması gereken en önemli ve tarihsel bir ders olarak kayda geçirilmeli!
•••
Sosyalistler, küreselleşme döneminin postmodern akımları tarafından sıklıkla “sınıf indirgemeci” olmakla suçlanırken, bir yandan da “kimlik indirgemeci” siyasetlere maruz bırakılmaktaydılar. Bazen öyle bir noktaya gelinmişti ki, etnik kimlikler ve dini inançlar adına verilen mücadele yanı sıra, feminist, ekolojist “yeni”-toplumsal hareketler dahi sosyalist harekete ikame edilmeye çalışılmaktaydı.

Kabul etmek gerekir ki sosyalizmin bir önceki tarihsel döneminde feminist, çevreci, LGBTİ çevreleriyle bir mesafe vardı. Ancak yeniden ayağa kalkan çoğu devrimci ve sosyalist çevre, bu mesafeyi özgürlükçü sosyalizm doğrultusunda kısaltmakla kalmadı, sosyalist örgütlerin çoğu bu tür yeni-toplumsal hareketlerin taleplerini de içselleştirdiler, programlarına kattılar. Ama sosyalizmden vazgeçip “radikal demokrasicilik” noktasına gelmeyi de kabul etmediler.

İşte Gezi isyanı ve sonrası bu tür birlikteliğin pratik bir manifestosu da oldu. Bu isyan dalgasıyla birlikte genç muhalif kuşak indinde, Kürt hareketi tek başına radikalliği temsil etme imtiyazını kaybetti, ayrıca 1980 öncesinin devrimci efsanelerinin devamında pekâlâ kendi destanlarını da yazdılar. Böylece muhalefet hareketi ciddi bir öz güven kazandı, gençleşti, yenilendi. Gayri nizami iktidar karşısında gayri nizami muhalefeti, birleşik bir muhalefet yani enterkonnekte muhalefet düzleminde gerçekleştirme imkânları ortaya çıktı. Forumlar, dayanışma platformları üzerinden birleşik muhalefetin meclisleşmesi deneyimleri yaşandı.

Oğuzhan Müftüoğlu’nun altını çizdiği üzere, “Bizim asıl sorunumuz bundan sonra; ülkenin içinde sürüklendiği karanlık sürece karşı Gezi’de ortaya çıkan büyük potansiyelin büyük-küçük, örgütlü, örgütsüz bütün devrimci muhalefet unsurlarıyla birleşik bir devrimci sorumluluk hareketi şeklinde ülkenin geleceğine sahip çıkacak bir güce dönüştürülmesi sorunu.”

Hal böyleyken… Evet, sosyalistler, devrimciler hâlihazırda iktidar alternatifi değiller ve kısa vadede de olamazlar. Ne olacak şimdi? Kötünün iyisine mecbur kalmayacaklar. Ehveni şer yeterli olsaydı zaten devrimcilik de gerekli olmazdı. Demek ki kendi bağımsız siyasetlerinden vazgeçmeyecekler.

Sosyalistler, devrimciler kendi bağımsız siyasetleriyle, partileriyle seçimlere katıldıklarında sonucu da fazla etkileyemeyecekler. Ne yapacaklar şimdi? Bu seçimlerde de (yine!) az oy alacaklar! Şaşırtmayacaklar. Sadece bazı küçük birimlerde kazanma şansına sahipler… Şanslı oldukları birimler ise, bir nevi “doğrudan demokrasi” örneklerini yeşertmeye elverişli ortamlar. Yüz yüze ilişkilerin, sahici çözümleri anlatabilmenin ve yaratabilmenin mümkün olduğu ortamlar… Küçük belediyeler, muhtarlık gibi tam da yerelliğin yaşantılandığı birimlerde, projelerin tuğla üstüne tuğla koyarak hayata geçirilebildiği bir süreçte ilk adımlar atılabilecek…

Aynı şekilde, büyük şehirlerde belediye başkanlıklarını kazanmanın imkânsız olduğu durumlarda bile “belediye meclisinde halkın gözünüz kulağı” olacak belediye meclis üyesi adayların kazanması mümkün olacak…

Şimdilik küçük olsun ama bizim olsun diyebilmek hiç bu kadar anlamlı olmamıştı: Şehirlerimizin belediye meclislerindeki üyelerimizle birer mevzi kazanacağız, küçük birimlerdeki belediyelerimizde geleceğin nüvelerini yaratacağız. İşte bu adımları atabildikçe, sosyalistlerin hâlihazırda aldıkları oy miktarına bakmaksızın, topyekûn dönüşüme, devrime dönük umutlarımız daha da çoğalacak.


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]efet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome