Suriye Üzerine Tartışmalar (Çeviri)

31 Ağustos 2013 Cumartesi 04:03:28

Erdoğan, Esad ve Kürt Sorunu
Michael Martens

Türkiye, Suriye’ye askeri operasyon düzenlenmesi konusuna ısrarcı. Bunun için gerekirse BM’den ayrı hareket edilmesini savunuyorlar. Ancak Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler hatırlatılarak uyarılıyor.

Vali sakinliği ile adeta meydan okuyor. Savaş tehlikesi mi? Hem de onun bölgesinde? Bu söz konusu dahi olamaz. Ankara’nın Kahramanmaraş’a atadığı vali Şükrü Kocatepe’yi hiçbir şey telaşlandırmıyor. “Sınır bölgesinde değiliz. Bu nedenle ilim için bir tehdit görmüyorum. Suriye’deki gelişmelerin Türkiye için bir tehdit unsuru haline gelip gelmeyeceği askeriyeyi ilgilendiren bir konudur. Bu konuda onlar açıklama yapmalı.” Bu konuşma Şubat ayında Kahramanmaraş’ın valilik binasında gerçekleşti. O sırada, çatışmaların devam ettiği komşu ülkeden gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı şehri koruması için gönderilen Alman patriotları bölgeye yeni ulaşmıştı. O sıralarda Amerikan ve Hollanda patriotları komşu iller Adana ve Gaziantep’e kuruluyordu

Kahramanmaraş’ın belediye başkanı Mustafa Poyraz da şehri tehdit edebilecek bir savaş tehlikesinden bahsetmek bile istemiyordu. Şehre patriotların kurulacağını gazeteden öğrendiğini iddia eden Poyraz, bu konuşmadan oldukça sıkılmış görünüyordu. Poyraz, vatandaşları tehlikeye atacak hiçbir şey yaşanmayacağını da sözlerine ekledi. Peki, o zaman neden füzeler getiriliyor? “Benim bilmediğim konular var. Bakanlar ve başbakan konu hakkında bilgi sahibidirler. Bu tedbirler muhtemelen olası bir tehlikeye karşı alınıyor” diyen belediye başkanı önceki açıklamalarını toparlamaya çalıştı. 

Türklerin sürece dâhil olması için açık kapı bırakılıyor
Aradan altı ay geçti ve güvenlik güçleri hala şehirdeki beklemelerini sürdürüyor. Fakat artık Türkiye’nin komşu ülkedeki savaşa dâhil olma ihtimali hiç olmadığı kadar yüksek görünüyor. Ankara uzun süredir Suriye’ye müdahale edilmesini talep ediyor. Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına kadar Recep Tayyip Erdoğan’ın kabinesindeki hiçbir bakan Türkiye’nin olası bir müdahaleye doğrudan katılacağını açıkça söylememişti. Davutoğlu pazartesi günü yaptığı açıklamada, Esad’a karşı “uluslararası bir koalisyon” oluşturulması halinde Türkiye’nin buna, BM Güvenlik Konseyi’nden beklenen karar çıkmaması halinde, katılacağını söyledi. Davutoğlu, Türkiye’nin önceliğinin Güvenlik Konseyi’nin kararları doğrultusunda hareket etmek olduğunu belirtti. 

Davutoğlu, Rusya’nın engellemeleri sonucu buradan karar çıkmaması halinde farklı seçeneklerin devreye gireceğini duyurdu. Şimdilik 36-37 ülkenin, BM kararı çıkmasa bile, Şam yönetimine karşı hangi yol ve yöntemlerle müdahale edilebileceğini görüştüğünü belirtti. Buradan bir koalisyon çıkması halinde “Türkiye de orada yerini alacaktır.” “Türkiye başından beri Esad yönetiminin katliamlarına sessiz kalınamayacağını ifade ediyor.” Davutoğlu, bu zulme sessiz kalmaları halinde inandırıcılıklarını yitireceklerini söyledi. “Savaş ve insanlık suçu işleyen herkesin mutlaka cezalandırılması gerekir.” Davutoğlu cümlenin sonunu getirmedi: tıpkı  Esad’a silahlı müdahale için oluşturulacak koalisyonda yer alacak Türkiye’nin de yapacağı gibi.

Fakat öte yandan Türkiye basını, en azından iktidarın kontrol altına alamadığı basın, bu konu hakkında hararetli tartışmalar yürütmeye devam ediyor. Türkiye’nin tanınmış köşe yazarlarından Yavuz Baydar, Ankara’nın karadan asker gönderme veya Suriye’deki  savaşa “doğrudan liderlik etme” gibi maceralara hiçbir şekilde girişmemesi gerektiğini belirtti. Baydar’a göre Türkiye’nin öncelikli hedefi ülkeye daha fazla sığınmacı kabul edilmemesi için uğraşmak olmalı.   Yavuz Baydar, iktidarı eleştiren yazıları nedeniyle Çalık grubuna bağlı Sabah gazetesinden kovuldu. Şu anda (Fethullah Gülen hareketine bağlı) Zaman gazetesinde yazmayı sürdürüyor. Zaman gazetesi son bir senedir, özellikle Haziran ayında Erdoğan’a karşı örgütlenen protestolardan sonraki süreçte, iktidarı kısmen eleştiren basın kuruluşları arasına katıldı. 

Türkiye’deki basın kuruluşları arasında hala hükümet karşı çıkabilenler, geçtiğimiz haftalarda yayınladıkları köşe yazıları ile Ankara’nın Müslüman Kardeşler ile otoriter Muhammed Mursi’yi her koşulda desteklemesini eleştirmişti. Kimi yayın organları, AKP gibi kendini Arap dünyasının “demokrasi feneri” olarak gören bir partinin kendisini eleştiren kimi destekçilerine kulak vermesi gerektiğine işaret etti. Bu tür eleştiriler ordunun Mursi’ye acımasızca saldırması sonucu durdu; fakat iktidar şimdi de bölgeye dair kendi politikalarını yeteri kadar yürürlüğe koymamakla eleştiriliyor. Bu durum Ankara’nın hem Mısır hem de Suriye politikası için geçerli.

Suriyeli Kürtler özerklik için uğraşıyor
Pek çok yabancı gözlemcinin Türkiye’yi Suriye politikasından dolayı uyarması sadece mülteci sorunu ile ilgili bir durum değil. Esas mesele Türkiye’nin Suriye’deki savaşa bakış açısı. Uluslararası düzlemde ancak ikincil derecede önemli olabilecek sonuçlar esas Türkiye’yi doğrudan etkileyecek. Asıl sorun ülkenin kuzeyindeki Kürtlerle ilgili. PYD’nin Türkiye’deki terör örgütü PKK’yle doğrudan bağları var. Bu iki yapı Kuzey Suriye’nin büyük bir kısmını kontrolü altında tutuyor. Bu nedenle Ankara’nın adım atarken kuzeydeki Kürtlerin buna gösterebileceği tepkiyi göz önünde bulundurması şart. Hem Erdoğan hem de başka yetkililer, bu bölgede Irak’taki gibi devlet benzeri bir Kürt yapısına izin vermeyeceklerini duyurdu.   

Buna karşın, Kürtler Suriye’de en azından bölgesel düzlemde özerkliği ve kendine ait ordusu olan bir yapı kurmak için uğraşıyor. Türkiyeli bir Suriye uzmanı, olası bir müdahalenin Suriye’deki Arap ve Kürt milliyetçileri arasındaki çatışmaların artmasına sebep olabileceğini söylüyor. “Uluslararası bir müdahale ile Esad devrilir ve Şam yönetimi muhaliflere bırakılırsa, yeni yönetim PYD öncülüğündeki Kürt milliyetçilerine karşı tedbirler alacaktır.” Bunun Türkiye için anlamı çok açık: Esad devrilse bile savaş hiçbir şekilde sona ermeyecek.

Kaynak: www.faz.net


Suriye’de strateji sadece askeri yöntemlerle belirlenemez
Washington Post Yayın Kurulu

ABD’li üst düzey yetkililer, Suriye’nin diktatörü Beşar Esad’ın geçtiğimiz hafta sivillere kimyasal silahlarla saldırdığına şüphesi olmayan Obama yönetiminin askeri operasyon hazırlığı yaptığını duyurdu. “Geniş bir alanda, hedef gözetmeden” kimyasal silahlarla saldırılmasını “ahlaksızca” bulan Dışişleri Bakanı John F.Kerry, pazartesi günü buna mutlaka bir karşılık verileceğini söyledi. Fakat bu karşılığın Suriye’deki savaşın sonucunu belirleyebilecek ölçekte bir strateji belirlendikten sonra verilmesi gerekir.

Başkan Obama, iki yılı aşkın bir süredir böyle bir strateji belirlemekten kaçındı. Esad, barışçıl göstericilere acımasızca saldırdığında, ABD saldırıyı kınamakla yetindi. Obama, diktatörün mutlaka devrileceğini ifade etti ancak Esad’ın sonu böyle olmadı. İran’ın ve teröristlerin temsilcisi Hizbullah’ın desteği ve Rusya’nın silah yardımları sayesinde Esad kendi halkına saldırmayı, sivillerin yerleşim yerlerine dahi füzeler fırlatmayı sürdürebildi. Bu süreçte yüz binden fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarcası ya yaralandı ya da evini terk etmek zorunda kaldı. Esad, hiç de savaşı kaybedecek gibi görünmüyor.

Obama, olası sonuçlarından çekinerek ABD’yi sürece dâhil etmedi; fakat çekindiği sonuçların büyük bir kısmı tam da ABD müdahil olmadığı için gerçekleşti. Suriye binlerce El-Kaide milisinin sığınağı haline geldi. Şiddet komşu ülkelere, özellikle Lübnan ve Irak’a, taştı. ABD’nin müttefikleri, bilhassa Türkiye ile Ürdün, yüz binlerce Suriyeli mültecinin yükü altında eziliyor. Sınır Tanımayan Doktorların da dâhil olduğu bazı güvenilir kaynaklar, Saddam Hüseyin’in 1988’de Kürt halkına karşı kullandığı ve ondan sonra bir daha kullanılmayan kitle imha silahlarının yeniden ortaya çıktığını doğruluyor. Esad’ın Obama’nın “kırmızı çizgisinden” pek korkuyor gibi bir hali yok.   

ABD başkanı, Suriye’deki krizin ABD politikası için iyi sonuçlar doğurmayacağını söylerken haklıydı. Bu durum ABD’nin savaşa müdahil olmamasıyla katmerlendi. Mezhep çeşitliliğini ve demokratik bir Suriye’yi savunan muhalifler, Batı onları yeterince
desteklemediği için ya Esad güçleri ya da radikal İslamcılar tarafından zayıflatıldı. Bunda şaşıracak bir şey yok.

Suriye’den tam olarak istenen sonuçların çıkmayacak olması, çıkacak tüm sonuçların aynı oranda kabul edilemez olacağı anlamına gelmiyor. Tıpkı iki sene önce olduğu gibi bugün de nispeten ılımlı güçlerin baskın gelmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarınadır. Bu sonuca bir ya da iki seyir füzesi fırlatarak ulaşılamaz. Bunun için sabır ve sadakate gereksinim var.

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye’de ne olup biteceğini dikte edemez. Mevcut şartlarda karadan asker göndermek aptallık olur. Fakat askeri güçlerin eğitilmesi, silah takviyesi ve diplomasi ile bölgedeki nüfuz arttırılabilir. Askeri operasyonlar için ise hedef olarak kimyasal silahların da dâhil olduğu teçhizatı ve Suriye hava kuvvetlerinin sivilleri hedef olan bölümlerini ortadan kaldırmak belirlenebilir. Bunun dışında, isyancıların ve sivillerin güvenliğinin sağlanması ve onlar için güvenli bölgeler oluşturma hedeflenebilir.

Askeri operasyonlar Suriye’nin geleceğinin ABD çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesinin araçlarından biridir.

Kaynak: http://www.washingtonpost.com


Batı, BM yetkisi olmadan da Suriye’ye müdahale edebilmek için meşru zemin oluşturmaya çalışıyor
Julian Borger

Her ne kadar “somut delil” bulunmasa da, askeri operasyon için sivilleri koruma bahanesi ileri sürülebilir.

Eğer ABD, İngiltere ve bunların müttefikleri kimyasal silah kullanıldığı gerekçesiyle Suriye’ye hava saldırılarına başlamaya karar verirse bunu büyük ihtimalle BM yetkisi olmadan gerçekleştirmek durumunda kalacaklar. Şimdi asıl mesele bu müdahale için meşru zemin oluşturabilmekte. 

Şam’da incelemelerde bulunan BM heyetinin belirli bir sonuca ulaşması için hayli zaman geçecek; çünkü uygulamaları gereken sıkı protokoller var. Şam’ın doğusundaki Ghouta’ya düzenlenen gazlı saldırının ardından beş gün geçti; yani saldırıya dair kanıtlar ortadan kalkmış olabilir. Sonuçta, BM Güvenlik Konseyi’nin hazırlayacağı raporda kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı ortaya çıkacak, kimin kullandığı değil.

BM Güvenlik Konseyi, “somut kanıt” bulunmaması durumunda askeri operasyona yanaşmayacaktır. Rusya, Esad rejimini savunmaya kararlı görünüyor. Onu Çin izliyor. Moskova, tüm askeri müdahaleleri kanunsuz kabul edeceğini ilan etti.
BM yetkisi olmadan müdahalenin gerçekleştirilmesi zor olur. Eski hukuk profesörü Barack Obama, durumun bilincinde görünüyor. 

Başkan cuma günü CNN’e yaptığı açıklamada: “Eğer ABD, BM yetkisi ve somut kanıt olmadan herhangi bir ülkeye saldırırsa bu durumu uluslararası hukukun destekleyip desteklemeyeceği şüpheli kalır. Bu nedenle bir koalisyon mu oluşturmalıyız?”

New York Times, Obama’nın gidişata dair tutum takınabilmek adına 1999 Kosova’sını incelediğini yazdı. O dönemde Rusya’nın müttefiki Sırbistan’a BM yetkisi olmadan acımasızca hava saldırıları gerçekleştirilmişti.

Bill Clinton, Kosova’daki saldırıyı NATO’yu arkasına alarak ve tehdit altındaki sivilleri savunma gerekçesiyle meşrulaştırmıştı. Birleşmiş Milletler, o tarihten beri “Koruma Sorumluluğunu” (R2P) vazife edindi. Buna göre eğer bir devlet halkını koruyamayacak durumdaysa, uluslararası güçlere oraya müdahale hakkı doğar. 2005’te yürürlüğe konulan R2P, Suriye’deki saldırıyı meşrulaştırmak için de kullanılabilir. Ancak Güvenlik Konseyi yetki vermezse durum tartışmalı hale gelir.

Suriye’de gidişatı belirleyecek şey kimyasal silahın kullanılıp kullanılmadığı konusuna bağlı. 1993 yılındaki Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne (CWC) göre kimyasal silah kullanımı yasak. Fakat Suriye bu anlaşmayı imzalamadı. Manchester Üniversitesi hukuk okutmanı ve silahlı çatışmalar uzmanı Mark Reiff, bu durumun sonucu değiştirmeyeceğini söylüyor. 

Reiff: “Bir ilke uluslararası toplumun geneli tarafından kabul görürse uluslararası teamül hukuku adı verilen bir çeşit genel hukukun parçası haline gelir. Bu da devletler üzerinde anlaşmalar kadar bağlayıcıdır.” 

Alabama Üniversite hukuk profesörü ile “Uluslararası Hukuk ve Kitle İmha Silahlarının Yayılması” kitabının yazarı Dan Joyner, Suriye’nin 1925 yılında Cenevre (Gaz) Protokolü’nü imzaladığını ve bu uluslararası anlaşmanın bağlayıcılığının bulunduğunu hatırlatıyor. Joyner: “Bu anlaşma ve uluslararası hukuk kuralları savaş durumunda kimyasal silah kullanımını kesinlikle yasaklıyor. Yani Suriye hükümeti kimyasal silah kullandıysa anlaşma kurallarını kuşkusuz çiğnedi.”

Washington’daki Amerikan Üniversitesi’nin uluslararası politika öğretim üyesi David Bosco, önceki yıllarda gerçekleştirilen insani müdahalelerin hiçbirinin Suriye için emsal teşkil etmediğini düşünüyor. Bosco, muhtemelen kısa vadeli ve “cezalandırmayı” amaçlayan bir saldırı düzenleneceğini, Esad rejimini devirip yerine daha iyi bir yönetim getirmenin hedeflenmeyeceğini söylüyor. “Uluslararası hukukta daha fazla ‘işe yarayacak’ bir yöntem daha var: misilleme. Buna göre saldırıya uğrayan tarafın saldırıyı düzenleyen tarafa aynı şekilde karşılık vermeye hakkı bulunuyor.”

Bosco: “Buna durum; (Esad’ın) rejimini savunmasını geçerli bir mazeret kabul edilmez, illa muhaliflerle işbirliği yapılacağı anlamına gelmez ve Suriye’deki bütün sorunların Batılı devletler tarafından çözülmesi demek değildir. Suriye yönetimine verilecek mesaj son derece basit ve doğrudan: korkunç silahlarını kullanırsan bedelini ödersin.”

Kaynak: http://www.theguardian.com/

Çeviri-Feride Tekeli


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome