Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm: Nesnel olarak Büyüyen İşçi Sınıfı ve Yoksulluk

6 Haziran 2012 Çarşamba 12:02:23

 *Türkiye'de yaşanan toplumsal dönüşümün işçi sınıfı ve yoksullar üzerindeki etki ve sonuçları üzerine Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe ile konuştuk.

• Sınıf perspektifli toplum algılayışının sosyal bilimlerde ve özellikle iktisat disiplinin de epeyce güç kaybettiği öne sürülmektedir. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Öncellikle şunu söyleyerek sorunuza yanıt verelim. Kapitalizm sürdüğü sürece kapitalizme özgü sınıfsal yapılar değişen özellikleriyle elbette varlıklarını sürdüreceklerdir. Sonuçta yaşadığımız toplum sınıflı bir toplumdur ve sınıfların yok olduğunu söylemek Türkiye’de ya da Dünya’da kapitalizmin yok olduğunu ve yerini sınıfsız bir toplumun aldığını söylemekle aynı anlamı taşımaktadır.  Ama elbette sınıf kavramının ve sınıf ideolojilerinin 1980’li yıllar ve sonrasında gerek sol çevrelerde ve gerekse neo-liberal iktidar pratiklerinde epeyce yıpratıldığı da açıktır. Bu olguyu biz geçmiştePraksisdergisinde yazdığımız bir yazımızda uzunca tartışmıştık . Orada ki tespitlerimizi tekrarlarsak sol entelektüel gelenek için Sınıftan Kaçış olarak tanımlanan bu eğilim, aslında 1980’li yılların ardından kapitalizm maddi pratiklerinde ortaya çıkan dönüşümlerin ve elbette Sovyet sosyalizminin çöküşünün yarattığı ideolojik yenilgi hissiyatının etkilerini taşımaktadır. Bu parçalanma o kadar şiddetli olmuştur ki, sol entelektüeller ve hatta solun “organik aydınları”arasında kapitalizmin yeni biçimini özüne tercih edenler yani bir nevi burjuva düşünce geleneğindekiampirizme yönelenler, parçalanan dünya da işçi sınıfının da parçalandığını ve artık politik bir özne olarak işlevini büyük ölçüde yitirdiğini kabullenenler de elbette oldu. Yine aynı süreçte sol dışı düşünce geleneklerinde ise sınıf kuramı ve özellikle de Marksist sınıf kuramı doğal suçlu ilan edildi ve ilgi sınıftan kimliklere, bütünden tekile yani özele doğru kaymaya başladı.

Politik özne olarak işçi sınıfı mücadelesine olan inancın törpülenmesi genel anlamda sol pratiklerin çeşitli türlerden reformist eksenlere doğru kayışıyla sonuçlandı. Benzer bir ivme yitirimi sosyal demokrat partilerin merkez sağ partilere yakınlaşmalarıyla gerçekleştir. Bu gelişmeler iktidar mücadelesi açısından değerlendirildiğinde, bu aslında Sol’un tarih ve tarihe müdahale gücüne sınır koyuşu anlamına geliyordu. Diğer taraftan bu parçalanmanın yarattığı ideolojik ve politik güç kaybının dünyanın farklı yerindeki neo-liberal politikaların uygulanması içinbir tür meşrulaştırıcı işlev gördüğü de açıktır. Nitekim tüm bu süreçte toplumsal sınıfları-dışlayan ve sözde birey haklarını öne çıkaran piyasa-yönelimli reformların, “başka alternatifiz yok” (TIA) çığlıklarıyla çalışan sınıfların demokratik hak ve özgürlükleri üzerinde baskı araçlarına dönüştükleri artık bugün geldiğimiz noktada son derece açıktır. Gerek merkez ve gerekse çevre ekonomilerdeki neo-liberal iktidarlar bugün giderek yoğunlaşan bir yönetebilme krizinin eşiğindedir.  Neo-liberalizmin otuz yılı aşkın geçmişinin ardından kapitalizmin ulaştığı nokta küresel düzeyde kriz olmuştur ve bugün halen bu sürecin içindeyiz. Kriz, kapitalizmin ana çelişkilerinin berraklaşma dönemidir ve sıradan insanlar içinde toplum daha belirgin ve görünür hale gelmektedir. Bu nedenle dün sınıf kavramını ret eden ya da Marksizm’i arkaik bir düşünce geleneği görenler için bunun hiçte böyle olmadığını artık açıkça ortadadır. Krizi izleyen son bir kaç yıl içinde küresel düzeyde binlerce kişinin işsiz kaldığını ve yoksulluk sınırının altına itildiğini görmek sınıf kavramının kapitalist toplumda salt entelektüel ya da ideolojik bir görme biçimi olmadığını, nesnel bir zorunluluk olduğunu hatırlatmaya yeter.

• Tüm bu süreçte sınıf denen oluşumun kendisi de dönüşmedi mi? Dün ile bugün arasında sizce nasıl bir fark mevcut?
Bu soru elbette hayati öneme sahip. İlk olarak hiçbir toplumsal ilişki duranlığa kitlenemez, dönüşerek gelişimini sürdürür. Üstelik bu dönüşüm maddi pratikler de olduğu gibi onların sonucu olan yapıların maddi pratiklerle kurduğu ilişkilerde de olabilir. Evet, sınıflar toplumun maddi pratiklerin ürünüdür ve bu nedenle nesnel pozisyonlardır (Marksist terminolojide-kendinde sınıf) ama aynı zaman da sınıflar politik bir bilinç ve özne olabilme gücüne de sahip oluşumlardır. Yani maddi pratikleri de dönüştürebilme güçlerine sahip olabilirler (Marksist terminolojide- kendisi için sınıf). Elbette bu son işlevi her zaman ve her koşulda (de facto) mevcut olan anlamına gelmez. İşte bu örgütlenme ve tarihsel mücadele pratiklerinin ürünüdür ki, evet uzunca süredir yıpranmış ve bazılarında “elveda proletarya” izlenimi uyandırmıştır. Diğer taraftan kapitalizmin maddi pratiklerinde ki dönüşüm işçi sınıfının oluşumunu da nesnel düzeyde dönüştürdüğü açıktır. Örneğin sanayi işçilerinin yerini giderek hizmet sektöründeki işçilerin almaları, çalışma sürelerinin ve denetim biçimlerinin değişmesi, emek süreçlerinin mekansal örgütlenmesindeki dönüşümler vb.., 19.yy’ın işçi sınıfı üzerine yüklediği anlamları tartışılır hale getirmiştir. Bu durum Marksist gelenek için yabancısı olmadığı bir tartışma zeminidir ve elbette tartışılmalıdır. Ama tüm bu tartışmanın ancak küresel ve ulusal düzeyde emekçi sınıfların nesnel durumlarının ve gelişme pratiklerinin tespit edilmesinin ardından yapılabilir. Ekonomi politik geleneğinin takipçilerinin sınıf yapılarını ve bu yapılarda ortaya çıkan değişimleri analiz ederken asıl amaçları da bizce budur.

• Küresel düzeyde neo-liberal saldırı olarak tanımladığınız süreci Türkiye açısından değerlendirirseniz neler söylemek istersiniz? Türkiye toplumsal yapısında nasıl bir dönüşüm gözlemliyorsunuz? Bu süreçte sizce AKP’nin özel bir yeri var mı?
Türkiye toplumsal yapısında önemli dönüşümlere gerçekleşiyor. Elbette bu dönüşümleri 1980’li yıllardan buyana sürdürülen ve neredeyse iktidarlardan bağımsız bir tür devlet politikası niteliğine bürünmüş olan neo-liberal politikalar ile yakından ilişkili olduğu açıktır. Bu çerçeveden bakıldığında geride bıraktığımız otuz yılı aşkın süreyi birbirini izleyen faklı iktidar bloklarınca sürdürülenneo-liberal bir yeniden yapılanma olarak değerlendirmek mümkündür. 1980’de darbe hükümetiyle başlayan, ANAP ile güçlenen ve 1990’lı yıllarda Doğru Yol, SHP, CHP, ANAP, Refah Partisi koalisyonlarıyla sürdürülen bu politikaların, Kasım 2002 seçimlerinin ardından bugünkü iktidar bloğuyla yani AKP ile birlikte şahikasına ulaştığını söylemek hiçte yanlış olmaz. Bu anlamda AKP’yi siyasal İslam ile kurduğu bağlarının ötesinde, Türkiye’dekineo-liberal düzenlemeleri sürdüren, piyasa-yönelimli “reformları” sonuna kadar savunan ve inşa eden, ulusal ve ulus üstü bir burjuva bloğunun iktidar örgütlenmesi olarak değerlendirmek mümkündür. Böylesi bir iktidar bloğu olarak AKP’nin asıl çelişkisininde genel olarak öne sürüldüğü gibilaik-İslamcı bir çatışma ekseninden çok, kapitalist bir toplumun gerçek çelişkisi olan toplumsal sınıfeksenin de olacağı açıktır.Bu bugün çok belirgin olmasa da AKP iktidarının asıl gelecek çelişkisi olacaktır.AKP’nin iktidar pratiğinin bir yönünde giderek güçlenen yeni burjuvazi ve “orta sınıfın” zenginleşme taleplerini gerçekleştirmek, diğer yönünde ise artan işsizliği ve yoksulluğu yönetebilme sorunu yer almaktadır. Bugün bulunduğumuz ortamda yoğunlaşarak artan “zenginlik ve yoksulluk” çelişkisinin uyumlaştırılması ancak “yüksek finansın” tahakkümü ve ona eşlik eden kamusal mülkiyete ilişkin(başlangıçta özelleştirmeler ve şimdi 2B ve yabancılara toprak satışı gibi) ödünlerle mümkün olabilmektedir. Bu anlamda siyasi denge iktisaden son derece kırılgan bir zemin üzerine inşa edilmiş durumdadır ve üstelik tüm bu düzenlemeler var olan sistemik çelişkileri de derinleştirerek, yeni boyutlar kazandırmaktadır.

• Çalışmalarınızda türettiğiniz toplumsal sınıf haritaları için izlediğiniz yöntem ve bulgularınız açısından neler söylemek istersiniz?
Toplumsal sınıf haritaları türetmek elbette son derece tartışmaya açık bir çabanın da içine girmeyi gerektirmektedir. Burada sunulan toplumsal sınıf türetimleri hakkında yine başka bir yazımızda ayrıntıyla bilgi verdik1. Araştırmamızın veri setini TÜİK tarafından hazırlanan Hanehalkı Bütçe Anketleri oluşturmaktadır. Türkiye’yi temsil eden bu anketlerin mikro veri setleri kullanılarak Marksist bir perspektiften sınıf oluşumları türetilmiştir. Yöntem olarak sınıflar önce teorik olarak oluşturulmuş ve ardından ampirik olarak türetilmişlerdir. Yani yöntemsel olarak ampirizme yönelinmemiştir. Çalışmalarımızda hem bireyler ve hem de haneler düzeyinde sınıf yapılarını çözümlemeyi amaçladık. Hane düzeyinde sınıf oluşumlarını tanımlamak hem teorik ve hem de ampirik düzeyde çok daha karmaşık ve zordur. Lakin, burjuva toplumunda hane (aile) iş kadar önemli bir kurumdur ve bireylerin toplumsal aidiyetleri üzerine etkide bulunur. 

Şekil. 1: Hane Temelli Toplumsal Sınıfların Toplam Haneler İçindeki Payı (%)

Şekil 1’de 2002-2010 yılları arasında (ki buna açıkça AKP’li yılları diyebiliriz) Türkiye’deki hanelerin sınıf kompozisyonlarındaki dönüşüm resmedilmektedir. Burada vurgulamamız gereken şey şudur: Bu kadar kısa sürede toplumsal oluşumlarda %10’lara varan değişimler radikal düzeydeki hareketliliklerdir. Bu anlamda, bu süre içinde ortaya çıkan en önemli değişim “kentli emekçi sınıfların” toplumsal yapıdaki ağırlığında gerçekleşmiştir. 2002’de Türkiye’deki hanelerin %49,58’ne karşılık gelen bu sınıf oluşumu, dokuz yıl gibi kısa bir sürenin ardından %56’ya çıkmıştır. Bu Türkiye toplumunun nesnel düzeyde işçileşmesinin açık kanıtıdır. Burada unutulmaması gereken ekonomi politiğin mantığı açısından işçileşme yalnızca çalışanları (istihdam edilenleri) kapsamaz. Elbette işsiz olan emekçi kitlesi de, Marx’ın bize “yedek işgücü” olarak tanımladığı gibi, bu sınıfın doğal parçasıdır. Şekil 2’de söz konusu kentli emekçi sınıflar dört farklı alt katmanlarına ayrıştırılarak sunulmuştur. İlk katmada emekçi sınıfların en ayrıcalıklı kesimi olan nitelikli emekçi haneleri almaktadır. Vasıflı işlerde çalışan ve genel olarak emekçi sınıfın en eğitilmiş kesimi olan bu grubun toplam haneler içinde ki payı %6 ile 7 arasında değişmektedir. Bizim ortalama kentli emekçi diye tanımladığımız katman küçükte olsa bir mülkiyeti olan (evi, arabası vb.,) ama ücretli çalışan haneleri içermektedir. Kapitalizmin bugün geldiği aşamada emekçi sınıfların bu katmanı aslında ideal bir ortalamayı temsil etmektedir. Yaşamlarından tasarruf yaparak, borçlanarak ya da daha fazla çalışarak, konut sahibi olmak ya da örneğin bir araba almak için çaba harcayan kentli emekçiler yığını.Bu katmanın 2007 yılına değin azda olsa arttığını (2202’de %29,87’den 2007’de %32,53’e artış) gözlemliyoruz. Büyük ölçüde krizin etkisiyle olmalı bu katman 2008’den sonra erimekte ve 2010’da toplam haneler içinde %27,24’e gerilemektedir. Bunu krizin emekçi sınıflar üzerindeki mülksüzleştirme etkisi olarak yorumlamak bizce yanlış değildir.Daha da ilginci şudur: Tüm bu süreçte Marx’ın ideal emekçi olarak tanımladığı, yani yaşayabilmek için çalışmaktan başka hiçbir şeyi olmayan, mülksüz emekçi kitleler düzenli olarak atmaktadır. 2002’de Türkiye’de toplam haneler içinde %8,98 olan mülksüz emekçi hanelerin payı 2010’a gelindiğinde %18,03’e yükselmiştir ve bu hiç kuşkusuz radikal bir dönüşümdür. 2002 yılında bu hanelerin sayısı 1.476.973 iken, bu sayı 2010 yılında 3.392.035’e yükselmiş, yani 1.915.062 adet hane mülksüz emekçi hanelere eklenmiştir. Hiç kuşkusuz bu kitle çalışan yoksulların varlık alanını oluşturmakta ve neo-liberal iktidarların yoksulluk temelli “yeni refah” ve denetim politikalarına açık hale gelmektedir2.

Şekil 2: Kentli Emekçi Sınıflarının Alt Katmanlarının Toplam Haneler İçindeki Payı (%) 

Konuşmamız da vurguladık. Yoksulluk yönetimi neo-liberal iktidar projesinin hem varlık alanı ve hem de zayıf karnıdır. Bu süreçte küresel ölçekte yoksulluk oranlarındaki artış salt uluslararası kuruluşlar düzeyinde değil, akademik düzeyde de yoğun bir ilgiye dönüşmüştür. Bu yazına bakıldığın da yoksulluk bir tür toplumsal kimlik gibi algılanmakta ve yoksulluğun nedenlerinden çok “halleri” araştırma konusu olmaktadır. Bu anlam da özgürlüklerle ilişkilendirilen çeşik çeşit yoksulluk tanımlamak mümkündür. Sonuçta bu elbette doğrudur. Ama bu yönelimi işin başlangıcına yerleştirmek asıl olanı içeriksizleştirmek anlamına gelmektedir. Yoksulluk bir sonuçtur ve bizce başlangıç sorusu şudur: Kapitalizmin yoksulları kimlerdir?

Bu sorunun bizim perspektifimizden yanıtı kapitalizm de hangi sınıf ya da sınıf katmanı potansiyel olarak yoksullaşma eğilimi gösterir şeklinde yeniden formüle edilebilir. Bu soruya en basit yanıt Dünya Bankası’nın yoksulluk tanımlamalarında kullandığı dolar cinsinden günlük minimum harcama ihtiyaçları kullanılarak verilebilir. Bu hesaplamalarda kullanılan eşiklerden biri günlük kişi başına 4.3dolardır3. Şekil 3’de haneler düzeyinde kişi başına ortalama 4.3 dolarlık harcama ihtiyacını karşılayamayan sınıf temelli yoksul hanelerin oranları sunulmuştur.

Şekil 3: Toplam Yoksul Haneler İçinde Hane Sınıf Pozisyonlarının Payı (%)

Şekilden de izlenebileceği gibi yoksullar kitlesi toplumun emekçi ve mülksüz sınıflarından oluşmaktadır. Üstelik yine vurguladığımız gibi bu kitleler salt çalışmayan ya da işsizlerden oluşmamaktadır. Ortalama kent emekçileri yukarıda tanımlanan ölçüte göre Türkiye’de ki yoksulların % 20.58’ni oluşturmaktadır. Elbette bu sınıfın genel olarak toplumdaki ağırlığı bu sonuç üzerinde etkilidir ama yoksulluk sorunu ve yoksul Türkiye toplumunun kendi sınıfsal özelliklerini temsil edecek şekilde tanımlıdır. Bu sorun asıl olarak kır ve kentteki emekçilerin ve mülksüzlerin sorunudur be bu kitleler “yoksul” olarak ortaklaşmadan önce kapitalizmin toplumsal belirlenimlerine göre yapılanmış ve ayrışmışlardır. Yani Türkiye kapitalizmi genel olarak kapitalizmden bekleneni sınıfsal düzeyde “yoksulluk” olarak üretmiştir. İşte bu nedenle neo-liberal iktidarların özsel sorunu kapitalizmin içsel olarak dışladığı bu kitleleri, “yoksul” olarak yönetebilme güçlerine bağlıdır. Ve bunun sonsuza değin sürecek bir yönetim pratiği olarak düşünülmesi mümkün değildir. 

Dipnotlar
(1) Bahçe, S; Günaydın, F. Y ve A. H. Köse (2011) Türkiye’de Toplumsal Sınıf Haritaları: Sınıf Oluşumları ve Sınıf Hareketliliği Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma, BilsayKuruç’a Armağan, Mülkiyeliler Birliği, Ankara.
(2) Köse, A. H ve S. Bahçe (2010) “Hayırsever” Devletin Yükselişi: AKP Yönetiminde Gelir Dağılımı ve Yoksulluk, AKP Kitabı, Phoenix, Ankara.
(3) Hiç kuşkusuz yoksulluğa bu türden dolar üzerinden fiyat biçmek son derece hatalı sonuçlara varmamıza yol açabilir. Örneğin bizim ülkemizde olduğu gibi dolar uzunca süre aşırı değersizleşmiş olabilir ya da tüketim alışkanlıklarımız, toplumsal ihtiyaçlarımız küresel ortalama olarak tanımlanan endeks içeriklerinden  tümüyle farklı olabilir.


Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome