Yrd.Doç.Dr Meltem Kayıran ile Yeni YÖK Yasası üzerine...

12 Aralık 2012 Çarşamba 11:15:09

Yeni YÖK yasa taslağına ilişkin iktidar ve sermaye 'ortak akıl toplantıları' düzenleyerek, YÖK'ün kaldırılacağı ve üniversitelerin demokratikleşeceği yanılsamasını güçlendirmeye çalışıyorlar.


Yrd.Doç.Dr Meltem Kayıran ile Yeni YÖK Yasası üzerine...

Muhalefet.org, YÖK Yasası Tartışmaları ile yaratılan bu manipülasyon ve yalanlar karşısında yeni Yasa ve yeni YÖK gerçeğini tartışmaya açıyor. Bu tartışmaya ilişkin ilk olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim görevlisi Yrd.Doç.Dr Meltem Kayıran ile görüştük.

YÖK’ün uzunca zamandır gündeminde olan yükseköğretimin yeniden yapılandırılmasına ilişkin taslak yayımlandı. Bu yeniden yapılandırma süreci AKP tarafından YÖK ile hesaplaşma olarak sunuluyor. 12 Eylül ile ‘hesaplaşma’nın da gündemde olduğu şu günlerde AKP’nin 12 Eylül’ü de onun kurumu olan YÖK’ü de “yeniden hesaplaşılanlar” olarak sunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşmasına dair tartışma bir yana, 12 Eylül kurumu olan YÖK’le ilgili bir hesaplaşmadan bahsetmek olanaksız görünüyor. Birincisi, söz ettiğiniz yasa tasarısı AKP’nin değil, YÖK’ün hazırladığı bir taslak. 12 Eylül’le gerçek anlamda bir hesaplaşma olsaydı bu tasarının hazırlanmasında demokratik süreçler işletilir, tüm üniversite bileşenlerinin katılımıyla bir taslak hazırlanması yoluna gidilirdi. Bir yılı aşkın süredir yürütülen, YÖK’ün tercihlerini, çerçevesini ve başlıklarını baştan ortaya koyduğu bir yaklaşım üzerinden ve üniversitelerin yöneticilerinin seçtiği katılımcılarla gerçekleştirilen çalıştayların bu anlamda bir göz boyamadan öte gitmediğini düşünüyorum. Ayrıca baştan beri YÖK’ü kaldırma vaadinde bulunmuş olan AKP’nin YÖK yasa tasarısını YÖK’e hazırlatması hükümetin bu konudaki samimiyetini açıkça gözler önüne sermektedir. Bir kurumdan kendisini lağvedecek bir yasa tasarısı hazırlamasını beklemek her türlü akıl ve mantık kuralına aykırıdır. Toplumun gözünde meşruiyetini kaybetmiş bir kurumun hazırladığı taslağın meşruiyeti de yoktur.

İkincisi, eğer yeni yasa tasarısı, YÖK’ü kaldırmaya veya iddia edildiği gibi bir koordinasyon kurumu haline getirmeye yönelik bir öze sahip olsaydı yine “hesaplaşma” olup olmadığını tartışabilirdik. Oysa tasarıda YÖK, adının başına Türkiye sözcüğü eklenerek TYK (Türkiye Yükseköğretim Kurulu) olarak tanımlanmakta, çok daha merkeziyetçi ve mevcut YÖK’ün sahip olduğu yetkilerin çok üzerinde yetkilerle donatılmış bir kuruma dönüştürülmektedir. Yasa tasarısını inceleyenler TYK’nın, mevcut YÖK’ün yetkilerine ek olarak akademik performans ölçütleri belirlenmesi, doçent adaylarının yayın ve araştırmalarının değerlendirilmesi gibi akademik konulardan tutun da kurum açılmasına izin verme, öğrenci kontenjanlarını belirleme, yükseköğretim kurumlarının faaliyetlerini durdurmaya kadar hemen her konuda karar yetkisine sahip olacağını görebilir. YÖK’ün adını TYK yaparak daha otoriter bir yönetim anlayışı getiren, üniversitelere hiçbir
özerklik alanı bırakmayan bu yaklaşımın bir “hesaplaşma” olarak sunulması ancak bir aldatmaca olarak görülebilir. 

Yükseköğretimin yeniden yapılandırılması, YÖK Başkan ve vekilleri tarafından türlü sebeplerle açıklanıyor. Sizce bu yapılandırmanın asıl gereği nedir?
YÖK’ün Mart 2011’de yaptığı açıklamaya ve Eylül 2012’de “Yeni Bir Yükseköğretim Yasası’na Doğru” adı altında yayınladığı metne bakıldığında yükseköğretimin yeniden yapılandırılması ihtiyacının, üniversite sayısının çok fazla artmış olması, yükseköğretime talebin ve kontenjanların artmış olması ve yükseköğretim “sektörü”nün küreselleşme ihtiyaçlarına cevap verememesi gibi sorunlar etrafında ortaya konulduğunu görüyoruz. Sorunlar bu şekilde tespit edildikten sonra yükseköğretimin yeniden yapılandırılması sürecinin “bölgesel ve küresel bir güç olma iddiasını taşıyan” Türkiye’nin rekabet üstünlüğünün geliştirilmesi için bir araç olarak görülebileceği söyleniyor. Bunun çözümünün ise farklı ihtiyaçlara cevap verebilecek nitelikte çeşitlendirilmiş ve rekabete dayalı yükseköğretim kurumlarından geçtiği iddia ediliyor. Yasa tasarısı, kapitalist sistemin temel felsefesini kendisine temel almış görünüyor: Tüketici egemenliği ve rekabet!

Yükseköğretim söz konusu olduğunda tüketici, yükseköğretim talebinde bulunan kesimi ifade ediyor. Yükseköğretime bu kadar yoğun bir talep varsa yükseköğretimin önündeki bütün engelleri kaldırıp vakıf, anonim şirket, yabancı üniversite gibi kurumsal çatılar altında her türden yükseköğretim kurumunun açılmasına izin verilmeli, yükseköğretim “piyasa”sı serbestleştirilmeli şeklinde bir düşünce hakim. Aynı zamanda yine serbest piyasa ilkesi gereği isteyene meslek kursu, isteyene sertifika, isteyene diploma, isteyene araştırma yapma imkanı sağlayan kurumlar kurulması isteniyor. Rekabet ise piyasanın görünmez elinde olduğu gibi gelişmenin esas kaynağı olarak görülüyor. Taslakta rekabetin, yükseköğretimde esas alınacak temel ilkeler içinde sayıldığını ve bütün taslağın rekabetin geliştirici gücüne inançla hazırlandığını görüyoruz. Anonim şirket şeklinde kurulan özel üniversitelerin,  devlet üniversitelerinin ve vakıf üniversitelerinin birbirleriyle ve yabancı üniversitelerle rekabetinin üniversiteleri geliştireceği varsayılıyor. Aynı zamanda performans kriterleri ve akademik faaliyet puanı uygulamalarıyla öğretim elemanlarının, bunların bağlı bulundukları bölümlerin ve fakültelerin birbirleriyle rekabet etmesi öngörülüyor. Kapitalist sistem, ideolojisi ve kavramlarıyla insanların düşünceleri üzerinde öyle bir egemenlik kurmuş ki bu ön kabul tartışılmadan onaylanıyor, rekabetin çatışmaları artıracağı, niteliği düşüreceği, gerçek üniversitenin rekabet ilkesi üzerine kurgulanamayacağı gerçeği hiç dikkate alınmıyor.   Kısacası yeniden yapılandırmanın esas gerekçesi tam da açıklandığı gibi küresel kapitalizme uygun bir yükseköğretim sistemi kurmak. Ancak bu taslakta tarihsel süreç içerisinde oluşmuş üniversite kavramını temsil eden hiçbir şey olmadığı gibi özerk, demokratik, kamusal üniversite fikri, serbest piyasaya dayalı kapitalist mantığa kurban edilmiş görünüyor. Taslakta öngörülen düzenlemelerin yasalaşması durumunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu da göz önüne alırsak bölgesel ve küresel bir güç olmaya hizmet edecek bir üniversite değil, belirli sermaye veya cemaat gruplarının elinde, otoriter, gerici, işletmeci ve niteliksiz bir yükseköğretim sisteminin ortaya çıkacağını söyleyebiliriz.

4+4+4 eğitim sisteminin en önemli hedeflerinden birisi eğitimin kamusal niteliğinin tamamen ortadan kaldırılmasıydı. Taslakta da açıkça görülüyor ki, yeniden yapılandırma süreci, üniversitelerin kamusal niteliğinin de tamamen ortadan kaldırılmasını hedefliyor ve üniversitenin büyük bütçeyi kontrol edecek sermaye ile birlikte piyasa unsuru haline getirilmesi söz konusu. Bu bütüne baktığımızda, kamusal eğitim mücadelesini yeni bir dönemin beklediğini söyleyebilir miyiz?
Aslında eğitimin bir bütün olarak metalaştırılması süreci yeni değil. Bu süreçte bir yandan eğitimde özelleştirme, ticarileştirme ve sermayeleştirme süreçleri yaşanırken diğer yandan eğitimle ilgili örgütlenmeler, eğitim kurumları ticari işletmelere benzer şekilde işletilmeye ve benzer performans ve verimlilik kriterleriyle değerlendirilmeye çalışılıyor. Sermaye egemenlik alanını genişlettikçe yeni kar arayışları içerisine giriyor ve bu süreç eğitim alanında da uzun zamandır yaşanıyor. Sermaye hem özel okullar, dershaneler açarak, hem de devlet okullarında hizmetlerin ticarileştirilmesiyle kendisine yeni kar alanları yaratarak alanını genişletiyor. Vakıf üniversitelerinin hızla artması, devlet üniversitelerinde temizlik, yemek, ulaşım gibi alanların özelleştirilmesi, üniversite sanayi işbirlikleri, teknoparklar, firmaların araştırmalara sponsorluk yapması gibi gelişmeler sermayenin her zaman üniversitelerle yakın temas içerisinde olduğunu gösteriyor. Fakat yeni YÖK tasarısında sermayeye bundan çok daha fazla imkan sunuluyor. Dünyanın hemen hiçbir yerinde açıkça kar amacı güden üniversite kurulmasına izin verilmezken anonim şirket statüsünde özel üniversite kurulmasına olanak sağlanıyor; kurumsallaşmış devlet üniversitelerinin mütevelli heyetlerine (taslaktaki adıyla konseylere) en çok bağış yapan veya en çok vergi verenin girmesi öngörülüyor. Bütün bunlara ek olarak devlet üniversiteleri de kamusal niteliğini tamamen kaybediyor. Ticari değeri olan bilgi üretimi için anonim şirket statüsünde bilgi lisanslama ofisleri kurulmasıyla bilginin metalaştırılması, sözleşmelilik ve performansa dayalı ücret gibi uygulamalarla eğitim emekçilerinin esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkum edilmesi kurumsallaştırılıyor ve kural halini alıyor. 

Gelir dağılımının zaten çok adaletsiz olduğunu dikkate aldığımızda eğitim sisteminin kamusallığının ortadan kalkması sınıfsal farklılıkların daha da keskinleşeceğini gösteriyor. Her gelir grubuna, her sınıfsal duruma uygun çeşitlendirilmiş eğitim sistemi yoksulların ve emekçilerin çocuklarına daha düşük kalitede ve düşük fiyatlı meslek edindirmeye yönelik kurumları, sermaye kesiminin çocuklarına ise küresel pazarlarla bütünleşmiş bir eğitimi işaret ediyor. Bu durumda kamusal eğitim mücadelesi, yalnızca eğitim emekçilerini ve üniversite öğrencilerini değil, bütün toplumu ve toplumun geleceğini ilgilendiren bir mücadele. Bu ise eşit, parasız, bilimsel eğitim hakkı mücadelesinden başka bir şey değil. 

Tasarı ile değiştirilmesi öngörülen yönetim biçimi, ‘her üniversitenin bir YÖK’ü olacağını gösteriyor ve bu, demokratik yönetimin işlevsel kılınacağı söylemiyle dillendiriliyor. Özerklik, mali özerklik olarak tanımlanıyor. Her iki kavram da yıllardır üniversite mücadelesini şekillendiren temel taleplerden. Sizce gerçek özerklik ve demokratik yönetim nasıl olmalı?

Sermaye kendi alanını genişletirken toplumun düşünsel alanına da egemen oluyor ve solun özgürlük, özerklik gibi kavramlarını içini boşaltarak kendi ideolojisine alet ediyor. Bu anlamda akademik özerklik taslakta sadece içi boşaltılmış bir kavram olarak yer alıyor. Taslağı incelediğinizde üniversitelerin akademik ve kurumsal özerkliği için hiçbir alan bırakılmadığını; aksine mevcut durumdaki kısmi kurumsal özerklik alanlarının da ortadan kaldırıldığını görüyoruz. Mali özerklikten anlaşılan ise üniversitelerin harçlar, fiyatlandırılmış ürün ve hizmetler, projeler gibi farklı finansman kaynaklarına başvurabilmesi ve kendi gelirlerini yaratabilmesi. Oysa mali özerklikten anlaşılması gereken, üniversitelerin kendi ihtiyaçlarına göre tahsis edilen kamusal kaynağı, hukuksal sınırlar ve toplumsal sorumluluk çerçevesinde özgürce kullanabilmesi olmalıdır. 

Gerçek özerklik, üniversitelerin sermayeden,  iktidardan ve gündelik politikadan özerkliğini gerektirir. Oysa özerklik anlayışının tam tersine taslakta bütün üniversiteleri kontrol edecek düzeyde yetkilerle donatılmış olan TYK’nın yürütme kuruluna Bakanlar Kurulunun ve siyasi parti gruplarının seçeceği üyelerin atanması öngörülüyor. Rektörlükte seçim yerine atama gündemde, üstelik rektör adaylarının belirlenmesi için oluşturulacak komisyona ve üniversitelerin mütevelli heyetlerine sermaye temsilcisi seçilmesi öngörülmüş durumda.

Kurumsal özerklik, akademik özgürlüğün güvence altına alınması için de gereklidir. Lima Bildirgesi’ne göre akademik özgürlük akademik topluluk üyelerinin araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma ve yazma yoluyla bireysel ya da birlikte bilgi edinme, geliştirme ve aktarma özgürlüğü anlamına gelmektedir. Akademik özgürlüğün olmadığı yerde bilimsel bilgiden, eleştirel düşünceden ve üniversiteden söz edilemez.

Demokratik yönetim ise ancak üniversitenin tüm çalışanlarının ve öğrencilerinin katılacağı kurullara dayalı katılımcı bir özyönetim modeliyle hayata geçirilebilir. Bu anlamda Eğitim-Sen Yükseköğretim Bürosu’nun Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılması Konusundaki görüşleri başlıklı metninde önerdiği yönetim modeli dikkate alınmalıdır: “Öğrencisinden çalışanına kurumun içerisinde yer alanların iktidarla kurdukları ilişki açısından “özgürlüğü”;“öğrenen’inden, “öğreten’ine kadar, herkesin bilginin üretiminin ortak özneleri olmaları açısından “eşitliği”, bir üretken güç olarak bilgiyi ve bilgi üretimini denetlemeyi değil, onu üreten güçlerin geliştirilmesini ve çeşitlenmesini temel alan, özgürlüğü, kendisini oluşturanlar için isteyen bir üniversite yönetim modeli geliştirilmelidir.”

Bilimsel özgürlüğe, kurumsal özerkliğe, eşitlikçi demokratik yönetime dayalı bir üniversite ancak şu hakların tanınmasıyla mümkündür :  (1) İnsan ve toplum için: Yükseköğrenim görme ile bilim, araştırma, sanat ve felsefe yapma hakkı;(2) Öğrenci ve akademisyenler için: Bilim, araştırma, sanat, eleştiri yapma, açıklama ve yayma hakkı;(3)  Akademik organlar ve kurullar için: Programlarını, kadrolarını, yönetimlerini, derslerini, araştırmalarını, mekanizmalarını, araçlarını “belirleme” (seçme ve reddetme) hakkı;(4)  İdari ve Teknik Personel için: Yönetimlerde seçme ve seçilme hakkı; (5) Kamu ve kaynak sağlayıcılar için: Hesap sorma (denetleme) hakkı. 
 
Yeni YÖK tasarısı gösteriyor ki üniversiteleri de yeni bir mücadele dönemi bekliyor. Sizce nasıl bir mücadele ile tasarıya karşı üniversitelerin sesini çoğaltabiliriz?
Daha önce de belirttiğim gibi bu mücadele yalnızca üniversitelerin değil, kendi yaşamına ve geleceğine sahip çıkması gereken herkesin mücadelesi. Bu ülkede bilimsel ve eleştirel bilginin ve düşüncenin geliştirilmesi için, eşit, parasız eğitim hakkı için tüm emekçi kesimlerin birlikte mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca parası olanın eğitim alabildiği, esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının her alanda geçerli olduğu, emekçi çocuklarının niteliksiz eğitim kurumlarına mahkum edildiği bir ülke istemiyorsak herkes kendi bulunduğu alandan bu mücadele için emek vermelidir. Bu anlamda sermaye ve onun destekçisi kurumlar eğitim hizmetinin metalaştırılması yönünde bir amaç etrafında birlikte hareket ederken emekçilerin de eğitimin kamusallaştırılması ve nitelikli hale getirilmesi amacı etrafında örgütleyecekleri her türden mücadelenin çok değerli olduğunu düşünüyorum. 

söyleşi: gülistan koç
 


İlgili Haberler

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için info@muhalefet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome