‘Arap Baharı’ ve Batı - Seumas Milne

29 Ocak 2012 Pazar

Libya nüfusunun üçte birinin İtalya koloni iktidarlığının barbarlığından öldüğünü, ya da İtalyan toplama kampında asılan Ömer Muhtar önderliğindeki Libyalı Kahraman Direniş Hareketi hakkında haber filminde hiçbir ima ya da ipucu yoktu.


‘Arap Baharı’ ve Batı - Seumas Milne

Ortada hepimizin bildiği bir şey var ki, o da tarihteki diğer sömürge devletlerinin aksine Orta Doğu hiçbir zaman tam olarak sömürgecilikten kurtulamadı. Yerkürenin petrol rezervlerinin en tepesine kurulmuş olan Arap Dünyası, resmen bağımsızlığını elde ettiğinden beri devamlı bir müdahelenin hedefi oldu.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra suni devletlere bölünen bu bölge, ABD, İsrail, Britanya ve Fransa tarafından  bombalandı ya da işgal edildi, bu da yetmedi Amerikan üssleriyle ya da batı tabanlı zorbalarla donatıldı.Filistinli blogger Lina Al-Sharif’in ‘Ateşkes Günü’nde attığı tweette belirttiği gibi: ‘Birinci Dünya Savaşı’nın hala sona ermemesinin nedeni, Orta Doğu’da hala bizlerin bu savaşın sonuçlarıyla yaşamaya devam etmemizdendir.’

Bir yıl önce Tunus’ta gerçekleşen Arap ayaklanması, batı hakimiyeti ya da İsrail işgali yerine; yolsuzluk, yoksulluk ve özgürlük eksikliğine odaklıydı. Lakin batı temelli diktatörlüğe karşı atılan bu ilk darbe stratejik düzene de tehdit oluşturmuş oldu.

Hüsnü Mübarek’in Mısır’da devrildiği günden beri Batılı güçler ve Körfez müttefikleri, başlarına bela açmaması için Arap Devrim’ine karşı  baskılar gerçeklerştirdi. Örnek olarak kullanabilecekleri bir çok deneyime halihazırda sahiptiler:  Mısır’dan Yemen’e onyıllarca emperyal otoritenin altında yaşanmış ülkeler ya da Libya gibi bombalanan diğerleri..

Eğer Arap Devrimleri geleceklerini kontrol altına alackalarsa yakın geçmişlerine gözkulak olmaları gerekecektir. Öyleyse işte İngiliz haber servisi “Pathé News” arşivinin yardımıyla batının Orta Doğu’ya burnunu sokması üzerine, “Perfidious Albion”un(1) da  ifadesiyle “sömürge çağı”:

1.Getirdiği başarısızlık ne olursa olsun Batı, Orta Doğu’yu kontrol etme dürtüsünden vazgeçmiyor.
Cemal Abdülnasır’ın “Pan-Arabizm”inin etkisi altında 1950’lerde Arap Devletlerinin Batı yörüngesinden vazgeçmeye başladıkları en son zamanları ele alalım; 1958 Haziran ayında, Britanyalı güçler tarafından yerleştirilern Batı tabanlı, yozlaşmış bu baskıcı rejimi (kulağa tanıdık geliyor mu?) Iraklı radikal milliyetçi askeri birlikleri devirdi.

Söz dinleyen Irak monarşisinin yerinden edilmesi Pathé’de paniğe sebep oldu. Petrol zengini Irak “bir numaralı tehlike bölgesi” şeklinde yayınladığı ilk raporunda uyarıda bulundu. Kimsenin tartışması söz konusu dahi olmayacağı “Horrow Mezunu” Kral Faysal’ın “vatan severlik”ine rağmen, ekrandaki konuşmacı; olayların haddinden “ne yazık ki batı siyaseti için” fazla ileriye gittiğini ileri sürdü.

Ancak birkaç gün içerisinde Britanya ve ABD müşteri rejimlerini Abdülnasır Devrimi’nden koruyabilmek için Ürdün ve Lübnan’a binlerce asker yolladı. Ya da , Pathé News’ün bir sonraki raporunda ortaya attığı gibi ,Britanya ve ABD “Orta Doğu’daki çürümüşlüğü durdurmak “ amaçlı bir girişimde bulundu.

Beş yıldan daha az bir süre sonra, 1963 yılının Şubat ayında, ABD ve İngiliz istihbaratı , Saddam Hüseyin’in Baasçılarını iktidara getiren kanlı darbeye arka çıktı.

2003 yılına ileri sararsak burada da  ABD İngilizlerle birlikte, tüm ülkeyi ele geçirmiş ve işgal etmiştir. Kan akıtma ve yıkım pahasına da olsa Irak, sonunda tam bir batı kontrolu altına girmiş oldu. Amerika’nın geçen haftalardaki çekilme kararının nedeni ise Iraklı direnişin gücüdür. Ama çekilmeden sonra bile 16000 paralı askerler, eğitimciler, güvenlik tarafları ve diğerleri Amerika komutası altında bölgede varlıklarını sürdürecekler.Bölgenin geri kalan her yerinde olduğu gibi, ayrılmaları için güç kullanılmadığı müddetçe hiçbir zaman Irak’tan ayrılmayacaklar.
2.Emperyal güçler genellikle kendilerini Arapların aslında ne düşündüğünü bildiklerine inandırırlar.

Pathé haber sunucusu- ve günün sömürgeci işgalcileri- gerçekten de 1937 yılında İtalya’nın Libya’daki kolonisi Tripoli sokaklarında faşist diktatör Mussolini meydanlardan süzülürken, “binlerce Arap”ın taşlaştırılmış övgülerinin gerçekten samimi olduğuna mı inanmışlardı? O yıldırılmış ve sinik yüzlerine bakarak bunu anlayamazdınız.

Libya nüfusunun üçte birinin İtalya koloni iktidarlığının barbarlığından öldüğünü, ya da İtalyan toplama kampında asılan Ömer Muhtar önderliğindeki Libyalı Kahraman Direniş Hareketi hakkında haber filminde hiçbir ima ya da ipucu yoktu. Diğer taraftan, Mussolini, dönemin kalifiyeli Britanyalı siyasetçilerini nasıl kendine giysi olarak üstüne tam oturttuğunu öven yayınlar yapılıyordu.

İngiliz kolonisi Aden'i (şimdi Yemen'in bir parçası) Kraliçe'nin ziyareti sırasında çekilen görüntülerde "sevgi tezahüratlarını" aktarıyor, yaşananların "sömürge gelişiminin olağanüstü bir örneği" olduğu söyleniyordu.

On yıl kadar bir süre sonra Güney Yemeni Kurtuluş Hareketleri, çoğunun dövülüp  işkence edilip ve öldürüldükten sonra, imparatorluğun son karakolunu da boşaltmaları için Britanyalı bölüklere karşı güç kullandı. Eski bir düşük rütbeli özel askerin 2004 BBC yapımı bir belgeselde savaş suçu kovuşturma riskinden ötürü bu konu hakkında detaya inemeyeceğini açıkladı.

Silahlı direniş halihazırda elinden gelenin en iyisiyle harekete geçerken, Amerikan ve İngiliz basınının işgal üzerine yaptıkları haber yorumları, işgal için hala Iraklıların işgalci tanklara/bölüklere çiçekler attığını geçmekteydi.

İngiliz askeri birliklerinin Afganistan’daki Taliban’ı “yerel halkı korunuyor” şeklindeki İngiliz TV raporları, 1950’lerde yapılan Eden ve Süveyş benzerlerini anımsatıyor.

Mısır ve Libya’da bu yıl gerçekleşen ayaklanmalarda bile, batılı medya genel olarak Tahrir Meydan’ı ve Bingazi’deki kalabalıktan ne görmek istedilerse onları yayınladılar.

3.Büyük güçler petrolün akmaya devam etmesi için işbirlikçi rejimlerini süslemeye devam eden eski topraktan başka bir şey değildir.
İrticacı Körfez mutlakiyetçilerine geldiğinde, dürüst olmak lazım, pek önemsenmiyor. 1950’lerin anti-emperyalist akımının katliamından önce, İngiliz, Fransız ve Amerikalılar dönemin yardakçı rejimlerini ileri bir demokrasi adına yeni bir anayasal düzen ile ayağa kaldırmak için çok uğraştılar.

Bazen bu tür eforlar Libya’nın ABD-İngiliz kuklası Kral İdris’te de görüldüğü üzere, demokrasinin ilk temel esasında bile sınıfta kalmasına neden olabiliyor.

1952 yılındaki İslam karşıtı seçimlerdeki arsız hileler ayaklanma ateşlenmelerine ve tüm siyasi partilerin yasaklanmasına neden oldu. İdris daha sonra Kaddafi tarafından devrildi, petrol millileştirildi, ABD “Wheelus” üssü kapandı. Batılı petrol şirketleri kazançlarını toplamayı beklerken Kral’ın bayrağı yine NATO’nun asistanlığıyla Tripoli’de dalgalanmaktadır.

1950’lilerde Irak seçimleri ayrıca hile ile yönetildi ve binlerce siyasi suçlular hapishanelerde işkence gördü. Ancak o zamanın Britanya’da ilgili konuda haber filmleri,  İngiliz memurlarına göre - Bağdat’taki danışmanlar ve Habbaniya’daki askeri üssler - Faysal’ın Irak’ı “halim selim” ve “önde giden” demokrasi ülkesiydi.

ABD ve İngiliz elçilerinin ve İngiliz Irak Petrol Şriketi  “Mr. Gibson”ın tetikteki gözleri altında, Irak başbakanı Nuri Sayid’in 1952’de Basra’nın yakınlarındaki Zubayir Petrol Sahası’nı “okul ve hastane”den “doğu ve batının ek iş”ine dönüştürmek amaçlı açtığını görüyoruz.

Nitekim bu ancak 6 yıl sonra petrol devletleştirildiğinde gerçekleşir- ve 6 yıl sonra Sayid Bağdat sokaklarında kadın kıyafetiyle kaçmaya yeltenirken öldürülür. Bugün Iraklılar bu yıkım içerisindeki ülkede - ki ABD ve Britanyalı siyasiler yine bunun bir “demokrasi” olduğuna dair ısrar ediyorlar-  petrollerinin yeniden ele geçirilmesini önlemeye çalışırken yarım asır geçmiştir ve İngilizler yine Basra’nın kontrolünde başroldedir.

Özgür iradesini Batı’nın kucaklaması için terkeden herhangi bir “Arap Baharı” devleti buna benzer bir yenilik beklentisinde olmalıdır. Aynen çürümüş Ürdün polis devleti örneğindeki gibi, bu devletlerin yörüngesinden ayrılmayan işbirlikçi rejimler, her zaman “ölçülü devlet” ve “ılımlı” olarak selamlandı.

4.Ortadoğu’daki halk tarihini hiçbir zaman unutmaz - ABD ve Avrupa unuttuğunda bile.
Aradaki mesafe ancak bu kadar geniş olabilirdi. Abdünnasır’ın emekli istihbarat bakanı ve eski gazeteci Muhammed Heykel, yakın bir tarihte Arap Ayaklanmalarının yeni bir “Sykes-Picot Anlaşması”(2) olduğuna dair bir uyarıda bulundu ki Arap ve diğer Orta Doğu doğal olarak Heykel’in tam olarak da neyden bahsettiğini biliyorlardı.

Sykes-Picot Anlaşması tüm bölgeye,  batı ile ilişkilere anlaşma sağlandığından beri, yeni bir şekil vermeye devam ediyor. Ancak, İngiltere ve Fransa’daki çoğu uzman olmayan kişiler, Sykes-Picot aynı zamanda kıyımların örtbas edilme çabalarınin bir versiyonu olarak görüyor.
Aynı şey, bir asırdan fazladır İran’a karşı Anglo-Amerikalılar tarafından süregelen müdahele, işgal ve anti-demokratik tahrip için de geçerli olmaya devam ediyor. Geçen ay Tahran’daki elçiliğe göstericiler tarafından darp edildiğinde Britanya medyası ülkenin Britanya’ya duyduğu bu husumete büyük öfke gösterdi. Ama eğer tarihte geçen olaylardan haberdarsanız, bundan daha az bizi şaşırtabilen ne olabilir ki?

Britanya’nın Orwell tarzı “kinizm” rolü, Pathé’nin 1953’teki demokratik bir şekilde seçilen İranlı lider Muhammed Musaddık’ın İran petrolünü devletleştirdikten sonra devrilmesini ele alış biçimiyle göz önüne serilmiş oldu.

Muhammed Musaddık lehine gösteri yapanlar şiddet yanlısı olarak gösterilirken, CIA-MI6 Şah’In isteği üzerine Musaddık’a darbe düzenleyerek onu yerinden etmesi “olayların dramatik geri dönüşü” olarak gösterildi. Aktüalite seçimle başa gelen Musaddık’ı “diktatör” olarak lanetledi. Musaddık çıkartıldığı vatana hıyanet duruşmasında kaderinin “köleliğinin zincirlerini kırması üzerine bir örnek teşkil etmesini umduğunu” açıkladı. 26 yıl sonra İran Devrimine ve İslam Cumhuriyetine yol açmış bulunan gerçek diktatör, batı yanlısı Şah, halkın esas hükümdarı olarak selamlandı.

Bu ya da şu sebepten Batılı siyasiler, demokratik haklara sahip çıkacaklarını iddia edip İran’ın sıkı irade yanlılığına karşı bir tutuma bürünürken, Körfez diktatörlükleriyle bağlarını desteklemeye devam ederlerse,  artık Orta Doğu’da onları ciddiye alan az insan kalır.
5.Batı her zaman Araplar'ı kendi ilişkilerini fanatikçe yürüten insanlar olarak sunuyor.

Geçen yıl Aralık ayında Sidi Bouzid’de başlayan devrimci ayaklanmalar baskıcı Tunus yönetimine karşı yapılan ilk ses getiren ayaklanma değildir. Fransa koloni hükümdarlığına karşı çıkan 1950’lerdeki akım beklenildiği gibi sömürgeci devletler tarafından aşırı radikal ve hatta terörist olarak  itham edildi.

“Pathé News” kampanyasında özgürlük için kullanabileceği bir araç yoktu. 1952’de, Kuzey Afrika’da polis istasyonuna yapılan saldırıyı “milliyetçi tahrik patlaması” olarak suçladı . Sömürgeci polis ise “teröristler için yürüttüğü faal araştırmaları”na devam ederken spiker: “Bir kere daha fanatikler müdahele etti ve olayları daha kötü hale getirdi” şeklinde yayın yaptı.

Bahsettiği tabii ki Fransız işgalci rejim yerine Tunuslu milliyetçilerdi. Batı ve bazı eski milliyetçilerin “fanatikler” olarak kovduğu islami akımlar, Arap milliyetçiliğini gölgeledi. Seçimler, bir islami partiden diğerine Arap dünyasında önemli güç olarak getirilirken, ABD ve müttefikleri bunları ehlileştirmeye çalışıyor- dış ve ekonomi politikasında, şeriat canlandırması yerine. Buna yenik düşenler “ılımlı” - ve diğerleri de “fanatik” olarak adlediliyor.

6.Orta Doğu’da askeri müdahaleler; ölümü, yıkımı ve “böl ve yönet”i getiriyor.

Bu durumu kavrayabilmek için arşivleri arşınlamaya lüzum yok. Son 10 yıldaki yaşanan deneyim buna yeterli olacak nitelikte gözümüzün önünde serili halde. Ya Irak gibi yüzbinlerce insanın öldürüldüğü tam ölçek bir işgal olsun, ya da onbinlerce insanın öldüğü “sivilleri koruma” bahaneli rejim değişikliği için have bombardımanı/hareketi olsun, hepsi sosyal ve insani maliyetleri felaketle sonuçlandı.
30 yıl sonra Bur Sayid, 1956’daki Mısır’ın Anglo-Fransız işgali zamanına gayet benzer bir durumdaydı. İşgal, bölgedeki egemen güç olan Amerika’nın önceki Avrupa koloni devletlerinin değişim göstergesini belirgin hale getirmiş oldu.

Ve şimdi Irak’taki ABD-İngiliz işgali altında beslenen mezhepçilik ve etnik ayrımlar, batının Körfez müttefikleri tarafından Arap uyanışının meydan okumasını başka yöne çevirmek ya da önlemek için seferber edildi. Bayreyn ayaklanmasının bastırılması, Sudi Arabistan’daki Şii kargaşasının tecriti - dış müdahelelerin sadece ölümleri arttırmasına ve Suriye’nin kendi kendini yönetme güdüsünü yok saymasına neden oluyor.

7.Batı sponsorluğundaki Filistini sömürgeleştirme çabaları Arap Dünya’sı ile kurulabilinecek normal ilişkilerin önünükalıcı olarak kesmektedir.

İsrail, İngiltere'nin 30 yıllık emperyalizmi ve 1917 Balfour Deklarasyonu bayrağı altında hareket eden Avrupa Yahudi kolonizasyonu olmadan kurulamazdı. Ezici Filistinli Arap nüfüsuyla, özgür bir Filistin net bir şekilde bu durumu kabul etmezdi.

Hakikat, 1930’ların sonlarındaki Britanya mandacılığına karşı oluşan Arap ayaklanması üzerine Pathé’nin sunduğu yayın ile farkına varmamızı sağlıyor. Yayında aynen şu an İsrailli haleflerinin yaptığı gibi; askerlerin işgal altındaki Nablus ve Tulkarm’ın Batı Bankası şehirlerinde Filistinli “teröristler”i toplamaları geçmektedir.

Britanya’nın sömürgeci refleksi, diğer her yerde olduğu gibi Filistin’de de , kendini her zaman “isyan tehdidi” karşısında “ asayiş memuru” ve “duruma hakim olan” şeklinde tanıtmak amaçlı gerçekleşiyor.

Halbuki, İsrail’in kuruluşundan sonra batı emperyal güçler ve siyonist proje arasındaki can alıcı ittifak,   kalıcı strateji müttefikliği haline geldi; Filistinlilerin mülksüzleştirilmesi ve sınır dışı edilmeleri, savaşlar, 44 yıldır süregelern askeri işgal ve Batı Şeria ve Gazze’deki devam eden yasal olmayan sömürgeleştirme çabaları bunlara birer örnek teşkil eder. Emperyal güçler ve Siyonist proje arasındaki bu kalıcı stratejik ittifak, Orta Doğu'da baskıcı yönetimlerle işbirliğinin de nedenlerinden biri..

Filistin davası Arap ve İslam siyasi kültüründe saklı. Bu ittfak, daha önce İngiltere'nin başına geldiği gibi, ABD'nin de Orta Doğu'da "duruma hakim" kalmak için mücadelesini zorlaştıracak.

(1)(Fr) hain İngiltere (İngilizler'le ilgili Fransızlar'ın geleneksel görüşü
(2)16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Türkiye'nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.

Kaynak: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/dec/19/arab-spring-seven-lessons-from-history
Çeviren: Asya Ergun


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome