AKP'nin Suriye Derdi Bitmez - Faik Bulut

19 Mayıs 2013 Pazar

ABD ile görüşme sonrasında, Suriye konusunda AKP'nin yeni bir hizadan yürüyeceği belli oldu. Suriye'nin geleceğinin hangi güç dengeleri içinde nasıl gelişeceğine ilişkin Faik Bulut'la Nisan ayında Redaksiyon dergisi için yapılan söyleşi önemli ip uçları sunuyor. Bu tartışmalara katkı amacıyla bu söyleşiyi tekrar yayınlıyoruz.


Suriye’deki son gelişmeler ışığında, genel çerçevede Arap Baharı  konusunda  ne demek gerekiyor? Yaşanılan olayın adını ne koymalı; bir bahar mı, bir kış mı?
Bir bahar ya da kış demekten ziyade olayı kendi dinamiği içinde, kendi özgüllüğünde değerlendirmek gerekiyor. Zaten “Arap Baharı” da, “Arap Kışı” da dışarıdan gelen -deyim yerindeyse- kabul ettirilen, dayatılan isimler.

Arap ülkelerinin, halklarının bir çok problemi vardı. Kendi iç dinamizmiyle ilgili problemler. Malum bildiğiniz aş, ekmek, belki özgürlük diye tabir ettiğimiz problemler… Bir de küresel ekonominin sonuçlarıyla, yani vahşi kapitalizmin emperyalizmin müdahaleleriyle ilgili. Bunun farkında çok olmadılar. Yani ayaklanmalar sırasında bunu hem dillendirmediler hem de bu sonuçlar birebir onları etkilerken belki bilince çıkmadı. Şu yönetici bu yönetici, şu klik bu klik,hâkim klik şeklinde somutlaştırarak, onları hedef aldılar, daha geniş bir perspektifle düşünemediler.

Bu konuda ikinci söyleyeceğim şey; başından beri kanaatim bu, özelikle Mısır ve Tunus’ta yaşanagelenler emperyalizmin bir dış müdahalesiyle veya Soros’un Çocukları vasıtasıyla olan şeyler değil, ciddi tabandan gelen bir ayaklanmaydı, memnuniyetsizlikti, hoşnutsuzluktu.  Yönetimlerin, rejimlerin değişmesiyle sonuçlanacak bir programa, bir öncü partiye, bir öncü harekete sahip olamadıkları için, organize olan gruplar bu işin kaymağını yediler. İşte Müslüman Kardeşler, rejimin eski adamları gibi… Ama Amerika, Batı, bu dinamizmi başka ülkelere daha fazla müdahale etmek için bu yönlendirmeye çalıştı; fikirsel olarak, ideolojik olarak, siyasi bakımdan, hatta ve hatta belki de sokakta yönlendirme yoluna gittiler. Ve kendilerine yarayacak biçimlere, kalıplara sokmaya çalıştılar.

Üçüncüsü; tabii Türkiye’de olduğu gibi Mısır’da da, Tunus’ta da (Fas’ı da buna eklemek mümkün) Batı’nın söylemlerinden yola çıkıyorum, demokrasi, özgürlük, kadın hakları gibi söylemlerle ‘yetmez ama evet’çilerin durumu oldu. Nitekim Fas’ta da bu koalisyon ortaklarından olan bazı solcular, Tunus’ta da, keza Mısır’da da referandumda “Her şeye rağmen askere değil Müslüman Kardeşler’e oy verelim” diyenlerin büyük bir hüsrana uğradıkları görüldü.
Belki dördüncü nokta, şimdiye kadar gerek Fas’ta, gerek Tunus’ta, gerek Mısır’da görülen bütün o ‘İslam çözümdür’ programatiğinin halkı kandırma ve iktidar tekelini alma yönünde bir evrimleşmeye doğru gittiği ve bunların da diğer hâkim sınıflardan daha az zalim, sömürücü olmadığını gösterdi.

Mursi geldikten sonra Mısır’ın yüz günlük bilançosuna baktım ne yaptı ne yapmadı diye... Hem Fas’taki o koalisyon hükümetinin, yani oranın AKP’sinin, sosyal adalet, reformlar yönünde özellikle de siyasal ekonomik reformlar yönünde hemen hemen hiçbir adım atmadıkları görüldü. Koalisyon ortakları bile ayrılmaya kalkıyor. 

Belki beşinci bir tespit koymak lazım… O da, bunların giderek daha zalimleştiği ve sokağa hâkim hale geldikleri, muhalefeti bastırmak için güce, yani zorbalığa başvurdukları yönünde çeşitli emareler var. Yani işçi ve emekçi düşmanı olan yüzleri de ortaya çıkıyor. Keza kadınlar konusunda hakların inanılmaz geri alınmasına tanık oluyoruz.

Belki son tespit olarak  ikinci ve üçüncü dalgalar, biraz daha sol yelpazede olan, emekçiye daha yakın bir programatik temelinde muhalefet özellikle Tunus’ta sürüyor. Bunu bu şekilde özetleyebiliriz.

Yaşananlarda bir şey dikkat çekiyor,  Arap ülkelerinde bir ABD karşıtlığı, İsrail karşıtlığı var diye bilinirdi. Aynı toplum bir özgürlük mücadelesi adıyla harekete geçiyor ama tam tersine çok daha geriye gidiliyor. İhvan’ın buradaki yükselişi nasıl değerlendirilir yani sadece bir iç dinamik olarak mı algılanmalı yoksa emperyalist bloğun İhvan’ı beslediğini söyleyebilir miyiz?
İhvan’ın 1970'lerin ortasındankadar, 80’lerin ortasına kadar Filistin meselesini biraz demagojik,  biraz da dini yönden savunmaları bir yana, İhvan’ın hiç temiz bir geçmişi yok. Yani Batı’yla sürekli işbirliği halinde, hatta hatta yeşil kuşağı da işin içine katarsanız, Batı’yla ittifak halinde zamanın ulusal kurtuluş hareketi sayılan hareketlere karşı emperyalizmle birlikte hareket ettiler. Cezayir’i de, Tunus’u da, Mısır’ı da, Yemen’i de, Güney Yemen’i de kastediyorum...
Bu Müslüman Kardeşler örgütleri her yerde, İslami hareketlerin bir çoğu her  sadaka ekonomisi işletmiştir. Temeldeki iç dayanışması,  sosyal devletin yerine otoriter bir cemaatçiliği, yani din temelli bir cemaatçiliği yaydı ve öyle de ayakta kaldı. Ve muhalefet odağı olarak da tabii mağduriyeti de vardı, bu mağduriyeti iyi de kullanarak, (Tıpkı AKP’nin yaptığı gibi) toplumun sempatisini kazanmayı öngördüler. Amerika da  bunların yolunu açan, bunlarla uzlaşan, bunlara bir müddet fırsat veren bir takım politikalar güttü. Müslüman Kardeşler’in Amerikalı politikacılarla görüşmelerinde teminat vermesi bu ilişkiyi gösteriyor.

Peki Suriye’ye doğru gelecek olursak…  Anlaşıldığı kadarıyla bir tıkanma var hem rejim açısından hem de muhalifler açısından bir tıkanma var. Bunun sebepleri neler?
Bu bence bu       Suriye’ye üçüncü müdahale… Bizde sadece bu müdahale görülüyor. Birinci müdahale Irak İşgali sırasında... Amerika bir şekilde Suriye’yi o zaman da hizaya getirmek istedi ama Irak’la çok meşguldü ve Suriye’nin de bir sürü dayanağı vardı o bakımdan pek beceremedi. 2005 yılında bu sefer Lübnan Başbakanı Hariri’nin öldürülmesi sırasında bir tecrit ve saldırı politikası, müdahale politikası öngörüldü Fransa’yla birlikte. Burada Suriye yine esnek davranarak askerlerini Lübnan’dan çekti. Bu sefer Suriye’de belli iç dinamik vardı, onu söylemek lazım. İlk dönemlerdeki ayaklanmalar aslında hedefi ne olursa olsun önce halkla yönetim arasında bir kavga ve mücadele olarak başladı. İlk sekiz ay kadar, belki altı, yedi ay kadar falan bu böyle devam etti. Suriye de biraz siyasi reformlar, anayasa paketiydi, referandumdu, Kürtlere bazı kimlik haklarının verilmesiydi gibi birtakım reformlarla halkın nispeten geri çekilmesini sağladı. Bir de ortalığı durulmaya bıraktı ama Amerika yani Batı bu haliyle bu işi bırakmadı. Kısa dönemde anlaşma olanaklarını baltalayarak, çatışma odaklarını destekleyerek müdahale etti.  Silahlandırma o dönemde başlatıldı, Türkiye’nin desteği de, müdahalesi de o dönemde başlamış gözüktü. Bu sefer bu hem yayıldı hem bölgesel bir çatışmaya dönüştü. Hem bölgesel bir müdahaleye ama aynı zamanda uluslararası bir kavga ve çatışmaya dönüştü. Dolayısıyla şu anda Suriye’de olagelen şey yani sadece Suriye’nin kendi iç dinamikleriyle olan şeyler değil ve halkla yönetim arasında değil, artık silahlı birtakım gruplar, bir kısmı çetedir ve ithal militanlarla bu işin tümüyle allak bullak olmasına ve her türlü müdahaleye çok açık hale gelmesine yol açtı.  Bu da körfez ülkelerin yani Suudi Arabistan’ın çok önemli rolü vardı, Katar’ın rolü vardı. Bunlar özellikle Suudi Arabistan’da tutuklu El Kaideciler tümüyle serbest bırakıldı ama şartlı... Bu savaş, Suriye savaşı olmaktan çıktı ve artık halkla yönetim arasında değil, tamamen dörtlü, beşli bir savaş, yani bir anlamda yıpratma savaşı, diğer anlamda mezhepsel savaşa dönüştü.

Suriye milli muhalefet meclisi denilen meclisin koalisyonu iki şeyi gösteriyor. Amerika biraz daha direkt müdahale etmeye başladı. Türkiye nispeten beceremedi bu işi, biraz eline yüzüne bulaştırdığı için ve Türkiye’deki iç muhalefet nedeniyle, yani savaşa karşı olan muhalefet nedeniyle Amerika bunun inisiyatifini aldı ve artık muhalefetin biraz da İslamcı militanların giderek kitlesellik kazanması, çeşitli nedenlerle kitlesellik kazanmaları yüzünden Amerika riski gördü. Ama Amerika bu işi götürmek istiyor. Suriye de vekâletini Rusya’yla İran’a teslim etti. Artık bence bunların arasında olabilecek uzlaşmaya bağlı bir şeyden bahsediyoruz. Bugün de gazetelerde okudum, 18 Şubat itibariyle söylüyorum; birçok yorumcu diyor ki, Suriye rejimi 2014’e kadar devam eder.

Peki Türkiye’nin Suriye konusunda bu kadar ısrarcı olmasının nedenlerinden biri mezhepçilik diyebilir miyiz?
Yok yok bence temel mezhepçilik değil. Mezhepçilik onun bir motifidir. Temel olarak Amerika’yla, Avrupa Birliği’yle ortak hareket etmesi, yani o siyaseti benimsemiş olması... Mesela İran, Lübnan, Suriye benim bildiğim kadarıyla geçen temmuzda çok emin değilim, sessiz sedasız milyarlarca dolarlık petrol nakil  antlaşması yaptılar. Bu gibi enerji sebepleri var. Ayrıca NATO’ya ikili antlaşmalarla bağlıyız, Amerika’ya ikili, üçlü antlaşmalarla bağlıyız... Ama ayrıca dünya görüşü içinde mezhepçilik de var fakat mezhepçilik işin popülist yanı. Ayrıca “İkinci bir Kürt devleti kurulur” bunlar kamuoyu imalatı ve yeniden destek sağlama, müdahaleyi meşru kılma aracıdır.

İsrail’le Türkiye arasında büyük bir gerginlik var ama ikisinin de ÖSO’yu desteklediğini görüyoruz. Örneğin Netanyahu en son açıklamasında Özgür Suriye Ordusu militanlarının İsrail’de tedavi edilebileceğini beyan etti. Şimdi John Kerry Türkiye’ye gelecek, ‘İsrail’le arayı iyi tutun’ mesajları verecek. Sizce nasıl bir tablo çıkıyor ortaya?
Şimdi İsrail hala çok tereddütlü aslında, Netenyahu’nun bu sözü söylemesine rağmen İsrail’de çok ciddi tereddüt var. Yani hala karar mekanizmaları kesin bir sonuca varmış değiller, yani bu bizim için hayırlı mı hayırsız mı… Şu bakımdan, yani İslamcılar ya bize dönerse, çünkü onlar eskiden Hamas’ı desteklediler hatırlıyorsanız, sonra Hamas bunlara döndü. Olur ya böyle bir şey olur diye bir korkuları, endişeleri var. Fakat öte taraftan da yani genel Amerikan politikası çerçevesinde o cepheyi zayıflatmak, bir taraftan “gelip edebilirler” vesaire diyerek Suriye rejiminin düşmesini de isteyebilir. Geçen gün bir İsrail istihbarat generali zaten bir analiz yaptı. Dedi ki “Rejimi kalsa bile bu ordu, bu kadar yıpranmış bir ordu bize beş on yıl zarar veremez.” Dolayısıyla İsrail şu kararı verdi demek henüz erken bana kalırsa. İsrail’in derdi ciddi bir muhalefet odağı olan Hizbullah’ın ve İran’ın bir şekilde Suriye’den koparılması, Suriye’nin onlardan koparılması ve o cepheyi zayıflatmak. Zaten Hamas’ı, Türkiye vasıtasıyla hizaya getirdiler. Türkiye’yle İsrail arasındaki kayıkçı kavgası devam edebilir söylem düzeyinde. Ama şimdiye kadar  ilişkiler kesilmedi. Stratejik konularda birbirlerine ters düşmediler. Kerry bunu ancak biraz daha ileri götürür. Çünkü AKP’nin prestij kaybına neden olur. 

Özgür Suriye Ordusu ile YPG (PYD)’nin son antlaşmasını nasıl okumak gerekir? Bu gelişmeyi, Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü çerçevesinde ele aldığımızda ne demek doğru olur?
Türkiye’nin bu Kürt sorununun çözümü konusunda doğrusunu isterseniz hala cevaplanmamış bir sürü soru var kafamda. Yani gecenin birinde uyandı, hidayete erdi ve deyim yerindeyse askeri operasyon konseptinden, yani hani ‘vur kurtul’ politikasından niçin vazgeçti konusunda çok net değilim. Elimde ciddi veri yok, fakat anlamaya çalışıyorum. Yani kuşkusuz bunu, anayasa meselesine bağlayabilirsiniz, başkanlık sistemine bağlayabilirsiniz. Belki Türkiye’nin dostları ya da müttefikleri, Batılı müttefikleri içeriden ya da dışarıdan şöyle bir şey yapmış olabilirler, “Sen bu meseleyi burada az buçuk kendine göre hallet, yani tam çöz demiyorum, kendi kafana göre sönümlendir. Büyük Türkiye olursun.”

 Öte yandan belki de jeo-politik, jeo-stratejik oyunlarda Suriye Kürtleri, Irak Kürtleri falan anlaşarak bunların görünmez ya da görünür hamisi olarak bölgeye daha fazla müdahale, Suriye’ye daha fazla müdahale imkânları doğar, şeklinde de olabilir. Böyle telkinlerde de bulunmuş olabilirler. Elimde böyle bir veri yok fakat tahmin etmek de zor değil. Yani birkaç sebebi bir araya toplarsak aceleciliği oradan geliyor. Suriye Hür Ordusu’yla YPG arasındaki anlaşmayı ise geçici bir anlaşma diye düşünüyorum.

Bir madde çok dikkat çekiyor ama... 7’nci maddede, “Rejiminin elindeki bölgeleri, kentleri birlikte özgürleştirmek”ten bahsediliyor.
Bilemiyorum ama ben uygulanabilirliğinin olabileceğini zannetmiyorum. Bugün, biraz önce, konuştuğumuz saatten biraz önce, yine bu Halep’te Kürtlerin yoğun olduğu bir mahalleye yeniden saldırdılar, çatışmalar hala sürüyor şu saatte, akşam saati itibariyle konuştum hala sürüyor. Halep’teki çatışmalar bana bu anlaşmaların topyekûn bir anlaşma olmadığını, tam bir anlaşma olmadığını ve taraflar arasında çatışmaların devam edebileceğini gösteren bir şey. Maddeleri okumadım ama sizin dediğiniz madde açısından bakarsak bunların zaten ısrarı şöyleydi, işte şu şu şu kapılar bizim olsun, giriş çıkışlar bize ait olsun, genel kontrol bizde olsun… Ben PYD’nin bunu kabul edeceğini zannetmiyorum, hele hele yönetimin ele geçirdiği şehirleri bunlarla paylaşacağını hiç zannetmiyorum. Nihayetinde nereden bakarsanız bakın, bu bir iktidar kavgasıdır. Bu iktidar kavgasında kozları başkasının eline vermek PYD’nin kendi varlığına terstir yani. PYD muhtemelen dış müdahale, daha çok da Türkiye eksenli bir müdahalenin önünü kesmek için geçici bir anlaşma imzalamıştır. Daha global düşünürsek belki ileride hani olabilecek işte Esad rejimine karşı birlikte hareket… PYD’nin öyle bir perspektifinin olduğunu da düşünmüyorum. Kürtlerin istediği yer kendi bölgeleri. Şöyle bir temel anlaşmaya varılmış değildir: Kürtlerin hakları. Kürtlerin hakları konusunda deyim yerindeyse stratejik bir anlaşma yok taraflar arasında, uzlaşma da yok. nitekim hani buradaki toplantılara katıldılar, Doha’daki yani Katar’dakine katıldılar ve Kürtler orada bir şey alamayacaklarını gördüler. Orada yapılan Suriye Hür Ordusu denen grupların bir takım Kürt örgütlerini , PYD’nin yanında yer almayan Kürtleri bunlara çarpıştırarak bunları teslim almaya ya da bunlara taviz vermeye zorlayan şeylerdir. PYD belki onu görerek hani geçici bir nefes almak için, Türkiye’nin müdahalesinin önünü kesmek için yapmıştır bu anlaşmayı. Stratejik anlaşma olmadığı müddetçe, hatta hatta  uluslararası bir güvence olmadığı müddetçe PYD’nin buna uyacağını zannetmiyorum. Yani sözde iki tarafın da niyetleri ne olursa olsun o söylediğiniz maddenin çok geçerliliği olmaz.

Peki sizce önümüzde Suriye’ye yönelik bir müdahale görünüyor mu?
Kısa dönemde görmüyorum. ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin söylediği de Amerikan Genelkurmay Başkanı’nın ve Fransız Savunma Bakanı’nın demeçleri de bunu gösteriyor fakat sürprizler olabilir.
Bütün söyledikleri şey “Geçiş hükümeti” ve “Geçiş aşaması”. Görebildiğim kadarıyla geçiş meselesinde Rusya’yla pazarlığa oturacaklar. Ancak ancak bu tutmazsa, şu an Amerika’nın programında görünmüyor fakat, sürprizler olabilir. Mesela Cilvegözü’nde de biliyorsunuz bir sürpriz yaşandı. Belki Türkiye’nin direkt müdahalesini isteyen bir sürprizdi ama tutmadı. Bu tür sürprizleri saymazsam ben kısa dönemde görmüyorum. Bu takvim meselesinden yola çıkarsam, yani Türkiye’nin bu Kürt meselesinin çözüm takviminden yola çıkarsam olsa olsa belki bir haziran, yaz ayları falan... Ama genel Ortadoğu’daki yorumcuların genel kanısı 2014...

Şöyle mi, lafınızı bölüyorum, yumuşak bir geçiş olmazsa 2014’te askeri müdahale?
Yani 2013’ün sonları, yaz aylarından başlayarak 2014’e kadar olan bir süreç... Burada da tabii yine de taraflar yenişemezse… Birisi birisini yenmişse zaten şey yok, hiçkimseye ihtiyaç falan yok.
Eğer Rusya’yla Amerika arasında belli bir süre sonra anlaşma olmazsa, tıkanma olursa o zaman belki müdahale düşünebilirler. Zaten Amerika kendini hazırladı. Yani Amerikan Genelkurmay Başkanı diyor ki, “Bizim müdahale planımız hazır” ama devamında diyor ki, “Obama şu anda siyasi olarak çözülmesinden yana.” Şu anda, diyor. Bu demektir; “Üç ay sonra fikrini değiştirebilir, beş ay sonra döner, sekiz ay sonra başka türlü düşünebilir.”

Rusya’yla Amerika anlaşabilir mi sizce böyle bir şeyde?
Yani bakın aşağı yukarı anlaşmış durumdalar, bir tek tıkandıkları nokta şu: Esad’lımı, Esad’sız mı? Rusya diyor ki “Esad’a karışmayın halk karar versin.” öbürleri de “Esad gitsin”... Yani tek şart o kalmış.
Ama Rusya’ya “Bak gel sen bu Esad’dan vazgeç, Esad’ın sana verdiği bütün o imtiyazlar, işte bu Tartus Limanı vesaire hepsi olduğu gibi kalsın.” Ama Rusya kabul etmedi. Rusya jeo-stratejide, çöküşün Suriye’den İran’a yanaşacağını, oradan da kendisine belanın geleceğini falan düşünüyor. Bir de bence Ege ve Adriyatik’te bulunan doğal gaz ve petrol rezervleriyle, yani enerji hatlarıyla da ilgili.

Peki son soruyla bitirelim, bu savaşın Türkiye’ye etkileri ne olacaktır?
Suriye yönetimi düşmezse, hani BirGün gazetesine Suriye yönetimi belki biraz abartılı söylemiş, ama “İleride Türkiye’ye biz dersini vereceğiz” anlamına gelen sözler sarf etti. Yani Suriye yönetimi ayakta durursa Türkiye’ye bir şekilde problemler çıkacak. Suriye düşse ve Türkiye oraya diyelim ki işte “Osmanlı” gibi gitse de oranın bütün problemleri olduğu gibi buraya yansıyacak. Esad rejimi düştü ve Türkiye oraya hami oldu ve işte Türkiye’nin de AKP’nin de çok tuttuğu kardeş partisi Müslüman Kardeşler örgütü oraya hakim oldu, oradaki bütün sıkıntıları yani Alevi-Sünni sıkıntısı, cihadçı sıkıntısı, çatışmalar sıkıntısı, Kürt meselesi, ekonomik mesele, enerji kavgası vesaire buraya yansıyacak. Türkiye bunun altından nasıl kalkar, hele hele AKP hükümeti nasıl kalkar o ciddi bir muamma, bilmece. Yani AKP’nin bunu hesap ettiğini de zannetmiyorum.

*Redaksiyon Dergisi Nisan sayısında yayınlandı/ Söyleşi: Selçuk Özbek


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome