Avrupa Düzeninin Yıkılışı - Samir Amin

31 Ekim 2012 Çarşamba

Avrupa’da yaşayan çoğunluk, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi bir güç olarak Amerika Birleşik Devletleri ile kıyaslanabileceğine ve bu devletten bağımsız olduğuna inanıyor.


Onları bu düşünceye gayri safi milli hâsılaları (GDP) toplandığında ortaya çıkan sonuç sevk ediyor. Bana kalırsa, Avrupa belli başlı üç engelden dolayı böyle bir karşılaştırmaya dâhil edilemez.

Öncelikle, Amerika kıtasının kuzey kısmı (Amerika Birleşik Devletleri ve –harici ülkesi olduğunu düşündüğüm- Kanada) Avrupa ve Rusya’nın batısına kadar uzanan bölge ile kıyaslanamayacak ölçüde zengin doğal kaynaklara sahiptir. Bu durum Avrupa’nın enerji ithal etme zorunluluğunda görünür oluyor.

İkinci olarak, her ne kadar bu durum milliyetçi şovenizm şeklinde açığa çıkmasa da,  Avrupa tarihi olarak birbirinden belirgin ölçüde farklı milletlerden ve çeşitli politik kültürlerden oluşuyor. Bu durum Avrupa’da, Amerika’da “Amerikalılar” ismiyle tanımlanan, “Avrupalı insan” kimliği oluşturma sürecini yokuşa sürüyor. Bu önemli konuya daha sonra döneceğiz.

Üçüncü olarak ki bu Avrupa ile Amerika’yı karşılaştırma yolunda en büyük engeli teşkil ediyor, Avrupa’da kapitalist gelişme başlangıcından günümüze düzensiz bir seyir izlerken Amerikan kapitalizmi Kuzey Amerika bölgesinde en azından iç savaşa kadar düzenli olarak gelişti. Tarihi Rusya’nın batısına kadar Avrupa (Ukrayna ve Belarus da dâhil), eşit gelişememiş üç farklı kapitalist toplumdan oluşuyor.

Tarihsel olarak kapitalizm, yani kapitalist üretimin dünya ölçeğinde yaygınlaşmasına kadar geçen süre, on altıncı yüzyılın başında Londra/Amsterdam/Paris üçgeninde şekillendi ve bugünkü haline Fransız Devrimi ile İngiliz Sanayi Devrimi sonrasında ulaştı. Günümüze kadar baskın kapitalist merkezlerde yaygınlaşan bu model (Wallerstein’ın tabiriyle liberal kapitalizm), Amerika Birleşik Devletleri’nde iç savaştan sonra federal hükümetteki kölelerin baskın gücünü ortadan kaldırarak ve daha sonra Japonya’nın egemen gücüne de son verecek biçimde, süratle etki alanını genişletti. Avrupa’da 1870’den sonra hızla Almanya ve İskandinavya’nın yerine geçti. Avrupa’nın çekirdeği (Büyük Britanya, Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre, Avusturya ve İskandinavya) şimdilerde benim tabirimle kendi ekonomik, siyasi ve sosyal açıdan, tekelci kapitalizmin ilk aşamalarında oluşup 1975-1990 döneminde bu haline gelen, “genelleşmiş” tekellerinin çalkantısı altında kalıyor.

Şimdilerde Avrupa bölgelerine uygun olarak genelleşmiş tekeller “Avrupalı” değiller. Her ne kadar ticaretleri Avrupa ötesine uzansa ve dünya ölçeğinde uluslararası iş yapsalar da hala katı biçimde “ulusallar”. (Yani Alman, İngiliz, İsveç vb.) Aynı durum Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’da yaygınlaşmış günümüz tekelleri için de geçerli. Yapılan kapsamlı araştırmaların sonuçlarına dayanarak bu kesin sonuca varabildim.

İkinci katman yakın geçmişte, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, benzer baskın tekelleşmiş kapitalizm modelleri ile şekillenen İtalya, İspanya ve Portekiz’i kapsıyor. Bu ülkeler yeni ekonomik ve siyasi yönetim modellerine alışmakta zorlanıyor ve bu da onların diğer ülkelerle eşit duruma gelmelerine engel oluyor.

Üçüncü katman, geçmişteki “sosyalist dünya” ülkelerini ve Yunanistan’ı kapsıyor. Bu ülkeler kendi ülkelerine uygun genelleşmiş tekeller oluşturmayanlar. (Yunanlılar he ne kadar “Yunanlılıkları” hayli tartışmalı olsa da istisna kabul edilebilir.) İkinci Dünya Savaşına kadar bu devletler, Avrupa’nın çekirdeğini oluşturan gelişmiş kapitalist ilişkilerden oldukça uzaktaydı. Sonrasında, Sovyet tarzı sosyalizm “reel sosyalizm” yolunda yürüyen tüm ülkelerde ilkel ulusal kapitalist orta sınıfı baskı altında tutmaya devam etti. Sovyet tarzı, bu ülkelerde sosyalist nitelikli olmasa da burjuvazi kurallarına uygun, toplumsal, devlet kapitalizmini benimseyen modeller oluşturdu. Avrupa Birliği ve NATO üyelikleri sonucu kapitalist dünyaya entegre edilen bu ülkeler (Yunanistan da dahil) o zamandan beri ortak bir yazgıyı paylaşıyor. Kendi ulusal tekelleşmiş modellerini oluşturamayan bu devletler, Avrupa çekirdeğini oluşturanların nesnesi konumundalar.

Avrupa’daki bu heterojenlik, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada ile kıyaslanma yolunda kesin bir engel teşkil ediyor. Ancak, burada şu soru sorulabilir: Bu heterojenlik Avrupa yapısı içerisinde kademeli olarak eritilemez mi? Benim karşı çıktığım fakat Avrupa’da etkin hale gelen düşünce budur, daha sonra bu konuya döneceğim.

Avrupa Amerika kıtası ile kıyaslanabilir mi?
Avrupa’nın Amerika ile iki farklı şekilde kıyaslanmasının daha gerçekçi olacağını düşünüyorum. (Amerika Birleşik Devletleri/Kanada bir tarafta Latin Amerika/Karayipler diğer tarafta) İkili Amerikan kıtası dünya kapitalizmiyle iki farklı topluluk oluşturuyor. Merkezi ve baskın kuzey ile ikinci derecedeki ve çevresel güney. Kuzey yarımkürenin baskınlığı, 1823’te Monroe Doktrininde iddiasıyla meydan okuyan, on dokuzuncu yüzyıldaki Amerikan gücünün temelini oluşturuyor. Gücünü İngiliz rakibi ile paylaşarak dünya sahnesinde zirveye tırmanan Washington, baskınlığının sorgulanmasına sebep olan kavgacı tavrına karşın, yaygın tekelleri sayesinde güney sınırları üstünde ekonomik ve siyasi olarak geniş bir kontrol mekanizmasına sahip. Burada Avrupa ile benzerlik aşikâr. Doğu Avrupa, Latin Amerika’nın Amerika Birleşik Devletleri karşısındaki konumuna benzer şekilde, Batı Avrupa’nın yanında ikinci derecede ve zayıf kalıyor.

Fakat bu durum da tüm analojilerde olduğu gibi belirli benzerliklerle sınırlı kalıyor. Bu sınırları yok saymak geleceğe yönelik tahminlerde yanlış sonuçlara varmak anlamına gelir. Latin Amerika su, toprak, madenler, petrol ve doğal gaz gibi inanılmaz doğal kaynaklara sahip çok büyük bir kıta. Bu açıdan Doğu Almanya ile kıyaslanamaz bile. Dahası, Latin Amerika Doğu Almanya ile kıyaslandığında pek de heterojen sayılmaz. Her ne kadar yok olma tehlikesi geçiren pek çok Hint dili olsa da temel olarak birbirine yakın iki dile sahip ve komşularına karşı ulusal-şoven düşmanlık gösterdiği nadirdir. Ancak tüm bu farklılıklar her ne kadar önemli görünseler de Doğu Avrupa ile basit analojik karşılaştırma yapmaya engel olmaları amacıyla güçlükle bulunmuşlardır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Güney Amerika üzerindeki baskınlığı Washington’un Birleşik-Amerikan pazarı oluşturmaya yönelik önerisinden de anlaşılacağı üzere ekonomiktir. ( Amerika Birleşik Devletleri tüm empozelerine rağmen bu anlaşmayı hala kabul ettiremedi.) Bu projenin bir parçası olan NAFTA  bile Kuzey Amerika pazarının bir devamı olarak Meksika ile imzalanmasına ve yürürlükte olmasına rağmen Meksika’nın siyasi egemenliğinde köklü değişikliklere yol açamadı. Bu gözlemi saflık olarak nitelendirmek doğru değil. Elbette ekonomik yöntemler ile siyasi gidişat arasında sızdırmaz kapaklar bulunmadığının farkındayım. Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) en son Latin Amerikan muhalefet güçleri tarafından “Amerika Birleşik Devletleri’nin sömürü ofisi” olarak ilan edildi. Amerika Birleşik Devletlerinin gerek Karaiplerde yaptığı gibi askeri müdahaleleri gerekse desteklediği darbelerin listesi bu durumu kanıtlamaya yetecek uzunlukta.

Avrupa Birliğinin kurumsal biçimi ise devletlerin arasındaki çok daha geniş ve karmaşık bir mantığa dayanıyor. Buna Batı Avrupalıların Monroe Doktrinindeki “Doğu Avrupa Batı Avrupa’nın mülkiyetindedir” maddesinde açığa çıkan bakış açıları da dâhil fakat durum yalnızca bununla da sınırlı değildir. Avrupa Birliği artık kuruluşunda, sadece altı ülkeden oluştuğu ve diğer Batı Avrupa ülkeleri henüz katılmadığı zamanlarda, olduğu gibi bir “ortak pazar” değil. Maastricht Anlaşması imzalandıktan sonra Avrupa Birliği politik bir proje haline geldi. Elbette bu projenin temelinde toplumların yaygınlaştırılmış tekeller aracılığı ile idaresi hedefi yatıyordu ayrıca birlik aynı zamanda sorunların çözümü için bir tartışma platformu biçimine gelebildi. Avrupalı kurumlar birlikteki insanların gayri safi milli hâsılalarına göre değil, nüfusları oranında Avrupa Parlamentosunda temsil edilmesinden sorumludur. Bu sebeple Avrupa’nın bakış açısı çoğunlukla birlikteki sol partilerin eleştirileri sonucu      “Başka bir Avrupa mümkün” sloganında ifade edilen istikamette değişiyor.

Avrupa’nın gelecekteki muhtemelen yapısına dair tezleri ve hipotezleri tartışmaya başlamadan önce Batıcılık, Emperyalizm ve Avrupalı kimliği konularını biraz tartışmakta fayda var.

Sadece Avrupa mı yoksa Batıcı ve Emperyalist Avrupa mı?
Büyük Britanya, önceki emperyalist kimliğinin etkisiyle her ne kadar artık bu pozisyonu azaltarak Londra merkezli küresel ekonomiye aktarmış olsa da, Avrupalı olmaktan ziyade Batıcıdır. Buna karşın Büyük Britanya, Avrupa’ya siyasi olarak tam aktif üyeliği seçmek yerine, Avrupa Birliğine ikinci dereceden kendine has üyeliğini öncelikle Euro-Atlantik ekonomik ve finansal pazarların korunması ve kurumsallaşması doğrultusunda kullanıyor.

Fakat Batıcı olan yalnızca Büyük Britanya değil. Kıta Avrupa ülkeleri de her ne kadar siyasi bir Avrupa kurmaya niyetli görünseler de daha az Batıcı değiller. Buna kanıt olarak NATO’nun siyasi yapıdaki merkezi pozisyonu gösterilebilir. Avrupa Birliği dışındaki ülkelerle kurulan askeri ittifaklarda “Avrupalı oluşumun” fiilen birleştirilmesi bu bozukluğu gösterir. Bazı Avrupalı devletler (Polonya, Macaristan ve Baltık ülkeleri) “Rus Düşmanlara (!)” karşı NATO’nun yani Amerika Birleşik Devletleri’nin korumasını Avrupa Birliğine bağımlılıklarından daha fazla önemsiyorlar.

Batıcılık konusundaki ısrarın ve NATO’nun yok olduğu varsayılan “Sovyet tehdidine” karşı dünya çapında yürüttüğü operasyonların temelinde benim analizime göre üçlünün (Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya) kolektif emperyalist planları yatıyor. Bu da baskın güç durumundaki bu üç yaygınlaştırılmış tekelci kapitalistin yeni ortaya çıkan güçlere karşı ayakta kalma çabasıdır. Sebep, emperyalist sistemdeki göreceli olarak en son değişimlerin öncelikle ve geleneksel olarak emperyalist güçler arasındaki çekişmeden kaynaklanmasıdır. Kolektif emperyalizmin ortaya çıkış nedeni Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi ikincil derecedeki bölgelerin durumlarını düzeltme çabalarına karşı birleşik mücadele yürütmektir.

Avrupa’nın emperyalist kısmında yalnızca Batı Avrupa bulunuyor. Buradaki devletlerin tümü modern dönemde sömürgeleri olsun veya olmasın emperyalist politikalar izlemişlerdir. Bunu tersine, Doğu Avrupa ülkeleri kendi yaygın tekelleri olmadığı için hep sürecin dışında kalmışlar. Onlar yalnızca “Avrupalı” oldukları için sömürmeye hakları olduğu yalanını yutmuşlardır. Bu yanılsamadan kurtulup kurtulamayacaklarını kim bilebilir?

Kolektifleşen ve bundan böyle bu biçimde kalacak olan emperyalizm, Güneyi izlerken tek bir politika izliyor, üçlü kuvvetlerin politikasını. Bu siyasette küreselleşme sistemlerini sorgulayan her topluma ve ülkeye devamlı saldırı öngörülür. Kolektif emperyalizmin her zaman hegemonya haline gelmese de askeri bir lideri de bulunur: Amerika Birleşik Devletleri. Buradan anlaşılması gereken artık hiçbir Avrupa ülkesinin ve müttefikinin artık “dış politikası” olamayacağıdır. Gerçekler ortada tek bir doğru olduğunu söylüyor: Washington (muhtemelen Londra’ya danışarak) her şeye tek başına karar veriyor. Güneyden bakıldığında Avrupa Amerika Birleşik Devletleri’nin koşulsuz müttefikinden başka bir şey değildir. Yine de bu konuda Latin Amerika’da bazı yanılsamalar olabilir. (Bu şüphenin sebebi Amerika Birleşik Devletleri ve ikincil olarak Avrupalı müttefikleri tarafından uygulanan hegemonya şiddeti değil, aynı durumun Asya ve Afrika’da uygulanmaması. Oluşturulan ülkelerdeki iktidarlar biliyorlar ki saldırıya uğrayan bu iki kıtada yalnızca “acente” hükümetler ve itaatkâr pozisyonlarını kabullenmek zorundalar. Sonuç olarak ortada temel güç olarak Washington var, yakında belki yok olacak Avrupa değil.

Avrupalı kimliği gerçekten mevcut mu?
Bu sorunun sorulduğu bakış açısı Avrupa’nın içindedir. Dışarıdan, güneyden, bakıldığında “Avrupa” oldukça gerçek görünüyor. Dilleri ve dinleri “Avrupalı olmayan” Asya ve Avrupa’daki insanlar için bu gerçek Hıristiyan olup misyonerliği benimseyerek veya sömürgecilerinin dillerini resmi dil olarak benimseyerek etkisini azaltacak olsa da yine de Avrupalılar “ötekilerdir”. İşler doğal olarak Latin Amerika’da, Kuzey Amerika’da olduğu gibi farklıdır çünkü burası, tarihsel kapitalizm dönemi anlayışına uygun, “diğer Avrupa” ve “yeni dünya” fikrinin sonucu olarak kurulmuştur.

Avrupa kimliği yine de en sağlıklı biçimde yalnızca Avrupa’ya içeriden bakılarak tartışılabilir. Fakat kimliği kabul eden ve reddedenler arasındaki görüşler ciddi olarak çatışıyor ve her iki tarafın da zararına sonuçlanıyor. Bazıları kimliği Hıristiyanlıkla tanımlamaya kalkışıyor, fakat tabii burada mantıksal olarak Katoliklere, Protestanlara, Ortodokslara referans vermek gerekiyor ve bu bakış açısı herhangi bir dini görüşü olmayanları kapsamıyor. Başkaları ise bir İspanyol’un bir Arjantinli ile Lituanyalıdan daha iyi anlaşacağını ve Fransız bir kadının Cezayirliyi bir Bulgar’dan daha iyi anlayacağını iddia ediyor. Aynı kişiler İngilizlerin kendi dillerinin konuşulduğu ülkelerde çok daha hızlı ilerleyeceklerine inanıyorlar. Tarihteki Grek-Roma medeniyeti, olduğu haliyle veya yeniden inşa edildiği biçimiyle, Orta Çağ’da egemenlik kurdukları bölgelerde Latince ve Yunanca kullanmışlardı, İngilizce değil. On sekizinci yüzyıldaki Aydınlanma Çağı, her ne kadar Prusya ve Rusya’ya kadar ihraç edilmiş olsa da, daha ziyade Londra/Amsterdam/Paris üçlü etkisini taşıyordu. Temsili seçim demokrasisi hala hiç güvenilir değil ve Avrupa’nın siyasi kültür çeşitliliğini gösteremeyecek kadar genç.

Avrupa’da bugün mevcut olan ulusal kimlikleri göstermekte bir güçlük yok. Fransa, Almanya, İspanya ve Büyük Britanya; hepsi yüzyıllar süren kanlı savaşlarla kuruldular. Lüksemburg’un ehemmiyetsiz başbakanı her ne kadar anavatanının (onunki mi bankasınınki mi?) “Avrupa olduğunu” söylese de, hiçbir Fransız başkanı, Alman bakanı veya İngiliz başbakanı böyle bir işe kalkışacak kadar aptal değildir. Fakat meşru bir proje olmak veya bölgesel siyasi entegrasyon için ortada gerçekten ortak bir kimlik olmak zorunda mı? Ben bunun bu şekilde olmak zorunda olduğunu düşünmüyorum. “Ulusal” kimliklerin ve çeşitliliğin farkına varmayı sağlayan ve ortak siyasi yapılanmanın devamı için makul sebepleri bulunan bir birlik kesinlikle gelişme gösterecektir. Bu prensip sadece Avrupalılar için geçerli değil; birinin Arap veya Afrika projesini meşru sayması için illa Arap veya “zenci” olmasına gerek yok. Maalesef “Avrupalılar” bu düşünce ile hareket etmiyorlar. Büyük çoğunluğu kendini en iyi ihtimalle anlamsız ve gerçek dışı olarak tanımlanabilecek şekilde “uluslar üstü” ya da “bağımsızlık karşıtı” olarak nitelendirebiliyor. Bu nedenle benim Avrupa’nın devamına yönelik tartışmam kumdan kaleler gibi “kimlik” temelinde değil işleyişe dair kurumlar ve formların sağlam temelinde devam edecek.

Avrupa hayatta kalabilir mi?
Sorumuz herhangi bir “Avrupa projesinin” bunun mümkün kılıp kılamayacağı değil, bu sorunun cevabı evet olurdu, mevcut yapısal projenin Avrupa’nın devamını sağlayıp sağlayamayacağı veya bu projenin değişim ihtimali. Yaygınlaşmış tekelci kapitalizmin devamı sağlamaya çalışan ve onun “bölünmez bütünlüğünü” savunarak çıkarlarına hizmet eden sağ kanattaki “Avrupalıları” bu süreçte dikkate almıyorum. Tartışmada yalnızca insani kapitalizm ve reform talep edenlerin ve Avrupa ile dünyada sosyalist dönüşüm isteyenlerin de içinde bulunduğu “Başka bir Avrupa mümkün” diyenlere kulak vereceğim.

Tartışmanın temelinde Avrupa ve dünyayı etkisi altına alan kriz yer alıyor. Euro bölgelerindeki krizin ön aşaması ile Avrupa Birliğinde gözlenen sonraki aşamaları birbirinden ayrı düşünülemez.

Maastricht Anlaşması sonrası veya benim görüşüme göre daha da önce başlayan süreçte, Avrupa Birliği ve Euro bölgesinin tasarlanmasının ve uygulanmasının temelinde liberal küreselleşme adı verilen yerelleşmiş tekelci kapitalistlerin güvencesini sağlamak yer alıyor. Bu bağlamda bence bu projeyi ve bunla bağlantılı olarak Avrupalılar projesini hayatta kalamaz kılan çelişkilerin analizi ile işe başlanmalı.

Avrupa projesini koşulsuz savunanlar, bu projenin değişebileceğini öne sürüyorlar. Evet, projenin değişmesi mümkündür fakat bunun için çifte mucizeye ihtiyaç var ve ben mucizelere inanmam. Öncelikle Avrupa’nın bünyesindeki ulusal egemenliklerin farkına varması, çeşitlilikleri savunması ve yapısını bunlara göre yeniden düzenlemesi gerekiyor. İkincil olarak, Avrupa’nın ekonomik ve sosyal idaresinde çatı işlevi gören kapitalizmin kendi işleyişini ve mantığını dikte etmek yerine başka seçeneklere de kapısını açmalı. Avrupa’nın çoğunluğunun bu gereklilikleri yerine getirebileceğini düşünmüyorum. Aynı şekilde buradaki sol azınlıkta da Avrupa’nın muhafazakâr yapısını tersine çevirebilecek imkân göremiyorum. Bu da beni Avrupa’nın bugünkü halinden farklı bir yer haline gelemeyeceği sonucuna götürüyor ve Euro bölgesi krizleri de bu şekilde hayatta kalamayacağını ispatlıyor.

Maastricht Anlaşmasında tanımlandığı haliyle “Avrupa projesi” ve Euro bölgesi projesi kamuoyuna yalnızca aptalca ve ikiyüzlü olarak tanımlanabilecek bir kampanya ile duyuruldu. Batı Avrupa’daki ayrıcalıklı, zengin insanlara ulusal egemenliklere son veren bu proje sayesinde kıtayı kana bulayan savaşlara artık bir son verileceği vaat edildi. (Bu zırvanın başarısı kolaylıkla tahmin edilebilir.) Bu yalan “büyük Amerikan demokrasisi dostluğu” sosu ile servis edildi. Diğerleri, zavallı yoksul Doğu Avrupalılar ise batı standartlarını yakalama sözü ile kandırıldılar. Batı ve Doğu Almanya’da büyük çoğunluk bu zırvalara inandı.

Bugün, Yunanlıların tartışmaların merkezinde yer almalarının iki ana sebebi var. İlk olarak Euro bölgesindeler, ikincil olarak ise burada yaşayan insanlar diğer (eski sosyalist) Balkan devletlerinin kaderinden kurtulmayı umuyorlar. Genel olarak Yunan halkı “komünistlerce” yönetilme talihsizliğinden kaçındıklarını düşünüyordu (veya umuyordu?) bu sebeple de diğer Balkan ülkeleri gibi bunun bedelini ödemeyeceğini zannediyordu. Ancak Avrupalı dayanışması ve özellikle Euro bölgesi ortaklığı düşüncesi farklı işliyordu, “komünizm” suçu mutlaka cezalandırılmalıydı.

Şimdilerde Yunanlılar naif düşüncelerinin yanılsamadan ibaret olduğunu görüp çıkmaza girdiler. Sistemin onları da diğer Balkan komşularıyla, Bulgaristan ve Arnavutluk, aynı kefeye koyacağını bilmeleri gerekir. Avrupa Birliğinde ülkeler arasındaki eşitsizliği azaltmak amacıyla zayıf kalanlara destek verildiği iddia ediliyor ancak bu destekler ilerleme sağlamak bir yana bağımlılığı sürekli arttırıyor. Avrupa projesinin iflasına sebep olanlar ile bu durumdan zarar görenler aynı kişiler değil. İkincil derecedeki ülkeler zarar görürken, Avrupa Birliğinin çekirdek ülkeleri, özellikle Almanya ve buradaki yönetici sınıflar sistemden çıkar sağlamayı sürdürüyor. Bu durum Yunan halkına saldıran insanları daha da iğrençleştiriyor. Tembeller mi? Vergi mi kaçırıyorlar? Lagarde Hanım  asıl dolandırıcıların IMF destekli küreselleşmenin özgürlüklerinden yararlanan gemi sahipleri olduğunu unutmuşa benziyor. Euro bölgesinde kriz gittikçe derinleşiyor fakat durum böyle iken,  Avrupa Birliğinin ciddi bir özeleştiri yapacağına ve yapısal değişikliklere gideceğine dair hiçbir belirti yok.

Amacım, her ne kadar durum tersi gibi görünse de, ülkeler arasındaki çatışmaları aktarmak değil. Asıl anlatmak istediğim, yaygınlaşan tekellere karşı özellikle ikincil konumdaki ülkelerde işçilerin harap eden katı koşullardaki durumları. “Alman modeli” tüm Avrupa’da bütün sağcı hükümetler ve çoğu sol politikacılar tarafından övgü aldı. Bu model özellikle Fransa’daki işçilerin üçte biri düşük maaşa çalışan yumuşak başlı işçileri ile tanınıyor. Bu doktrin Alman ihracatının başarısının ve Almanya’nın güçlenmesi ile çıkar sağlayan yaygın tekellerin sırrıdır. Herkesin bu modelin niçin kapitalizmin koşulsuz savunucularını büyülediğini anlaması gerekir!

En kötü senaryo yaklaşıyor: Avrupa projesi Euro bölgesinden başlayarak aniden veya kademeli olarak dağılacak. O zaman başlangıç noktamız olan 1930’lara dönebiliriz. Avrupa ülkeleri “liberalizm”, küreselleşme ve yerelleşmiş tekellere boyun eğerken iktidarları her geçen gün güçsüzlüklerine daha fazla ikna olarak “milliyetçi” söylemlerini yoğunlaştırırlar. Bu tarz siyasetler de aşırı sağı yeniden güçlendirir. Yeni Pilsudskisler, Horthyler, Baltık baronları, Mussoliniler ve Franko’yu yeniden canlandırmaya çalışan gruplar ortaya çıkar. Sağcıların bu söylemleri felaketlerden sorumlu tutulacak olan Romanlar gibi halklara karşı da şoven şiddete yol açacak. Avrupa projesinin ısrarla savunulmasının altında aslında bu sebep yatıyor; dağıldığında kopacak olan fırtına.

Daha az acı verecek bir alternatif var mı? Yenilikçi toplumsal dönüşüm dalgası ile karşı karşıya mıyız?
Evet, gerçekten var, çünkü teorik olarak birden fazla seçenek mevcut. Fakat bu alternatiflerden birinin veya birkaçının hayata geçirilmesi için öncelikle tartışmaya açılmaları gerekiyor. Kapitalist gelişim sürecinde önceki aşamalara, kapitalist kontrol mekanizmalarının oluşmadığı dönemlere, dönmek imkânsız. Yalnızca geleceğe doğru ilerleyebiliriz, bu da demek oluyor ki, “kamulaştırma” döneminin geldiğini bilerek, merkezi kapitalist kontrol mekanizmalarının olduğu hakiki aşamadan yola çıkmak zorundayız. Başka bir perspektifle devam etmek mümkün değil. Bu yargı, aşama aşama bu yöne evirilen ana mücadeleyi yadsımıyor. Tam tersine bu mücadele biçiminde, amaçların ve bunlara ulaşılacak kademelerin planlanmasına ve sonrasında uygulamaya geçilmesine ihtiyaç var. Aksi takdirde bu eylem biçimi “Kapitalizme son” sloganından ve tekrar eden, kolay elde edilmiş güçsüzlükten ibaret kalır.

Fakat bilinmelidir ki bu eylem biçimi öncelikli olarak Euro’nun kurulu sistemi ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) ile çatışmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle “Euro’dan vazgeçmek” ve Avrupalı devletlerde parasal egemenliğin onarımı için bir ihtimal görmüyorum. Ancak bu şekilde manevra yapmak için uygun alan açılabilir ve Avrupalı müttefiklerle görüşülerek reformların önü açılabilir. Bu mücadele sonucunda özellikle ulusal bankalarda dağılmalar, kaçak şirketlerin istimlâk edilerek oradaki işçi ve yerel hükümetler lehine kullanılması gibi olanaklar görüyorum. Tüm bunlar için yerel ekonomik hâkimiyet iddialarına ve yasaklayıcı Avrupa’nın kurallarına itaatsizliğe ihtiyaç var. Benim için kesin olan bir şey var o da Avrupa’daki siyasi atmosferin böyle bir eyleme tüm Avrupa Birliğinde aynı anda izin vermeyeceğidir, bu bir mucize olurdu. Sonuç olarak başlayabildiğimiz yerden, bir ya da birkaç ülkeden, başlamak zorundayız. Ben inanıyorum ki süreç bir kez başladığında, kartopu gibi yuvarlanarak büyüyecektir.

Bu öneri daha önce başkan Francois Hollande tarafından da dile getirildi. Yaygınlaştırılmış tekellerin politik güçleri ise “büyümenin rekabete dayalı, çeşitli, açık ve şeffaf pazar ile sağlanması” karşılığını verdi. Ancak söylenmesi gerekir ki, “açık ve şeffaf pazar” diye bir şey yoktur. Pazarlar, ticari tekellerin alanlarıdır. Bu ikiyüzlü belagatle mücadele edip yalanlarını ortaya çıkarmak durumundayız. Varlıklarını prensipte kabullendikten sonra pazarlarla mücadele etmeye çalışmak hiçbir işe yaramaz. Bu genelleşmiş tekellerden çıkar sağlayanların onları düzenlemelerini beklemekle aynı şeydir. Onlar dayattıkları, düzenleyici oldukları varsayılan kuralları geçersiz kılmayı gayet iyi biliyorlar.

Yirminci yüzyıl tarihe yalnızca emperyalizmin kanlı savaşlarıyla damgasını vurmadı; aynı zamanda halklar arasında çok büyük devrimci hareketlere de sahne oldu. Bu devrimler Rusya, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da dünyanın dönüşümü için dinamik etmenler haline geldiler. Fakat emperyalist merkezlerde yalnızca zayıf bir yankı bulabildiler. Emperyalizm öncesi gerici güçler toplumlar üzerinde egemenliklerini, üçlü kolektif emperyalistin istediği biçimde, kurdular ve buralarda “kapsayıcı” politikalarını galip gelerek yeniden inşa ettiler. İşçiler ve halklar arasındaki enternasyonal dayanışma eksikliği yirminci yüzyıldaki dramın temel sebebini oluşturdu. İleriye yönelik hareketlere dair yorgunluk çevre bölgelerde başladı (ilk sosyalist perspektifli deneyim, anti-emperyalist özgürlükten toplumsala geçiş). Avrupa sosyalist hareketinde ise kapitalizm/emperyalizm kamplaşmasına karşılık sosyal demokrasi/toplumsal özgürlük mücadelesiyle devam ediyordu.

Fakat kapitalizmin, yani yaygınlaşmış tekellerin zaferi, kısa bir süre etkili olmuşa benziyor (1980-2008). Dünyada demokratik ve toplumsal mücadeleler devam ediyor, ortaya çıkan yeni muktedir devletler güç tekellerinin sorgulanmasını sağlıyor. Gezegendeki tüm halklar bu mücadeleye dâhil oluyor, kuzeyde de güneyde de.
 


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome