Bütçe, Emekçiler için değil Sermaye için harcanıyor

3 Ocak 2013 Perşembe

Kamu Hakem Kurulu'nda yaptığı görüşmeler sonucunda 2012 yılında İlk altı ay için yüzde 4, ikinci altı ay için yüzde 4, 2013 için ilk altı ay için yüzde 3, ikinci altı ay için yüzde 3 zam kararı verildi.


4688 Sayılı yasada kısmi yapılan tadilatlar sonucu karar yetkisinin kendisinde toplayan hükümetin bu yeni düzenlemesinin etkisi ile karar 4'e karşı 7 oyla kuruldan geçti.

Son yıllarda şiddetini arttıran kamu emekçilerinin haklarına, kazanımlarına karşı yapılan tüm bu saldırılar, var olan egemen ideolojinin yörüngesinde AKP eli ile sürdürülmeye devam etmektedir.

Bütçe Emekçiler İçin Değil, Sermaye İçin Harcanıyor

Türkiye'de de dünyadaki eğilimle paralel, neoliberal politikaların gölgesinde sosyal harcamalar kısılmakta ve devlet elini kamu hizmetlerinden hergün biraz daha fazla çekmektedir. Sağlık, eğitim gibi hizmetlerde piyasalaşmanın önü açılmakta, sağlıkta katkı paylar arttırılırken, eğitimde özel okulların önü açılmaktadır.

Bu kapsamda buradan doğan maliyetler, toplumun diğer emekçi kesimleri gibi kamu emekçilerini de derinden etkilemekte ve bu maliyetin bedelini ödemekle yükümlü kılmaktadır.

Peki, bugün uygulanan bu politikalar sayesinde “fazla”lar vermeye başlayan ve kamu emekçileri için “yeterli kaynak yok” olarak nitelendirilen bütçe hangi kesimler için saklanmaktadır?

Yanıtını 2012 yılı yeni teşvik paketinin detaylarında açıkça görebileceğimiz gibi, yeni teşvik paketinde planlanan yatırımlara KDV istisnası, gümrük vergisi istisnası, vergi indirimi, faiz desteği, yatırım yeri tahsisi desteği, KDV iadesi desteği gibi teşvikler bütçenin nerelerde kullanılacağının izlerini taşımaktadır.   

Özellikle bu teşviklerin kullanılacağı yatırımların, tedariği yüzde 50'den fazlası ithalata dayalı ürünlerin yer aldığı sektörlerin içinde olacağı ibaresi önemlidir. Bu sektörler ithalat bağımlılığını kalıtsallaştıran istihdam açısından katma değeri düşük sektörlerdir.
 
Bunun dışında sadece yatırım kredileri için 50 milyon liraya ulaşan faiz desteği verilmesi planlanmakta olup, toplamda teşvik paketinin 2 milyar dolara ulaşan bir maliyet getireceği hükümet tarafınca öngörülmektedir. 2002 yılından bu yana ise 204 bin 292 işletmeye verilen kredi desteklerinin boyutu 11,3 milyar liraya ulaşmaktadır.

Kamu emekçileri tarafına baktığımızda ise; Maliye Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlenen bilgilere göre kamu personeline yapılan ödemeler AKP döneminde 2003 yılında yüzde 6,3’ten, 2006 yılında 5,7, 2008 yılında yüzde 5,8’e ve de  2011 yılında 5,6'ya kadar düşmüştür. AKP bütçeden kamu emekçilerine ayrılan payı gittikçe düşürmektedir. 
 
Kamu Emekçilerinin Refah Kaybı, Sermayenin Kazancı
Bugün zam oranlarının temellendirildiği resmi enflasyon rakamları, kamu emekçilerinin hayat pahalılığı karşısında yaşadığı mağduriyetleri giderecek bir gerçeklik önümüze sunmamaktadır. Kamu emekçilerine yapılacak zam, üzerinde tartışma yapılabilinecek bir hesaplama ile çıkarılan resmi enflasyon rakamlarına göre değil, kamu emekçilerinin enflasyon karşısında ücretlerinin erimesi ile yaşadığı hayat pahalılığına göre yeniden düzenlenmelidir. Temel amaç bugün giderek yoksulluğun içine itilen kamu emekçilerinin maruz kaldığı refah kayıplarını telafi etmek olmalıdır.

Oysa bugün yeniden çift haneye –yüzde 10’ların üzerine- çıkan enflasyonun ayrıntısında gizli olan gerçekler göz ardı edilerek bizlere sunulmaktadır.

Gerçek enflasyonun alt ve orta sınıflar için yüzde 25-30 bandında seyrettiği gerçeği bu ayrıntılarda gizlidir.

Gıda maddeleri genelinde yüzde 15’e ulaşan enflasyon oranı, ailelerin temel harcamalarında önem taşıyan sebze-meyve,et, süt ürünleri gibi kalemlerde yıllık yüzde 30-35’lik fiyat artışlarına ulaşmış durumdadır. Keza AKP dönemi boyunca dana etinde yüzde 200, limonda yüzde 460, domateste yüzde 240’a varan zamları karşılamaya çalışan kamu emekçileri, verilen zamlarla hayat pahalılığının altında kalmışlardır.

Yine 2011 yılında doğalgaz fiyatlarında yüzde 33'e varan artışla beraber, yüzde 25'e varan kömür fiyatları yüzde 23'e varan elektrik fiyatları artışı ile beraber emekçilerin sırtında bir yük olarak kalmış, bugün yapılması planlanan sefalet zammı ile de bu sefaletin sürdürülmesi kararı alınmıştır.

Bakıldığında 2011 yılında ulaşım ücretlerine neredeyse yüzde 100 zam gelmiş, vapur fiyatları yüzde 24 artarken, otomobilde dizel fiyatı yüzde 21 artış yaşamıştır. Benzin fiyatı ise yüzde 12 artmıştır. Bunun dışında metro ücretlerini yüzde 8,4 arttıran hükümet, dolmuş ücretlerini de yüzde 8,3 arttırmıştır.

Resmi enflasyon rakamları, hayat pahalılığını temsil etmiyor

Bugün hükümet yetkilileri “TÜİK gereksiz heyecan yaşatmamalı” ifadesini kullanılarak “Kiraz ve erik mi Türkiye’de faizleri belirleyip, makro dengeleri etkileyecek?” diye sormakta, enflasyon sadece makro ekonomik dengeleri etkileyen bir unsur olarak görülmektedir.

Oysa gerçek rakamlarda sokağın enflasyonu gerçeğin çok üzerinde artmakta, kamu emekçilerini daha derin bir yoksulluğun çine itmektedir.

TÜİK bugün halen 425 mal ve hizmetin fiyatını takip ediyor. Ancak bunların yaklaşık beşte dördü, alt ve orta kesimleri ilgilendirmeyen mal ve hizmetlerden oluşmakta. Hesaplamalarında toplumu bire bir ilgilendiren mal ve hizmet sayısı 90 dolayındadır.

Maaş zammı oranlarının, emekçiler açısından ihtiyaç duyulan temel ürünlerdeki fiyat artışlarının gerisinde kalması, alım gücünü ciddi şekilde etkilemekte ve ciddi ölçüde yoksullaşmanın yolunu açmaktadır.Temelde sorulması gereken soru enflasyon hesaplaması yapılırken ve ağırlıkları belirlenirken, toplumun büyük bir kesimini doğrudan etkilemeyen maddelerin, ya da fiyatları doğal süreçte sürekli olarak gerileyen teknolojik ürünlerin dikkate alınması ne kadar doğrudur?

Zorunlu bir ihtiyaç olan barınma ihtiyacına yönelik konut kiralarında artış yüzde 20’lere dayanırken, 70-80 metrekarelik dairelerin bile, kış ayı faturaları aylık 250-300 TL'den aşağı düşmezken, Nisan'da yüzde 9'un üzerinde zam yiyen elektriğin yıllık fiyat artışı yüzde 23'e varırken, karşımıza çıkarılan enflasyon rakamları hangi gerçekliği temsil etmektedir? Peki bu rakamı temel alarak hesaplanan kamu emekçilerine yapılacak zammın bir sefalet zammından farkı nedir?

Bunun adı tamamen yoksullaştırmaktır.

Bugün sadece ulaşımda vapur-motor ücretlerine yapılan zammın yüzde 24 olduğunu unutmamalıyız.

Biraz daha geri gider, 2006-2010 dönemini analiz edersek, bu 5 yılda tüketici fiyatlarındaki artışın yüzde 41’i bulmasına karşılık gıdadaki enflasyonun yüzde 51’i geçtiğini, yani, mutfaktaki enflasyonun genelin 10 puan üstünde seyrettiğini görürüz.

Yine 4 kişilik bir ailenin 
- Gıda ve içecekler için 1047 TL,
- Giyim ve ayakkabı için 207 TL, 
- Konut su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar 937 TL en asgaride              harcaması gerekmektedir.

Bu rakamlara bakıldığında hükümetin kendi hesabında da yer alan en düşük memur maaşı olan 1633 TL, yoksulluk sınırının yarısına denk gelmekte, 4 kişilik bir ailede sadece giyim ve gıda harcamalarına yetebilmektedir. Örneğin yine 4 kişilik bir aile bugün hükümetin kendi deyimi ile 10 senede yapılan yüzde 227'lik artışla konut kirasını, ısınma ve aydınlanma masraflarını, ulaşım giderlerini ve buna benzer "insan onuruna yakışır" bir hayata sahip olması için gerekli harcamalardan yoksun kalmakta, böyle bir imkan kamu emekçileri için yaratılmamaktadır.

Şu gayet açık görünmektedr ki, 10 senede TÜİK'in gelir gruplarını dikkate almayan, gerçek hayat pahalılığını yansıtmayan rakamlar ile hesaplanılan yüzde 227,8'lik zam, bugün kamu emekçilerini gözle görülmemesi imkansız bir yoksulluğa, hatta açlık sınırına itmiştir.

Kapitalizmin neoliberal stratejileri
Dünya 1980 sonrası girdiği neoliberal politikaların boyunduruğunda kaynaklarını sermayenin güçlenen hegemonyasının hizmetine sunarken, giderek finansallaşan sermayenin ihtiyacı olan yeni bir ekonomik yapılanma tüm ülkelerde konuşlandırılmıştır.

Bu kapsamda Türkiye'de 12 Eylül darbesinin önünü açtığı 24 Ocak kararları ile IMF ve Dünya Bankası gölgesinde şekillenen ekonomik örgütlenme ve yapılanma, Türkiye'yi kapitalizmin yeni hiyerarşik düzeninde çevre yörüngeye yerleştirmiştir.
Küresel kapitalizmin son 20 yıldır ortaya koyduğu mevcut ticaret, finans ve üretim kalıpları neoliberal bir yapılanma ile istihdamsız-sanayisiz bir ekonomik yapıyı ortaya koyarken, özellikle 2001 yılında geçilen "güçlü ekonomiye geçiş" programı ile sıkı maliye ve para politikası benimsenmiş ve bugün maruz kaldığımız emek karşıtı politikaların daha da şiddetlenmesini sağlamıştır.

Bugün tüm dünya ekonomilerinde benimsenen "küçülen devlet" eğilimi, "mali disiplin" şiarı altında, kamu hizmetlerinin birer birer özel sektörün piyasa mekanizmasına havale edilmesini, sosyal harcamaların sürekli aşağı çekilmesini ve personel giderlerinin sadece bir maliyet unsuru olarak görülmesi anlayışı içinde sürekli bir "törpüleme" girişimini beraberinde getirmektedir.

Bu kapsamda kamu emekçilerinin maaşlarının her geçen yıl reel anlamda biraz daha erimesi ve buna paralel sürekli artan refah kayıpları, kurulan neoliberal düzende emekten sermayeye sürekli bir kaynak transferinin izlerini taşımaktadır.

Bütçede emekçiler için "kaynak yok" diye açıklama yapan hükümet, yenilediği teşvik paketleri ile bütçede kesenin ağzını sermaye kesimlerinin hizmetine açmaktadır.
Bugünlerde sonuna geldiğimiz toplu sözleşme sürecinde, görmekteyiz ki bu anlayış hız kaybetmeden sürmekte, emekçinin "onurlu bir yaşam" sürme hakkı yine elinden alınmaktadır.

Yapılan araştırmalarla, rakamların ortaya koyduğu, gerçekte ise bu rakamların çok daha üzerinde bir gerçeklikte var olan şudur ki, bugün Türkiye toplumuunun diğer tüm emekçi kitleleri gibi kamu emekçileri de her geçen gün yoksulluğa doğru itilmekte, bugüne kadar zor mücadeleler ile kazandığı hakları ellerinden alınmaktadır.

Bugün hükümetin kamu emekçileri için yeterli görüdüğü 3,5+4 zam oranı, tıpkı geçmiş yıllarda da olduğu gibi, emekçiler için hayatı daha pahalı hale getirmektedir. Gerçek-dışı hesaplama yöntemleri ile çıkarılan enflasyon rakamlarının bile altında kalacak olan bu zam oranları, içinde bulunduğumuz hayatın somut karşılığında sadece bir "sadaka"yı temsil etmenin ötesine geçmemektedir.
 

Hayat her geçen gün pahalılaşıyor
Görüldüğü üzere resmi enflasyon rakamları gerçek hayatı temsil etmediği gibi, emekçilere yapılan ücret zammı da hayatın daha pahalılaşmasını önleyememektedir. Dolayısı ile kamu emekçilerinin yaşadığı bu refah kayıplarının telafi edilmesinden uzak bir anlayış, resmi enflasyon rakamları üzerinden-ki o rakamlara bile ulaşmayan- sefalet zamlarını karşımıza çıkarmaktadır.

Kamu emekçileri her gün artan sayıda daha derin bir yoksulluğun içine itilmekte, toplam gelirden aldığı pay her geçen yıl daha da düşmektedir.

2008-2009-2010 birleşik verilerine göre Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 46,4 iken, en düşük gelire sahip ilk gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 5,8’dir. Yine TÜİK’in kendi hesaplamalarına göre, nüfusun yüzde 16,9’u yoksulluk riski altındadır. Sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı ise yüzde 18’dir.

Ciddi finansal sıkıntıyla karşı karşıya olan nüfusun oranı olarak tanımlanan ve belirlenmiş 9 maddeden en az 4 tanesini karşılayamama ya da mahrum olma durumunu tanımlayan “maddi yoksunluk” oranı 2009 yılında yüzde 63, 2010 yılında ise yüzde 63,5 olarak hesaplanmıştır.

Belirtildiği gibi kamu emekçileri enflasyona karşı ezdirilmiyorsa-yani diğer bir ifade ile hayat pahalılaşmıyorsa- yoksulluk peki neden artmaktadır?

Yoksulluk Sınırından Açlık Sınırına...
Bugün Türkiye'de hane halkına özgü beslenme kalıbı ve TÜİK Madde fiyatları dikkate alınarak yapılan hesaplamaya göre 4 kişilik bir aile için açlık sınırı 1047, yoksulluk sınırı ise 3312 TL olarak hesaplanmaktadır.

Hızlandırılan Süreç: Emekten Sermayeye Doğru Kaynak Transferi
Son yıllarda şiddeti artan emek karşıtı uygulamalar dünya genelinde, özellikle de son krizin derinleştiği Avrupa bölgesinde son sürat uygulanmaktadır. Şu açıktır ki, emeğin geçmiş kazanımlarına göz diken bu uygulamalar ne krizle birlikte "önlem" veya "çözüm" sıfatı ile yeni başlamış, ne de krizin getirdiği yeni koşullarda bir "zorunluluk/çaresizlik" altında uygulanmaktadır. "Mali Disiplin", bugün kapitalizmin yürütücü kurumlarından biri olan IMF tarafından neredeyse tüm çevre ülkelere dayatılan bir maliye politikasıdır. Neoliberal yapılanma içinde merkez ülkelerde krizle birlikte yoğunlaşan bu uygulamalar, Türkiye'de son 20 yıldır IMF gözetiminde sürdürülmektedir. 

Bugün Yunanistan'da izlediğimiz, kamu sektöründe ücretlerin yüzde 30 seviyelerinde düşürülmesi, devletin eğitim ve sağlık alanlarında harcamalarını minimum seviyelere indirmesi, kamu personelinde 200 bine varan toplu işten çıkarma ve emekli maaşlarına yüzde 40'lara varan kesinti gibi sosyal devletin tasfiye edildiği tüm uygulamalar sadece Yunanistan'ın koşullarına özgü yaptırımlar değil, Türkiye'de de bugün gördüğümüz kamu emekçilerine karşı uygulanan tüm gasp politikalarının bir başka versiyonudur. Bu senaryo, dünyanın bugün içinde bulunduğu neoliberal yapılanmada emekten sermayeye doğru akacak kaynağın araçlarını oluşturmakta, bu kapsamda kriz bahaneleri de, "bütçede yeterli kaynak yok" gerekçeleri de sadece yapılan uygulamaları meşru gösterme çabasıdır.


 


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome