Büyük Dönüşüm Yakın!- Aziz Konukman

6 Haziran 2012 Çarşamba

80’den günümüze kadar hem kayıt dışılığın artması hem de verimlilik-reel ücretler arasındaki ilişkinin kopması, bu askeri rejimde daha net görülür, Türkiye’de işgücü piyasasının neoliberal bir dönüşüm sürecine tabi tutulduğuna işarettir.


2012-2023 dönemini öngören planların içinde Ulusal istihdam Stratejisi'nin hazırlanacağı yer alıyor, 2011’de hazırlanan Orta Vadeli Program'ın hedeflerinin de ötesine geçiyor. Öncelikle yeni bir kalkınma planının kapsaması gereken bir döneme ait bir projeksiyon olması, işin gayri ciddi bir şeklini ortaya koymaktadır. 2012-2023’e kadar bir strateji açıklanıyor, önümüzde 7 yıllık 10. dönem kalkınma planının temel doğrultusunu bugünden tespit etmiş olunuyor...

Bir kalkınma planı uzun tartışmalardan sonra,  toplumun çeşitli kesimleri davet edilerek oluşturulan özel ihtisas komisyonlarının raporlarından hareketle hazırlanır. Buradan hareketle bugün raporlardan bir haberiz, toplumun beklentilerinin de yer alacağı bu raporlardan herhangi bir bilgi yok. Dayatmacı bir anlayış ile 10. kalkınma planının da temel doğrultusunu bugünden resmi bir belge ile hazırlamış olduğunu görüyoruz. 
Bu çok önemli, üzerinde durulması gerekli bir konudur. Çünkü kalkınma planı bile 2021’e kadar bir süreyi öngörürken, 2023’e kadar bir strateji açıklanıyor. Bu stratejiyi çizerken bir sonraki dönem AKP’nin iktidar olup olmayacağı bile bilinmemekteyken, diğer tüm politikaların neredeyse belirlenebileceği bir strateji olan kalkınma planının çerçevesi bugünden belirleniyor. Bu yöntem bilmecesinin çok ciddi eleştirilmesi gerekir. Özetle 2014’te başlayacak olan yeni bir kalkınma planının çerçevesini adeta bu strateji ile çizmiş oluyorsunuz.

10. kalkınma planında peki ne tartışılacak? Bu önceden belirlenmiş ve alınmış kararların dayatılması çabasının önüne geçmemektedir. Yani toplumun çeşitli kesimlerince tartışılacak bir strateji yerine hükümetin kendi stratejisi uygulanmakta olduğunu görüyoruz.
Dolayısı ile, bir kere burada plan pratiğine uymayan bir durum söz konusu. Fakat bu duruma şaşırmak da yersiz, çünkü zaten AKP, kanun hükmünde kararnameler ile bu işi zaten tartışma süreçlerinin dışına taşıdı. Devlet Planlama teşkilatını bile kapatmak için ne meclis içinde, ne de dışında bir tartışma başlattı. 

Bu nedenle yine "oldu bitti" durumlarla karşı karşıyayız ve adeta topluma tanıdık bir  dayatmacı zihniyetle bu süreci de sonuçlandırdıklarını görüyoruz. Dolayısı ile KHK’daki tutumu da bu şekilde olan bir siyasal iktidarın zaten böyle bir demokratik plan tartışmaları yapması beklenemez. Bu anlamda, çelişkili bir durum değil, yalnız Türkiye’nin plan pratiği ile çelişen noktasına dikkat çekebileceğimiz bir durum oluşuyor.

Peki buradaki strateji, dünyadaki eğilimlerle uyumlu mudur? Evet, dünyada izlenen genel eğilimler Türkiye tarafında da AKP eli ile işletilmektedir. Çünkü post-fordist sermaye birikim modeli, yani küreselleşme ile birlikte egemen hale dönüşen üretim biçiminde de çok net bir şekilde üretim süreçlerinin parçalanması olanağı getirilmişti. Yani sürecin her birini merkez ülkelerden çevre ülkelere taşıyabilme olanağı kazanılan bir süreç gelişti. Amaç ise önce güvenlik, temizlik gibi tali işleri, daha sonra da imalat gibi asli üretim işlerini parçalayarak çok uluslu şirketlerin büyümesini sağlayabilmekti. Bu süreçlerin parçalandığı, siparişe dayalı üretim ve tüketimin yapıldığı bir yerde, artık işgücü piyasalarında, fordist üretim tarzının öngördüğü standart istihdam biçimlerinde kalma şansı bulunmuyor. Üretim biçimleri ve mekan parçalanınca, sonuçta işgücü piyasalarında da radikal bir değişiklik gereksinimi doğuyor.

Dolayısı ile kapitalizmin tarihsel sürecinde işgücü piyasalarının da, varolan eğilim doğrultusunda, artık atipikleşmesi gerekiyordu. Telework, partime iş biçimleri gibi artık daha uzun mesailere dayanan, bugüne kadar işgücü piyasaları ile ilgili ne kadar regülasyon varsa onların da tasfiye edilmesinin gündeme geleceği yeni bir tarz gelişti. Bir süre sonra gelecek olan bölgesel asgari ücret uygulaması, daha sonra planlanan asgari ücretin tamamen kaldırılması durumu gibi, kazanılmış haklardan olan kıdem tazminatının bir müddet sonra fona devredilerek kaldırılması planları gibi  “saldırıları” bu yeni model kapsamında ele almak mümkün.

19. yy vahşi kapitalizmine döndüğümüz bu süreçte, durum vaziyet bu şekilde olunca, “istihdamda katı ve standart kalıplar var, fakat üretim süreçleri parçalanmış olduğu için işgücü piyasasının ona uyum sağlayamama gibi önemli bir sorunu var” gibi sloganlarla ortaya atılmış önerilere rastlıyoruz. Dolayısı ile bunu artık düzeltmemiz/ bu tür ideolojik saldırıları ortadan kaldırmamız acilen gerekmektedir.

Ulusal İstihdam Stratejisi’nde şöyle bir ifadeye yer veriliyor;  “Üretim döngüsünde meydana gelen değişiklikler ve dalgalanmalara uyum sağlayabilme, çalışanların ise hayat sürecinde değişen ihtiyaçlarına uygun olarak iş ve yaşamları arasında denge kurabilme ölçüsünü ifade etmektedir.” Yani üretim süreçleri değişiyor, döngüler değişiyor, velhasıl burada artık iş koşullarının da değişmesi lazım gibi bir düşünce var.
Bir nevi bir çağdaşlık ve özgürlük öyküsü altında bize esneklik kavramı sunulmaktadır. Bu yeni dünya düzeni adı altında standart istihdam biçimleri yetersiz gibi gösterilmekte, böyle bir dönüşüm olması zorunluluğu bizlere dayatılmaktadır. Bakınız, "işgücü piyasalarını ne kadar esnekleştirirseniz, işgücü piyasalarında rekabet ve verimlilik seviyesini o kadar yükseltirsiniz" gibi bir kavramı ortaya koyuyorlar. Ve öyle bir hale geliyor ki, işçilere de burada büyük görevler veriliyor, yani sorumluluk devrediliyor. İşçilerin burada kendilerini hayat boyu bir öğrenmeye tabi tutarak tek bir işverene bağlı olma durumlarının ortadan kaldırılması devlet eli ile destekleniyor. Diğer bir ifade ile devlet bizlere, eski/standart istihdam biçimlerinin getirdiği 20-30 senelik aynı işte kalma ve oradan emekli olma imkanının bulunduğu standart istihdam biçimlerini unutmamız mesajını bu strateji ile veriyor. Yine devlet, "tek işveren güvencesi değil, artık istihdamınızın güvencesini kendi imkanlarınız ölçüsünde sağlayın, birden fazla patrona da hazırlıklı olun keza işinizi de her an kaybedebilirsiniz" benzeri söylemler ile mesajlarına devam ediyor.

Kısaca özetlemek gerekirse, Post-fordist üretim modelinin öngördüğü yeni istihdam biçimlerine karşı AKP ile müthiş bir hızda uyum süreci ile kaşı karşıyayız.

Bugün ortaya atılan tezler, Türkiye’nin oldukça katı bir işgücü piyasasının olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu elbette istatistiki veriler ile kanıtlanmış bir bilimsel gerçek olma iddiasından çok uzaktır. Türkiye’nin de üyesi olduğu İktisadi kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), bununla ilgili bir istatistiki rapor yayınlıyor. Erinç Yeldan çok güzel bir şekilde bu endeksi sorgulayan bir yazı yazmıştır. İstihdam Koruma Mevzuat Endeksi adı altında yayınlanan bu endekse göre, Türkiye OECD ülkelerinin içinde en katı işgücü piyasasına sahip ülkelerden biri olarak gösterilmekte. 

Öncelikle bu endeksin yorumlanmasının son derece yanlış ve yanlı olduğunu görmekteyiz. Bu endeks 2 parametreden oluşuyor, bunlardan birincisi bireysel ve toplu işten çıkarmaya karşı koruma. Diğeri ise geçici istihdam biçimlerinin düzenlenmesine ilişkin mevzuat olarak endekse katılmaktadır. İstihdam ve iş güvencesi açısından Türkiye, çalışmaya konu olan 40 ülke arasından 24. sırada yerini alıyor. Bu her şeyden önce, çalışanların çok kolay bir şekilde işten atılabildiğini zaten göstermekte. Adı üzerinde “bireysel ve toplu işten çıkarmaya karşı koruma”,  iş güvencesinin sadece 30 ve üzeri istihdam sağlayan işyerlerinde olduğu gerçeğini de göz önüne alırsak, bu korumanın Türkiye’de olmadığı apaçık ortadır.

Van depremi sırasında hatırlanacağı üzere bir iş güvencesi yasası çıkarılmıştı, depremden önce uzlaşma 10 ve yukarısı işletmelerde işgücünün gelişigüzel atılmasının önüne geçilmekte/zorlaştırılmaktaydı. Fakat depremi fırsat görenler mevcut tasarıyı değiştirerek, 10 ve yukarısı olan maddeyi 30 ve yukarısı olarak değiştirdiler. Türkiye’de faaliyet gösteren işyerlerinin daha çok 10 kişi ve yukarısı işçi çalıştıranlardan oluştuğunu dikkate alırsak, bu tam bir kıyam demekti. Dolayısı ile iş güvencesi aslında işçi sınıfının elinden bir şekilde alınmış, sadece azınlık bir kısma bu hak olarak tanınmıştır.

Dolayısı ile işten çıkarmalarda patronların keyfi hareket etmesine olanak verecek bir dizi uygulama hayata geçirilmiş oldu. OECD ortalamasının altında kalan Türkiye’ye bu şartlar altında katı denilebilinir mi? Türkiye bu “esnekliği” çoktan yakalamıştır.
Dünya ekonomisine 80’lerden sonra entegre olmuş Türkiye ekonomisi, 12 Eylül darbesi ile önü açılan 24 Ocak kararları ile rafa kaldırılan demokrasi ile Yüksek Hakem Kurulu'nu oluşturmuş, istenildiği ölçüde grevleri engelleyebilmiş, ücretler düşüşe maruz bırakılmış, yine aynı keyfiyette işten çıkarmaları çok kolay bir hale getirmiştir. Sendikal güvencenin ve faaliyetlerinin de işlevsizleştirilmeye çalıştırıldığı bu süreçte, neo-liberal politikalar ile 1980’li yıllardan itibaren zaten esnek bir işgücü piyasası bu entegrasyon sürecini tamamlamıştı. Ve elbette tüm bu süreci, demokratik koşullarda başlatması mümkün olmayan dönemin siyasal iktidarları ve egemen güçler 12 Eylül darbesini bu kapsamda bir ihtiyaç haline de getirdiler. Hatırlanacağı üzere uzun bir süre reel ücretler ile verimlilik arasında ilişki tamamen kopma noktasına geldi. Bu ilişkinin kopması bize tamamen işgücü piyasasının esnekleştiğine dair açık bir kanıttır. İş güvencesinin de en son düzenlemeler ile AKP eli ile kaldırılmaya teşebbüsünü düşünürsek, Türkiye’de katı bir işgücü piyasasından bahsetmenin mümkün olmayacağı bilimsel bir gerçek olarak karşımızdadır.

Nitekim bu geçeklik OECD endekslerinde de kendini göstermekte, fakat şaşırtıcı derecede Türkiye’de 80 sonrası yaratılan esnek işgücü piyasaları “katı” olarak tanımlanmaktadır. Burada Türkiye’de var olan kayıt dışı istihdamın da altını çizmekte fayda vardır. Türkiye ekonomisinde yüzde 50 gibi seviyelere ulaşan kayıt dışı istihdam, tarım-dışı istihdam da yüzde 35-40 gibi yüksek seviyelere yükselmiştir. Ulusal İstihdam Stratejisi’nde tarım dışı istihdamda kayıt dışılığı yüzde 15’lere düşürmeyi amaçladıkları yer almakta.

80’den günümüze kadar hem kayıt dışılığın artması hem de verimlilik-reel ücretler arasındaki ilişkinin kopması, bu askeri rejimde daha net görülür, Türkiye’de işgücü piyasasının neoliberal bir dönüşüm sürecine tabi tutulduğuna işarettir.
OECD endeksinde yer alan ikinci parametreye bakacak olursak, geçici istihdam biçimlerinin düzenlenmesine ilişkin mevzuatta daha “yapılacaklar” olduğu strateji ile bağdaştırılmaktadır. Daha önce İş Kanunu’nda yapılan değişiklikle geçici istihdam biçimlerini arttırmışlardı, şimdi görünen o ki bunu daha da genişletmek istiyorlar. Bu düpedüz işgücünün kazanılmış haklarının tasfiyesidir. Açıklanan gerekçeler ile gerçekleşenler farklı. Atipik istihdam biçimleri ile istihdam vaadi vererek, bu şekilde bir resmi gerekçe yaratılarak asıl gerekçenin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Asıl gerekçe ise ortada, işgücü maliyetlerini mümkün mertebe aşağı çekerek kar oranlarını yükseltmek. Yani işçinin kazanılmış ne kadar sosyal hakları varsa ki kıdem tazminatı da bunlardan biridir, bu süreçte hepsini birden tasfiye etmek temel amaca varmak için izlenecek yöntemdir.

Peki, istihdam yaratma konusundaki argümana dayanan “sahte gerekçe” masaya yatırılmış mıdır? Stratejiye göre yatırılmış ama şu şekilde, IMF ve ILO ortak bir çalışma yapmışlar ve sonuçta yayınlanan deklarasyona göre geçici istihdam biçimleri ile güvence altında olan sürekli istihdam edilen işgücünün bir arada olması sonucu işsizlik artıyor ve sosyal refah kayıpları yaşanıyor. Hatta şöyle bir ifade var, Toplam istihdam içinde geçici işçi barındıran ülkelerde işçilerin gelir ve sosyal refahları arasında büyük farklar oluşmakta, bu farklılıklar uzun dönemde geçici işçilerin giderek daha da güvencesizleşmesine, meslek içi eğitim olanaklarının dışlanarak ileride oluşacak iştiham olanaklarını yitirmelerine neden oluyor. Çünkü geçici işçi ile güvenceli işçi yan yana çalışıyor fakat sosyal hakları arasında uçurumlar oluşmaya başlıyor, istihdam yaratacağını ileri sürdükleri “hayat boyu öğrenme” programların da dışında kalması ile gelecekteki projeleri kapsamında birden fazla patronla çalışma olanağı da ortadan kalkmış gözüküyor. Yani diğer bir ifade ile resmi gerekçeleri de doğrulanmıyor.

Şimdi durum böyle iken, Ulusal İstihdam Stratejisinin gerçek niyetini saklayan bizlere sunulan resmi gerekçenin kurgusu, IMF ve ILO gibi kurumlar tarafından da “istenmeyerek” kanıtlanmış oluyor. Geriye ne kalıyor diye sorarsak, geriye güvencesiz, sosyal haklardan arınmış yani 19 yy.’ın koşullarına geri dönüş özlemlerini sermayenin menfaatleri korunarak, onun postfordizmle oluşturduğu yeni sermaye birikim düzeninin yeniden üretimini uzun vadede yeniden teminat altına almayı amaçlayan bir hareketin varlığı kalmakta.

Bu da elbette sermayeye ve bu kurulan düzene daha şiddetli bir şekilde, emek cephesinden karşı çıkma gereksinimini ortaya koyuyor. Eğer ivedilikle bir mücadele hattı oluşturulmazsa ve bu stratejiye sanayi ve kalkınma gibi birçok stratejinin oturtulduğu düşünülürse daha çok uzun bir "dönüşüm" yolunun bizleri beklemekte olduğu açıktır. Dolayısı ile burada başarılı bir direniş sağlanmazsa sadece işçi kesimi değil, toplumun diğer kesimleri de bu etki altında kalacaklardır. Yani geniş halk yığınları da bu mevzuyu sadece “işçilerin kendi meselesi” gibi düşünürlerse, işsizliğin daha da uzun bir süre kalıcı hale gelmesi ile ve yeni yaratılan istihdam biçimleri ile kalkınma ve sosyal refah seviyesinin sermaye menfaatlerine göre bozulmasının bedelini ödemek zorunda kalacaklardır.


Yazarlar:Aziz Konukman

Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome