Büyük Öğretmen Boykotu üzerine Feyzullah Ertuğrul’la konuştuk…

15 Aralık 2013 Pazar

“Türkiye eğitiminin ve öğretmenlerinin içinde bulunduğu bunalım dayanılmaz bir dereceye gelmiştir. Yabancı etkiler altında, sırtı halka dönük, eşitlikten uzak, tüketici, kalitesiz bir eğitim yıllardır, çocuklarımızı, halkımızı ve öğretmenlerimizi bıktırmıştır...”


Türkiye Öğretmenler Sendikası, 15 Aralık 1969’da başlayıp 4 gün sürecek olan Büyük Öğretmen Boykotu’nun kararını bu cümlelerle deklare etmişti. Türkiye’de görev yapan 156 bin öğretmenin 109 bini iktidarın tüm baskılarına, boykotun duyulmasına ilişkin sansürüne, kışkırtmalarına rağmen boykota katılmıştı.



Örgütlü öğretmen mücadelesinin toplumsal muhalefetten aldığı ve aynı zamanda ona kattığı dirence, kararlılığa karşı korkunun gücü, boykotu engellemeye yetmemiş; direnen öğretmenlerin mücadelesi türlü yollarla sonlandırmaya çalışmıştır. TÖS, boykot sonrasında 50 bin öğretmenin adli koğuşturmaya uğramasına, 19 bini hakkında takipsiz kararı alınmasına, 45 bininin maaş kesim cezası almasına, 6 bin 600’ünün il içinde sürülmesine karşı boykotu gerçekleştirmeye dönük kararlılığını sürdürerek, devrimci öğretmen mücadelesini yükselterek vermişti.

Türkiye öğretmen örgütlenmesinde, toplumsal muhalefetin gelişiminde önemli kırılma noktası olan TÖS’ü, bugün üzerinden geçen 44 yıla rağmen demokratik eğitim mücadelesinin en önemli eylemlerinden biri olarak belleğimizde yer edinen Büyük Öğretmen Boykotu’nu, TÖS’ün öğretmenlerini, TÖS’ün kurucularından, bir dönem Genel Başkanlığı’nı yürütmüş olan Feyzullah Ertuğrul’la konuştuk…

“Yasa Ne Derse Desin Biz Yaşamın İçine Dalacağız”

Hocam öncelikle kendinizden bahseder misiniz?
Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Nebi Köyü’nde doğup büyüdüm. 7 kardeştik biz. Köyümüzde 3. sınıfa kadar okudum, sonra 4 arkadaş Köy Enstitüsü’ne gittik; fakat 5. sınıfı da bitirmemiz gerekiyordu. Onun için her gün Yatağan’a gidip gelerek Yatağan’da 4. ve 5. sınıfı bitirdik. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü kazanıp gittim, orada 5 yıl okudum, ondan sonra bir köye öğretmen olarak atandım. İlk olarak Ormancı Türküsü’nün geçtiği köyde 9 yıl öğretmenlik yaptım. Ondan sonra askerliğe gittim, döndüğümde Milas’ın Bahçeyanık Köyü’nde çalıştım ve sonra Aydın’ın Germencik ilçesine gittim, 4 yıl da burada kaldım.

Kurs müfettişliği için bir yasa çıkarmışlardı, 8-10 yıl ilkokullarda öğretmenlik yapmış öğretmenlerden başarılı olanlarını aldılar, kurstan geçirdiler ve kurs müfettişi yaptılar. Ben de böylece kurs müfettişi oldum. Fakat kurs müfettişi olarak tayinim Elazığ’a yapıldı, Elazığ’da kaldım 1 ya da 2 yıl. Sonra da kızımın engeli nedeniyle, burada okuyabilsin diye Ankara’ya geldik. Ankara’da müfettişliğimi yaparken 1967’de TÖS’ün Genel Başkanlığı’na seçildim. Fakat seçilişimin 10. gününde müfettişliğimi de alarak beni sürdüler, Elazığ’ın Baskil ilçesine bağlı Karagedik denilen bir dağ köyüne sürdüler. Ailem ise Ankara’da kaldı, baktık böyle olmayacak, yeniden tayin etmeleri de mümkün değil, izin de vermiyorlardı. Bu arada Gazi Eğitim Enstitüsü’nü, pedagoji bilimini de bitirdim 1967’de. Müfettişlik yapabilmek için pedagoji bilimini bitirmek gerekiyor; artık müfettişliğe geri dönmem gerekirken sürüldüğüm köyde öğretmen olarak tutulmaya çalışıldım üç-dört ay, en sonunda istifa etmek zorunda kaldım. 22 yıllık meslek hayatıma son verdim. Çocuklarım buradaydı, TÖS Genel Başkansız kaldı. Ben dağ köyünden Baskil’e inerdim, 4 saat çekerdi o yol yaya olarak ve oradan telefonla TÖS Genel Sekreteri arkadaşımla konuşurdum, ne yaptıklarına ilişkin o bana bilgi verirdi, ben de “uygun bulursanız şunları yapalım” derdim. Ancak sendikada bulunmak için memuriyet gerektiği ve benim de memuriyetim kalktığı için TÖS’ün yönetiminde bulunmam da olanaksız oldu. Bunun üzerine TÖS’ün Genel Kurulu’nu topladık ve Fakir Baykurt’u yeniden başkan olarak seçtik.

İstifadan sonra Hacettepe Üniversitesi’nden Nusret Fişek haber yolladı, görüşelim diye, birlikte çalışmayı teklif etti, ben de seve seve kabul edeceğimi dile getirdim. 68’den 74’e kadar Halk Eğitimi uzmanı kadrosunda Nusret Bey’le çalıştım. Ecevit iktidarı döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’na geçmek istedim, orada eğitim kategorisinde olursam daha avantajlı olacaktım. Gittim, müfettiş yapmak istediler yeniden beni, ben gidemeyeceğim için kabul etmedim. Çünkü Nallıhan’da Fakir’le beraber müfettişlik yapmıştık, oraya bir gitti mi 15-20 gün geri dönemezdik, kamyonlarla gider gelirdik. Sonuçta bir gün ben Nallıhan’dayken eşim zehirlenmiş, neyse ki arkadaşlar hastaneye kaldırmışlar ve kurtarmışlar onu. Bu olaydan sonra Ankara dışında çalışmayı bıraktım.

Anafartalar Lisesi’nde Türkçe öğretmeni olarak çalıştım ve 1974’te oradan emekli oldum.

TÖS, Türkiye’de öğretmen örgütlenmesindeki kırılma noktası olarak görülüyor. TÖS’ün kuruluşundaki siyasal atmosferi, TÖS’e duyulan ihtiyacı ve TÖS’ün böyle tanımlanmasının nedenlerini açıklayabilir misiniz?
Gerçekten öyle denilebilir. TÖS, çok önemli bir örgüt çünkü. 1900’lerden beri öğretmen örgütleri olmuş; ama dernekler, cemiyetler bunlar. TÖS, Türkiye tarihindeki ilk memur sendikasıdır. Bu anlamda başlı başına önemli bir olaydır TÖS’ün yaratılması.

TÖS’ten önce şunu anlatmam gerekiyor: 1948’de kurulan Türkiye Öğretmen Milli Dernekleri Federasyonu (TÖDMF) vardı, bu federasyon tüm il ve ilçelerde bulunan öğretmen derneklerinin çatı örgütüydü. O federasyon Bakanlık güdümündeki adamların yönetimindeydi, biz ona karşı çıktık ve derneği onların elinden kurtarmak istedik; fakat kolay değil tabii ki. Biz de yeni yeni örgütsel mücadelenin içine giriyorduk. 1949’da, TÖDMF’in kuruluşundan bir yıl sonra Ege Bölgesi’nde Köy Enstitüleri mezunları olarak Ege Bölgesi Köy Enstitüleri Derneği’ni kurduk. Dernek kurulduktan sonra bütün bölgelerde Köy Enstitüsü mezunlarının köy öğretmen dernekleri kuruldu. Bu dernekleri, federasyonunun bünyesine almadılar, bunlar solcu, komünist diyerek. Ancak biz mücadeleyi sürdürdük. Köy Enstitüsü mezunu olarak 17 bin öğretmeniz hepi topu, bu dernekte var olursak bütün öteki öğretmenleri de kapsayan bir örgütümüz olacak bizim, diyerek mücadele ettik.



Federasyonun tüm derneklerinin genel kurullarına katıldık, delege seçildik ve artık kıyasıya mücadele vermeye başladık. Bu tabii ki 4-5 yıl sürdü. En sonunda TÖDMF’in Sivas Kongresi’nde yönetime geldik. O dönemde çok popüler olan Turhan Feyizoğlu’nu Genel Başkan olarak seçtik 1960’ta, daha sonra o sağa kaydı tabi ama o dönemde seçmiştik onu. TÖDMF ağırlıklı olarak bizim elimizdeydi, biz mücadele etmeye devam ettik.

Fakat 1965’te 624 sayılı kamu personel yasasıyla birlikte, yasadan bir ay sonra ilk kurulan sendika TÖS oldu, 8 Temmuz 1965’te kurduk. TÖS’ü kurmadan önce protokoller yaptık, “TÖS kurulur kurulmaz TÖDMF’in tüm şubelerini TÖS şubelerine dönüştüreceğiz” dedik. Ancak kimi arkadaşlarımız ayak diredi, “TÖDMF’yi kapatmayalım, TÖS’ü kapattıklarında elimizde bulunur” dediler. Tabii iyi niyetle diyorlar; ama TÖS varken, onu güçlendirmek varken ne gerek vardı derneğe? Buna rağmen bir süre yaşadı TÖDMF; fakat Fakir Baykurt’un 1969’da Genel Başkan olmasıyla feshedildi.

TÖS deyince akla Demokratik Eğitim Şûrası, Büyük Öğretmen Boykotu, Büyük Eğitim Yürüyüşü gelir. Bundan 44 yıl önce 109 bin eğitim emekçisinin katılımıyla gerçekleşen Büyük Öğretmen Boykotu’nun örgütlenmesine ve yapılışına söyleyebilirsiniz?

Boykot hazırlığını şu bilgiyle anlatmak isterim: Boykot yapıldığı sırada ben Hacettepe Üniversitesi’nde çalışıyordum; bu nedenle boykotun örgütlenmesinde doğrudan emeğim yok.

Yasa gereği bizim ödenti toplama yetkimiz yoktu. Böyle olduğu için kesin rakam verme imkânımız yok; ama Türkiye’de 156 bin öğretmen varken 109 bin öğretmen boykota katıldığını söyleyebiliriz. Boykot zamanı TÖS’ün 70-80 bin üyesi vardı ve 30 bin TÖS üyesi olmayan öğretmen eyleme katılmıştı. Hiç unutmam, boykottan sonra birçok milliyetçi öğretmen derneği tabelalarını kaldırdı ve TÖS’e üye oldu.
TÖS ve T.İLKSEN bu eylemi birlikte yaptılar. Bu birlikteliğin daha iyi anlaşılması için kimi bilgileri vermem gerekiyor. TÖS’ün kuruluşundan sonra ilkokul öğretmenleri Türkiye İlkokul Öğretmenleri Sendikası’nı kurdu. Biz TÖS’ü engellemeyi amaçlayan Bakanlık güdümünde bir sendika olarak düşündük bu sendikayı ve onlara karşı kıyasıya mücadele verdik 1-2 yıl. Fakat baktık ki bu arkadaşlarımız bizimle aynı görüşleri paylaşıyorlar ve bunun üzerine onlara karşı bu bakışımızdan vazgeçmiştik.

Boykottan sonra iki sendikanın birleşmesi amacıyla ortak kurultay düzenlendi; o ortak kurultay sonuç vermedi.
 
Boykot, hazırlık aşamasında iktidarın yoğun baskı ve kışkırtmasıyla engellenmek istenmiş. Buna rağmen TÖS ve T. İLK-SEN, talepler karşılanmadığı takdirde boykotun gerçekleşeceğini açıklamıştı. Böylesi bir kararlılığın nedeni neydi sizce?

Şimdi ondan önce 624 sayılı yasanın ne kadar anti demokratik olduğunu anlamamız için 14. Maddesini okumamız yeterli. Ne diyor bakın: Devlet personel teşekkülleri herhangi bir suretle siyasi bir faaliyette bulunamazlar. Düşün artık yani, herhangi bir partinin lehine ya da aleyhine konuşamazsın yani. Senin sınıfsal çıkarın lehine bir iş yaptıysa onu destekleyemezsin, mümkün değil. Siyasi partilerden veya onlara bağlı teşekküllerden 15 Temmuz 1963 tarihli ve 274 sayılı sendikalar kanununa göre veya esnaf ve küçük zanaatkârlar kanunu gereğince kamu kuruluşu destek kurulu sayılan işçi ve işveren mesleki teşekküllerinden herhangi bir maddi yardım kabul edemez. Buna TÖS de dahil. Onlara yardım yapamaz ve onların teşkilatı içinde yer alamazlar, beraber eylem yapmaları mümkün değil. Bir siyasi partinin adı altında kurulamazlar, tabi bu doğru bir şey ama öyle bir şey yok ki. Herhangi siyasi bir teşekkülün leh ve aleyhinde davranışta bulunamazlar. Üyelerinin cenaze törenleri haricinde hiçbir dini faaliyete katılamaz ve girişemezler, tabi bu güzel bir şey.  Grev yapamaz diyor bir de grev yapanları destekleyemez, destekleyici davranışlarda bulunamazlar diyor. Gelirleri mevzuatın gösterdiği amaç ve haller dışında harcayamazlar. Toplantılarını çalışma saatleri dışında da olsa yapamazlar diyor. Devlet personeli hukukuna veya kamu hizmeti görevlilerine ilişkin mevzuatın uygulanmasına dair isteklerini açıklamak veya desteklemek amacıyla açık yer toplantıları ve gösteri yürüyüşleri yapamazlar. Böyle bir şey olur mu? Değil sendikaları, dernekleri bile böyle bağlayamazsın. Boykotun ne şartlarda yapıldığını görmeniz açısından bunu özellikle söylüyorum. Bakanlar kurulundan bir kararnameyle izin almadıkça dış kaynaklardan hiçbir suretle yardım kabul edemezler.

Bunun gibi yasaklar bir tarafta dururken Büyük Öğretmen Boykotu olarak adlandırılan ‘bana göre “grev” demek daha doğrudur’ bir şey yapmak kolay bir şey midir? Sendika bunu nasıl göze alabiliyor? Bu çok önemli bir şeydir. Şimdi burada asıl önemli olan, mücadele ruhu var ya, o mücadele ruhu bizim köy enstitülerine mahsus bir şeydir. Köy enstitüleri her şeyden önce doğayla mücadele ediyor. Çünkü bizim köy enstitülerinde her türden tarım ürünü yetiştirildi, tütünden tut da bakliyatına kadar her şey yetiştirirdik. Hayvanlar da öyle, tavşanından tut da ineğine kadar hepsi vardı. Bunlar doğanın bağrında doğayla savaşmakla olur. Fay Kirby’nin ‘Türkiye’de Köy Enstitüleri’ diye bir kitabı vardı, orada diyor ki: “Köy enstitülerinde köy çocuklarını doğada var olmayan ürünleri var etmeye yönelten çabaları onlara mücadeleci yapmıştır”. Bir de bizim köy enstitülerinde toplumsal yaşamımız da bizi mücadeleci kılan nitelikteydi. Çünkü orada cumartesi günleri toplantı yapardık, bir hafta içinde yapılan bütün çalışmaları gözden geçirir, değerlendirirdik. Diğer yandan o bir hafta içinde bizi baskı altında tutma eğiliminde olan öğretmenlerimiz olduysa onları da açıkça teşhir ederdik orada, eleştirirdik. Boykottan buraya geçerken söylemek istediğim, köy enstitülü arkadaşların mücadelesi görünür kılındığında çok yiğitçe bir şeyler yapıldığı teslim edilen, kabul edilen bir şey olmuştur. Onun için bu yasa ne derse desin, Fakir Baykurt köy enstitüsü mezunu, TÖS yönetimdeki birçok arkadaşımız köy enstitülü arkadaşlarımız. Tabii köy enstitülüler derneği değil bu, köy enstitülü olsun olmasın bütün öğretmenleri kucaklayan bir sendika; ama köy enstitülülerin yönetimde ağırlıklı olduğu bir durum var, bu da ilerletici bir rol oynuyor. Bu ruh hali, ‘yasa ne derse desin biz yaşamın içine dalacağız ve yapacağımızı yapacağız’ dedirtmişti. Bunu demek ve yapmak kolay bir şey değil. Bu yüzden kıyamet kopardılar düzen sahipleri. Parti liderlerinden tehditler bile vardı.

Eylemin, eyleme katılan eğitim ve bilim emekçileri üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Diğer bir yandan toplum üzerinde yarattığı etkiye ilişkin neler söyleyebilirsiniz?
Şimdi bir iş başarıyorsunuz ve o işi başarmış olmanın kıvancı var, kendinize güveniniz artıyor,  daha bir cesaretli oluyorsunuz, öyle bir ruh hali egemen oldu bütün arkadaşlarımıza. Tabii ki bu başarı. Dört gün grev yapmak; bir gün değil, bir saat değil dört gün, kolay değil. Kamuoyu onunla çalkalandı, dört günün ötesi var, sonrasında yankıları sürdü. Tabii ki kamuoyunun takdiri ve beğenisi alabildiğine yükseldi.

Bu grevden sonraki süreçte demokratik öğretmen hareketinin daha cesur, daha atak, daha kendine güvenli bir durum yaşadıkları söylenebilir.

Şimdi unutuldu tabi, yıllar geçti aradan. Grev sürecinde çocuklarını okula göndermeyen veliler, destekleyen köy muhtarları vardı. Ama genellikle Türkiye kamuoyunda büyük destek gören bir eylem olarak tarihe geçmiş bir olaydır ve bunun o kadar çok hırsı ya da öç alma tutkusu vardı ki düzen partilerinde ve iktidarda, 1969’da oldu bu eylem 1971’de 12 Mart geldi. TÖS en başta olmak üzere bütün sendikalar kapatıldı ve sonra da bu TÖS’lü arkadaşlarımızı yöneticilerimizi içeri attı. İşkence görenler oldu ve herkes çok yiğitçe mücadeleler verdi. Hatta yanlış söylemiş olmayayım ama TÖS askeri yargı önünde mahkûm edildi. Sonra bir af geldi; fakat bizim arkadaşlarımız, “Biz af kabul etmiyoruz, suç işlemedik, affedilmek istemiyoruz, yeniden yargılanmak istiyoruz” dediler. TÖB-DER döneminde de oldu bu. TÖB-DER döneminde, TÖB-DER yöneticilerinin birçoğu ile canlarını kurtarmak için Avrupa’ya kaçtılar. Fakat burada hapse atılan TÖB-DER’li yönetici ve üye arkadaşlarımız askeri mahkemece mahkum edildiler; ama Almanya’daki ya da Avrupa’daki arkadaşlar sivil mahkemede dava açtıklarında mahkemeyi kazandılar. Aslında olay aynı olay, yani TÖB-DER ne eylem yaptıysa o eylemleri hedef alıyorlar. Gültekin Gazioğlu ve arkadaşları da “Biz yanlış bir şey yapmadık, sivil mahkeme tarafından yargılanmak istiyoruz” diyor ve sivil mahkemeler tarafından aklanıyorlar, konu aynı, suç aynı; fakat askeri mahkeme mahkûm ediyor, sivil mahkeme aklıyor.

Büyük Öğretmen Boykotu’nun deklare metninde yer alan “Öğretmen yalvarmaz, boyun eğmez, el açmaz. Öğretmen ders verir” sözleri bir öğretmende bulunması gereken en temel özelliği hatırlatıyordu belki; TÖS’ün vurguladığı bu özelliği, bugün hâlâ öğretmenin nasıl olması gerektiğine ilişkin bir özet olarak kullanıyoruz. Bu tanımı biraz daha açacak olursanız, TÖS’ün öğretmenler nasıl öğretmenlerdi?
Bizim TÖS’te söylediğimiz; öğretmen eğitim mesleğinin elemanıdır, her şeyden önce kendi mesleğinde en yetkili olmalıdır ve öğretmeliğini dört dörtlük yapabilmelidir. O kültürü, o alandaki birikimini mutlaka tamamlamalıdır, durmaksızın yenilemelidir. Özgürlükçü öğretmen örgütünde yer almanın ön koşulu olarak düşünülmelidir bu. Bizim, özellikle illerde, ilçelerde, iş yeri temsilcisi arkadaşlarımızın, hem eğitimcilik vasfıyla hem güvenilirlikte hem dostlukta, insanlıkta parmakla gösterilir olması gerekir. En temelinde işyeri temsilcileri var, onlar mücadelede ne kadar iyi olursa kitlemiz de o kadar iyi olur, diye gittiğimiz her yerde özelikle söylerdik. Çünkü bu nitelikte bir insan, sevilen, sayılan, peşinden gidilen bir insan olur, o zaman ne olu, sayımız artar. O dönemde TÖS’te bu bakımdan çok duyarlı bir ortam vardı; ama süreç çok değişti bugün, dejenere oldu, onun için eğitim meselelerine de yansıyor. Hele hele bugün okullara imamlar gelip gidiyor, ders veriyor. O dönemde böyle şeyler mümkün değildi.

TÖS’ten, TÖB-DER’den aldığı mirası bugünkü mücadelesine taşıyan Eğitim Sen’e ilişkin neler söyleyebilirsiniz?
Bu iyi niyetli ve güzel bir ifade; ancak onun yaşamda var edilmesi önemli. Uzağında olduğum için çok bilmiyorum; fakat şu gözlemleri yansıtan arkadaşlara rastlıyorum: Protesto eylemine katılanların sayısının giderek azalmakta olduğunu söylüyorlar. Bu eğer doğruysa oturup ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor bizim, ne yapmalıyız ki bunu aşabilelim diye.

Özgürlükçü, demokratik kültür değerlerine ters düşen bir hali yok Eğitim Sen’in, bu konuda söyleyecek sözüm yoktur onlara. Ancak nitelik ve nicelik bir bütündür; eğer niceliğiniz yoksa niteliğiniz ses getirmez. Bu nedenle ikisine de aynı önemi verebilmek gerekir. Önemli olan yaşamın içinde neresinde olduğunuzdur, yaşamın içinde olabilmenizdir.

Öğretmen örgütlerinin toplumsal muhalefetin gelişimine nasıl bir katkısı var sizce?
Öğretmenin işi zaten insan yetiştirmektir; insan ki çok önemli. İnsanın her gün biraz daha insanlaşması önemlidir. Bizim öğretmenler olarak nesnemiz insandır; o zaman bizim görevimiz, çocukları her gün biraz daha insan olma yönünde yetiştirmektir. Bunun yanında öğretmenlerin çocukların anne ve babalarıyla insani ilişkiler kurması çok önemlidir. Onlarla kurulan ilişki, toplumsal açıdan potansiyel bir gücü ortaya çıkarmaktır çünkü.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome