Ekim Devrimi ve Marksist Yöntem (III)* Ilgın Özel

7 Şubat 2012 Salı

Lenin devrimin gerçekleşmesi ve sosyalizme geçişin sınıfsal bileşimi ve sınıflar ilişkisini, kısaca nesnel temele ve bu temel üzerindeki devrimci gerçekçiliğe dayandırmıştır.


Seyfi Adalı’nın üçüncü ‘katkı’sı ile devam ediyorum. “Ekim Devrimi bir proleter devrimdir. Üstelik bir köylü ülkesinde proleter devrimdir. Ilgın Özel 1913 yılında 170 milyonluk Rusya’da 18 milyon ücretli sınıf, 3 milyon fabrika işçisi olduğunu ifade ediyor. Proleter devrim için ülkenin çoğunluğunun işçi olmasını arayan, kapitalizmin mükellef biçimde işleyişini bekleyen Menşeviklerin ‘nesnel’ yaklaşımdan farklı olarak Bolşevikler, politik bir yaklaşımla, modern sanayi işçi kitlelerinin varlığını yeter koşul sayarak harekete geçtiler. Proleter devrim bir “sürekli devrim” (kesintisiz devrim de diyelim) olarak gerçekleşti. Devrimin “Demokratik” ve Sosyalist” diyerek aşamalara ayrılmasının önüne geçildi ve işçi sınıfı Bolşevik Parti öncülüğünde ve Sovyetler aracılığıyla iktidarı alabildi” diyor Adalı.

Kavram karmaşası ve nesnel–sınıfsal–öznel–politik birliğinin yokluğu
Adalı Menşevikler ile Bolşevikler arasındaki ayrımı Menşeviklerin “nesnel”, Bolşeviklerin ise “politik” yaklaşıma sahip olmalarına dayandırıyor. Menşeviklerin daha çok örgütlü olduğu proletaryanın sanayi kesiminin varlığını Bolşeviklerin “yeter koşul sayarak harekete” geçtiklerini ve bunun da “politik” bir yaklaşım olduğunu düşünüyor Adalı. Ona göre politika, sınıfsal temelin üstündedir ve bu da kendisine üstünlük sağlayan bir ‘katkı’dır! Oysa daha sonra özel olarak göstereceğim gibi sanayi proletaryasının varlığı Lenin tarafından “yeter koşul” olarak görülmemiştir. Bolşeviklerin sınıfsal temelle belirlenen politikaları ne salt sanayi proletaryasının varlığına ne de salt politik düzeye sıkıştırılamaz. 

Adalı, nesnel-öznel-sınıfsal-politik kaynaşmasına, birliğine bir türlü ulaşamıyor. Belirtmek gerekir ki, yalnızca Menşevikler değil, legal Marksistler ve Ekonomistlerin temel kusuru “nesnel” yaklaşıma sahip olmaları değildir. Bu onların yanlışlarını hafifletici bir yaklaşımdır. Nesnel yaklaşımın önemini ve Adalı’nın bu temel kavrama duyduğu fobiyi bir an için bir yana bırakabiliriz. Ancak “nesnelcilik” diye bir konu vardır ki özellikle tek başına benimsendiğinde pasifizme ve kendiliğinden nesnel gelişmelere tapınmaya; sosyalizme geçiş için kapitalist evrenin yaşanmasının gerektiğini ve burjuva devriminde burjuvazinin öncülüğünü savunmaya, kısaca diyalektik maddecilik dışı bir yönelime varmaktadır. Menşeviklere yönelik isabetli eleştiri nesnelcilik olmalıdır ama Adalı’nın terminolojisi sorunlu olduğu için nesnel’i nesnelcilik ile karıştırmakta “özgür”dür! Ve bu ayıp; “Egemen algı sosyalizme geçiş için nesnel koşulların, kapitalizmin egemenliğinin ve burjuva devriminin gerçekleşmiş olması gerektiği yönündeydi. Lenin açısından ise burjuva demokratik devrimi, öncelikle proletaryanın ‘siyasal özgürlükler’ ve ‘demokrasi mücadelesinde eğitimi’ açısından önem taşıyordu. Lenin ve Troçki dışında Rusya’daki bütün akımlar (başlıcaları Narodnikler, Ekonomizm, Legal Marksizm, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerdi) burjuva devrimini kutsuyor; Narodnikler tarihsel materyalizm dışı bir şekilde Rus köy komünleri üzerinden bir geçiş kurgularken diğerleri “burjuvazinin öncülüğü ve kapitalist aşamanın yaşanması gerektiğine varan tezler üretiyorlar, otokrasi karşıtı liberal burjuvazi ile aynı hedefi paylaşıyorlardı” diyen, nesnelciliğe düşenleri eleştiren, Lenin ve Troçki (Trotski)’nin onlardan farkını belirten Ilgın Özel’e bir ‘katkı’ sırasında işlenmektedir.

“Sosyalist devrimci” aşırılık ya da salt “proleter devrim”
İkinci olarak, Ekim Devriminin Adalı’nın da belirttiği gibi “bir köylü ülkesinde proleter bir devrim” olduğunu kim yadsıyabilir? Adalı yaygın olarak bilineni tekrar ediyor ve hiç kimsenin yadsıyamayacağı bir algı düzeyiyle bakıyor Ekim Devrimine. Oysa konu daha inceliklidir.

Adalı “proleter devrim” vurgusunu ‘Ilgın Özel’e katkı’ olarak özel bir biçimde yapıyor. Nedeni şu sözlerime doğrudan yanıt verememesidir: “Troçki saf bir sosyalist devrime varan kurgularla köylülüğü dışlıyor; Lenin ise ne devrime burjuvaziyi doğrudan katıyor ne de köylülüğü dışlıyordu. Lenin proletaryanın öncülüğündeki bir demokratik devrim üzerinden demokratik devrim–sosyalist devrim diyalektiğini kurarak ‘işçi–köylü devrimci demokratik diktatörlüğü’ formülasyonunu ileri sürüyordu. ‘Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği’ ile ‘Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi’ arasında, gerçekte böyle ince bir diyalektik bulunmaktaydı. Lenin’in çizgisi, 1917 Ekim Sosyalist Devriminde de olduğu üzere, sosyalist devrimci aşırılıklara kapalıydı, ‘saf devrim yoktur’ diyordu. Lenin devrim dönemi boyunca iktidar sorunu, iktidarın sınıfsal niteliği, devrim ân’ı ve demokratik devrim–devrimci demokrasi–sosyalist devrim diyalektiğine (...) dikkat çekiyordu.” Demek ki sunuşumda devrimin proleter ve sosyalist niteliğine ilişkin bir sorun yok. Sorun, Adalı’nın, zamanında Troçki’de olduğu gibi, “saf sosyalist devrim idealizmi”ndedir.

Bu idealizmin aşırılıklarına, Lenin önce 1905 Devrimine ilişkin tartışmalar sırasında karşı çıkmıştı: “Nitekim, kendi adına ve Troçki adına Parvus, ‘Devrimci geçici yönetim ... bir Sosyal Demokrat çoğunluğu ile ... Sosyal Demokrat bir yönetim olacaktır’ diye yazdığında, sert bir karşılık verdi Lenin: ‘Olmaz öyle şey! Olamaz, çünkü bir an için bile olsa, devrimci diktatörlük ancak halkın büyük çoğunluğuna dayanabilirse ayakta durur... Proletarya bir azınlık teşkil etmektedir. Proletarya, ancak, yarı–proletaryayı, ve yarı–mülkiyetlileri yanına alıp onlarla birleşirse, ezici bir çoğunluğu yönetebilir... Böyle bir birleşimin, kurulacak yönetimde de, kendisini yansıtması doğaldır... Bu konuda hayalciliğe kapılmak son derece zarar vericidir. Sosyalizme varmak için bunun dışında kalan yollardan hangisine sapsanız, hem ekonomik yönden ve hem de siyasal yönden, müthiş saçma ve müthiş reaksiyoner bir sonuçla karşılaşmanız kaçınılmaz olacaktır.’” (Aktaran: Bertram D. Wolfe, Devrimi Yapan Üç Adam, Lenin, Troçki, Stalin, BFS Yayınları, Cilt: 1, 1989, sf. 326) 1905 koşulları ve devrimin o zamanki “burjuva demokratik” karakteri nedeniyle “Lenin’in bu yaklaşımı Adalı’nın sözlerine karşı kullanılamaz” denilirse, Lenin’in Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi adlı eserinde ve devrimden sonra da devrimci aşırıcılık ve sosyalist devrimci aşırılıklara aynı gerekçe ve nedenlerle karşı çıktığını belirtmek gerekir.

Sosyalist devrim-halk devrimi diyalektiği
Lenin yüzlerce kez Rusya’nın sınıfsal bileşim ve dağılımına, bir küçük burjuvazi ülkesi, bir köylü ülkesi oluşuna, proletaryanın azınlıkta ve bölünmüş durumda oluşuna vurgu yapmıştır. Lenin devrimin gerçekleşmesi ve sosyalizme geçişin sınıfsal bileşimi ve sınıflar ilişkisini, kısaca nesnel temele ve bu temel üzerindeki devrimci gerçekçiliğe dayandırmıştır. Örneğin 10 Nisan 1917’de Lenin, “Proletarya partisi, nüfusun engin çoğunluğu sosyalist bir devrimin zorunluluğunun bilincine varmadıkça, bir küçük köylüler ülkesinde hiç bir biçimde sosyalizmi ‘sokma’ya niyetlenemez” diyordu (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol Yay., Kasım 1992, sf. 48 ). Gene Lenin, bu kez devrimin öngünlerinde, 24 Eylül 1917 tarihinde yayımlanan bir makalesinde, “Bir halk devrimi sürecinde (yani halkı, işçilerin ve köylülerin çoğunluğunu eyleme kalkıştıran bir devrim sırasında) iktidarın kararlılığı, ancak açık ve koşulsuz bir biçimde halkın çoğunluğuna dayanmasıyla sağlanabilir” demekteydi. (Halkın Devlet Yönetimine Katılımı, Nazım Kitaplığı, Nisan 2003, sf. 35-36) Hatta üç yıl sonra 24 Ocak 1921’de Lenin, “Bir azınlık, uçsuz bucaksız bir köylü ülkesini nasıl yönetebilir? Üç yıllık deneyimimiz sonucunda, bizi yıkacak hiçbir iç ve dış kuvvet olmadığı ortaya çıktı. Eğer bölünmelere yol açacak olağanüstü aptalca hatalar yapmazsak, elde ettiğimiz mevzileri koruyabiliriz. Aksi halde, her şey berbat olur” diyordu (age, sf. 213).**

Gene Lenin, Mart 1918’de, devrimden altı ay sonra, asgari–azami program ayrımı ve sosyalist devrim sorunsalına bir kez daha açıklık getirerek şöyle der: “Eğer devrimimizin yapmakta olduğu işler bir rastlantı değilse (ki biz olmadığına kesinlikle inanıyoruz), eğer bir parti kararının sonucu değil de Marx’ın ‘halkçı’ diye tanımladığı herhangi bir devrimin kaçınılmaz ürünleri ise (yani eski burjuva cumhuriyetinin programının tekrarı değil de kitlelerin kendi sloganları ve çabaları ile yarattıkları bir devrim ise) ve eğer olayları bu şekilde tanımlarsak, en önemli kazanımı sağlamış olacağız. Ve burada azami ve asgari programlar arasındaki farkı kaldırıp kaldırmayacağımız sorusuna geliyoruz. Hem evet, hem hayır. Bu farkın kaldırılmasından çekinmiyorum, çünkü yazın göz önünde bulundurduğumuz olgu, bugün için söz konusu değil. O zaman, henüz iktidara gelmemişken bunun ‘çok erken’ olduğunu söylemiştim. Ancak bugün iktidar elimizde ve bunu sınamış bulunuyoruz. Onun için artık erken değil. Şimdi, eski programın yerine Sovyet iktidarının yeni bir programını yazmalıyız.” (age, sf. 82) Bu noktada söylenmesi gereken şudur: Ekim Devriminin kesin olan proleter ve sosyalist niteliği, hemen değil ancak hem önsel bir biçimde (emperyalizm ve proleter devrimler çağı belirlemesi) hem de Lenin’in gerçekçi titizliğiyle bir süreç içinde tanımlanmıştır. Lenin, devrimin burjuva karakterini sınırlamanın ve devrimin burjuvazinin elinde kalarak yozlaşmasını önlemenin ötesinde, devrimi, demokratik devrim–devrimci demokrasi–sosyalist devrim diyalektiğine (geçişlerine) oturtmuş, böylece sosyalist devrimin önü açılmış, devrim güvenceye alınmış, geriye dönüşlerin önü kapatılmıştır. Lenin’in başat izleği hareketin komplike gerçek seyridir. Kısacası Ekim Devriminin ve bütün devrimlerin sınıfsal karakter ve sınıfsal bileşimleri, merkezi nitelik belirlenimi altında komplike bir biçimde, Lenin’den aktardığım, Adalı’nın hiç oralı olmadığı “saf devrim yoktur” gerçeği ve yaklaşımı doğrultusunda belirlenmektedir.

Devrimin sınıfsal bileşimi ve ezilen sınıflar ittifakı
“Eğer devrimci sınıfların yaratıcı coşkusu Sovyetleri yaratmasaydı, proleter devrimi Rusya’da umutsuz bir dava olup çıkardı” (age, sf. 46) diyen ve “Kapitalizm tarafından ezilen çalışan ve sömürülen kitlelerin, yalnızca onların birliği. Yani, sömürücü sınıfların ve küçük burjuvazinin varlıklı temsilcilerinin dışlanmasıyla, yalnızca işçilerin ve yoksul köylülüğün, yarı proleterlerin birliği” (age, sf. 83) diyen Lenin’in ezilen sınıfların ittifakına yüzlerce kez biçtiği değer, Adalı tarafından hiç anılmamaktadır. Varsa yoksa proleter devrim. Ama nasıl bir proleter devrim? Adalı o kadar uvriyeristtir (işçicidir) ki, Rusya’ya ilişkin verdiğim genel bilgilere (“Rusya o zaman 170 milyon nüfustan oluşmaktaydı ve 1913’te 18 milyon ücretli, 3 milyon fabrika işçisi, bir o kadar da kır emekçisi bulunmaktaydı. Nüfusun yüzde 85’inin kırsal alanda yaşadığı Rusya’da sanayi üç kentte yoğunlaşmıştı. Birinci Dünya Savaşı ile ülke nüfusunun yüzde 35’i, en büyük iki sanayi kenti olan Moskova ve Petrograd’ın ise yüzde 58’i yok olmuştu”) karşı, “Bolşevikler, politik bir yaklaşımla, modern sanayi işçi kitlelerinin varlığını yeter koşul sayarak harekete geçtiler” diyor ve bir kez daha nesnel-öznel gerçeklikleri ve onları ifade eden Lenin’i atlayarak ezilen sınıfların ittifaklarına dayalı proleter devrimi salt bir “işçi devrimi”ne, üstelik “sanayi işçileri devrimi”ne doğru daraltıyor. İşçi sınıfının gerek doğrudan kendisi gerekse partisi aracılığıyla oynadığı veya oynayacağı merkezi rol, devrime kazandırdığı veya kazandıracağı eksen, kapsam ve ezilen sınıflar arası ittifaklar, Adalı’nın “mantık” yapısında önemli bir yer tutmamakta, o yalnızca sanayi işçilerinin varlığını “yeter koşul” varsaymaktadır. Oysa Marks, Engels, Lenin, merkezi konumdaki işçi sınıfı ile yoksullaşma süreçleri sonucu bu sınıfa katılımla oluşan proletaryaya, yarı-proletaryaya, sınıfsal ayrışmaya uğrayan ve uğrayacak olan köylülüğe, kısaca halka ve ezilen sınıflar ittifakına büyük bir sınıfsal, siyasal değer biçmişler; proletarya ve müttefiklerinin, mücadele ve kazanımlarını tek başınalıktan çıkarmışlardır. Onlar, emekçi bir sınıfın sınıfsal çıkarının, özelde proletaryanın çıkarlarının genele, bütüne, sınıfsal-toplumsal bütüne yayılmasının gerçek “genel çıkar” alanını oluşturacağına ve bu dolayım üzerinden proletaryanın kendisini de yadsıyarak nihai toplumsal kurtuluşa gidilebileceğine özellikle dikkat çekmişlerdir. Marks’ın “sanayi proletaryasının varlığı, kendi devrimini ulusal bir devrim katına yükseltmesine olanak verecek bir ulusal genişlik kazanır” (Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848–1850, Sol Yay., 1976, sf. 46) derken dikkat çektiği budur. Ve Marks aynı zamanda tüm ezilen sınıflarla (katmanlarla) ittifak alanına da işaret etmektedır. “Ulusun, burjuva rejimine sermayenin egemenliğine başkaldırmış, proletarya ile burjuvazi arasında yer alan kitlesi, yani köylülük ve küçük burjuvazi, devrimin ileri doğru yürüyüşü ile, proleterleri öncüleri olarak tanıyıp onlara katılmak zorunda bırakılmadıkça, Fransız işçileri bir tek ileri adım atamazlar ve bu rejimin bir kılına bile dokunamazlardı” (age, sf. 47-48) sözlerinde dile getirilen evrensel doğru Lenin tarafından devralınmış ve Rusya özgülündeki karşılığı, Lenin’in “programımızın ulusal niteliği” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 155) ve ittifaklara ilişkin sözlerinde somutlanmıştır. Yanlış ortodoksilere sahip kimi “Marksist” ve dar “Leninist”lerin kulaklarına küpe olsun!

“Yaşam ağacı” ve burjuva devrim/demokratik devrim–sosyalist devrim diyalektiği
Üçüncü olarak Adalı “Proleter devrim bir ‘sürekli devrim’ (kesintisiz devrim de diyelim) olarak gerçekleşti. Devrimin ‘Demokratik’ ve ‘Sosyalist’ diyerek aşamalara ayrılmasının önüne geçildi” diyor. Kime karşı? Demokratik devrim–sosyalist devrim diyalektiğine işaret eden bana karşı. Neden? “Aşamacılık” fobisi nedeniyle; demokratik bir devrimin sosyalist görevleri, sosyalist bir devrimin demokratik görevleri olamayacağı şeklindeki Marksizm’e Leninizm’e aykırı yaklaşım, kısaca ultra “proleter devrimcilik” nedeniyle. Bu kavrayış biçiminin Lenin’i anlaması da güç olacak ve 7 Nisan 1917’de “Bugünkü Rusya’da özgün olan şey, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliğinden ötürü, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı proletaryaya ve köylülüğün yoksul katlarına devredecek olan ikinci aşamasına geçiştir” diyen (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 10); “Doğrudan görevimiz, sosyalizmin ‘başlatılması’ (‘introduction’) değildir, yalnızca üretimin ve ürünlerin dağıtımının işçi vekilleri Sovyetleri tarafından denetlenmesine derhal geçiştir” diyen (age, sf.12); “Tarım devrimi, ki o da burjuva demokratiktir, o da sonuçlandı mı? Bu, tam tersine, henüz başlamamış bir olay değil midir?” (age, sf. 21) diyen Lenin’in de “aşamacı” olduğunu gizliden gizliye düşünebilecektir.

Seyfi Adalı’nın dördüncü ‘katkısı’ bu konuyla bağlantılıdır ve “Ilgın Özel’in eksik bir algısına” işaret etmektedir. Şöyle: “Geri kalmış ülkelerde önce demokratik devrim, sonra sosyalist devrim gerçekleşeceğine dair genelleştirilmiş bir strateji vardır ve bu da Lenin’e atfedilir. 1905’teki ‘İşçileri ve Köylülerin Devrimci Demokratik Diktatörlüğü’ tartışmasından böyle bir program üretilmeye çalışılır. Böylesine bir türetme çabası, Rusya dışında proleter devrimlerinin boğulmasına yol açmıştır. Stalinizmin Leninizmi tahrifatıdır.” Bu noktada ilk söylenmesi gereken, Ilgın Özel, Lenin değil, genel olarak Marksizm kökenli olarak şekillenen bir yaklaşımdan söz etmiş ama Adalı aklındaki (kurgusundaki) egemen mefhuma yüklenmiştir. Oysa Özel, “Marksizm kökenli tarihsel şema, ‘dünya devrimi’ ve sosyalist devrimi başat tarihsel eylem olarak görüyor fakat Rusya gibi kapitalistleşme ve burjuva devrimlerinin güncelliği sorununu yaşayan ülkelerde önce burjuva demokratik devrim, sonra sosyalist devrim olarak şekilleniyordu” demişti. Özel, Narodnikler, Legal Marksistler, Ekonomistler ve Menşeviklerin genel olarak bu yaklaşımın içinde, Lenin ve Troçki’nin ise dışında durduğunu belirtiyor, kısaca demokratik devrim–sosyalist devrim ilişkisine dikkat çekiyordu. Demek ki Adalı, Özel’in kendisine “görece” yakın bir görüşüne bile tahammül edemeyecek denli apolitik ve kibirlidir; tarih dışı bir şekilde “kurgusal doğru”ya inanmaktadır.

İkinci olarak Adalı, Stalinizm (ne demekse) ve Mili Demokratik Devrim (MDD) fobisi aşkına, kökeni Marks ve Lenin’de bulunabilecek olan “kapitalist olmayan yol”u unutmakta, belki bilmemekte; daha önemlisi sosyalizme geçişe dair Marks’ın belirttiği siyasal biçim çeşitliliklerinin üzerinden atlayarak “sosyalist devrimcilik” yapmaktadır. Adalı, Türkiye solunda MDD’nin büyük oranda aşıldığını, hâlâ onun izleğine sahip kesimler olsa bile MDD’den kopuşların demokratik halk devrimi-sosyalist devrim diyalektiği sorunsalına geçişte önemli bir adım olduğunu anlayabilecek durumda değildir.

Üçüncü olarak, Stalin’den dolayı Rusya dışındaki proleter devrimlerin boğulduğunu söylemek, dünya devrim sürecini bilmemek ve yakınılan “Stalinist tahrifatlar” alanını tersinden oluşturmak anlamına gelmektedir.

Dördüncü ve daha önemlisi Adalılar (bilerek çoğul kullanıyorum) gri tonundan arındırılmış kuramı yani yaşam ağacının yeşilini, sınıfların hareketlerini, sosyal pratiği esas alan devrimci sosyalist kuramın aksine, “saf ve mekanik bir sosyalist devrim” kurgulamaktadırlar. Lenin böyleleri için “Saf bir sosyal devrim bekleyen biri onu asla yaşayamaz. Ve böyle biri, gerçek devrimi anlamayan, yalnızca lafta devrimci olan bir kişidir” demiştir. (Lenin’den aktaran György Lukacs, Lenin’in Düşüncesi/Devrimin Güncelliği, Belge Yay., Ocak 1998, sf. 52)
Önemli bir Lenin çözümlemecisi olan Lukacs şöyle devam eder: “Çünkü gerçek devrim burjuva devrimin proleter devrime diyalektik dönüşümüdür. Geçmişteki büyük burjuva devrimlerinin önderi ya da yararlananı olan sınıfın artık nesnel açıdan karşıdevrimci olduğu gibi tartışılmaz tarihsel bir olgu, asla, bu devrimlerin çevresinde dolandığı nesnel sorunların artık toplumsal açıdan sona erdiği, bu sorunların devrimci çözümüyle hayati ilgileri bulunan toplumsal tabakaların tatmin olduğu anlamına gelmez. Tam tersi. Burjuvazideki karşı devrimci dönüşün anlamı, sadece, proletarya karşısında düşmanca bir tavır alması değil, aynı zamanda burjuvazinin kendi devrimci geleneklerinden de vazgeçmesidir. Burjuvazi kendi devrimci geçmişinin mirasını proletaryaya devreder. Bundan böyle, burjuva devrimini mantıksal sonucuna götürebilecek konumda olan tek sınıf, proletaryadır. Yani bir yandan burjuva devrimin güncelliğini hala koruyan talepleri ancak bir proleter devrimin çerçevesi içinde gerçekleşebilecektir, öte yandan bu taleplerin tutarlı biçimde gerçekleştirilmesi bizi zorunlu olarak bir proleter devrime götürecektir. Hasılı bugün proleter devrim, aynı anda burjuva devrimin hem gerçekleşmesi, hem de aşılması demektir” (age, sf. 52-53). Sömürgeler sorunu, ulusal sorunlar, toprak sorunları, demokrasi sorunları ve bu sorunlarla birlikte Ekim Devrimine devrolan açlık, barış v.s. hep bu alana dair sorunlar olarak artık devrim-sosyalizm geçişi ve bütünlüğüne tabi olmaktadır. Ama Adalılar bu sorunları görmezler, görünce de ortodoksilerinin ruhunu incitecek tarzda başka mecralara fena bir şekilde eklemlenebilirler.

“Bütün İktidar Sovyetlere” slogan ve belirlemesinin anlamları
Adalı dördüncü ‘katkısı’na ekler yaparken ilk yazımın başlığının “Bütün İktidar Sovyetlere” olmasından hareketle olacak, iki önemli yanlışı daha dile getirmiş. İlki, “Şunu da unutmamak gerekir ki, ‘Bütün İktidar Sovyetlere’ sloganı 1917 devrim ön gününde geri çekilmiştir. O vakit bu slogan 1918 Ocak’ta yapılacak olan II. Tüm Sovyet Kongresini çağrıştırdığı için, pek kullanılmadı. Bolşevikler iktidarı almak üzere ‘gün tespiti’ yapmaktaydı. Merkez komitede Lenin’in ünlü sözünü hatırlayalım ‘bir gün erken, bir gün geç bugün (25 Ekim)…’ diyerek devrim başlatılmıştır”. İkincisi de hemen devamındaki, “Bu söz nedeniyle Ekim Devriminin bir darbe olup olmadığı (bugün bile) tartışma vesilesi yapılmaktadır” şeklindeki sözleridir.

1918’in Ocak ayına gitmeye gerek yok, Lenin, Sovyetler Kongresinin (1-2 Kasım), Demokratik Konferansın (7 Kasım) ve Kurucu Meclisin (12 Kasım), devrimin, emperyalist barış, Petrograd’ın düşmesi ve Almanlara teslimi, Minsk’in Kazaklar tarafından kuşatılması, lokavtlar, kısacası karşı-devrim tarafından boğulmasını engelleyemeyeceği gerekçesiyle aylardan beri ayaklanma için Parti Merkez Komitesini iknaya çalışmış ve en sonunda 25 Ekim (7 Kasım) tarihinde ısrar etmiştir. Bu bir yana, Adalı ilk olarak, Lenin’in, “Bütün İktidar Sovyetlere” belirlemesini, devrim dönemi ve sosyalizmin inşasına yönelik geçişleri içinde ele aldığını ve belirli bir bütünlük içinde anlamlandırdığını kavramamıştır. “Bütün İktidar Sovyetlere’ sloganı 1917 devrim ön gününde geri çekilmiş”miş. Adalı eksikli, yanılsamalı gerçeklik alanlarında dolaştığı için yanlış sonuçlara varıyor. O özgünlükleri sevmez ama elden bir şey gelmez; Lenin, “Devrimimizin bir iktidar ikiliği yaratmış bulunmak gibi büyük bir özgünlüğü var” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 15) demekte ve “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganının “ikili iktidar” koşulları içinde Nisan-Temmuz ayları arasındaki “barışçı geçiş” olasılığına yönelik kullanımının geçersizleştiğini söylediği zaman bile, bu slogana, taktik v.s. ötesinde sınıfsal, politik, stratejik anlamlar atfetmiştir. Bu belginin (şiarın) Lenin’de “barışçı geçiş” olasılığına dair olan kullanımı ile diğer bazı kullanımları arasında çok önemli bir ortak payda bulunmaktadır. Bu payda, ikili iktidarın işçi-köylü-asker-emekçi kanadını oluşturan Sovyetlerin (“işçiler, tarım ücretlileri ve köylü temsilcileri Sovyetlerinin bir cumhuriyeti”, “işçi, asker, vb. vekilleri Sovyetleri”, “işçi, köylü ve tarım gündelikçileri vekilleri Sovyetleri”, “banka görevlileri sovyetleri vb”, “tarım işçileri vekillerinin özel Sovyetleri” –age, sf. 11, 71, 78, v.d.), devrimci bir tarzda tek başına iktidar olması gerekliliğidir. Çünkü “Her devrimin temel sorunu sorunu iktidar sorunudur” (age, sf. 15).

Lenin’e göre “ikili iktidar”, bir “karma devlet tipi”dir (age, sf. 189); Sovyetler ise “yeni bir devlet biçimi, ya da daha doğrusu yeni bir devlet tipi”dir (age, sf. 43). Bütün İktidar Sovyetlere belirlemesi, Lenin’de iktidarın ele geçirilmesinin, yani devrimin koşulları ve olanaklarının tespiti, araştırılması, onun için mücadele edilmesi v.b. ile birlikte bir “ayaklanma sloganı”dır. Lenin devrimden iki ay önce önce, “şimdiki fırsatı kaçırmak ve Sovyetler Kongresini “beklemek”, tam bir alıklık ya da tam bir ihanet olur” (age, sf. 170); “çünkü kongre hiç bir şey veremez!” (age, sf. 171); “İktidarı şimdi almamak, Merkez Yürütme Komitesinde gevezelik etmeyi ‘beklemek’, ‘organ (sovyet) için savaşmak’, ‘kongre için savaşmak’ ile yetinmek, devrimin batmasına neden olmak demektir” diyordu (age, sf. 172). Devrimden bir ay önce de “Partimizin birçok yöneticisi, hepimizin benimsemiş ve durmadan yinelemiş bulunduğumuz sloganın bugün aldığı özel anlamı apaçık olarak anlamamış durumda. Bu slogan: tüm iktidar Sovyetlere, sloganıdır. Bu altı devrim ayı boyunca, bu sloganın ayaklanma anlamına gelmediği dönemler, gelmediği anlar oldu. Belki bu dönemler, bu anlar, yoldaşlardan bir bölümünün gözlerini bağladı ve şimdi, bizim için, bu sloganın hiç değilse eylül ortasından beri bir ayaklanma çağrısı anlamına geldiğini onlara unutturdu. (...) ‘Tüm iktidar Sovyetlere’ sloganı, bir ayaklanma çağrısından başka bir şey değildir” diyordu (age, sf. 177). Ve devrimden yedi gün önce de “ayaklanmadan caymak, ‘bütün iktidar Sovyetlere’ sloganlarından caymak demektir”, “Ayaklanmadan caymak, iktidarın Sovyetlere tesliminden caymak demektir”, “şimdi ‘karma tip’ten yararlanarak iktidarın Sovyetlere geçmesi sloganından caymayı ileri sürmek ve bunu, sloganımıza açıkça karşı çıkmaktan korkarak yarım-ağızla yapmak ne demektir?” (age, sf 188-189) diye Parti Merkez Komitesine yükleniyordu.

Devrimden bir gün önce, akşam saatlerinde Merkez Komiteye yazdığı mektupta ise, “Yoldaşları bütün gücümle inandırma çabasındayım ki, şu anda, her şey kopma noktasına varmış bulunmaktadır ve öyle sorunlar gündeme girmiştir ki, bunları, ne konferanslar, ne de kongreler (sovyetler kongreleri olsa bile) çözüme bağlayamaz, bu sorunları ancak halklar, yığınlar, silahlanmış yığınların savaşımı çözümleyebilir” (age, sf. 209); “kornilovcu hükümete karşı halkı (bir kongreyi değil, ordu ve köylüler başta olmak üzere halkı) savunmak, işte iktidarı almanın ilk ve en yakın hedefi budur” diyordu Lenin. Çok açık konuşmaktadır: “İktidarı kim almalıdır? Bu o kadar önemli değil: iktidarı isterse Askerî Devrimci Komite ya da, ancak halkın çıkarlarının, ordunun çıkarlarının (derhal barış önerisi), köylülerin çıkarlarının (toprak hemen alınmalı ve özel mülkiyet kaldırılmalıdır), açların çıkarlarının gerçek temsilcilerine iktidarı devretmek istediğini açıklayan ‘başka bir kuruluş’ alsın. (..) Tarih, bugün kazanabilecek (ve bugün kesin olarak kazanacak) olan ama yarın çok şeyi, her şeyi yitirme tehlikesinde olan devrimcilerin oyalanmasını, gecikmesini bağışlamayacaktır. Bugün iktidarı ele geçirmekle, onu, Sovyetlere karşı değil, Sovyet için almış oluyoruz.” (age, sf. 210). Demek ki “Bütün İktidar Sovyetlere” belirlemesi geri çekilmemiş, pek inanılmasa da, barışçı geçiş olanaklarının, nesnel-öznel etmenlerin izlenip kollandığı ve belirlenmeye çalışıldığı bir dönemde, Sovyetler’in iktidarı almaması ve karşı-devrimin atağı üzerine Lenin bu belirlemeyi ayaklanma çağrısı olarak tekrar devreye sokmuş; iktidarın adresini gene Sovyetler olarak açıklamıştır. Bu nedenle devrim sonrasında Sovyetler, sosyalizme geçiş ve sosyalizmin inşasında; parti, işçi sınıfı, sendikalar ve ittifaklar ile birlikte en merkezi konumdaki bir iktidar organı olarak tanımlanmıştır. Sovyetler iktidarı üzerine Lenin’in yüzlerce kez yaptığı açıklamalardan yalnızca birini, herhangi birini aktaracağım: “Sovyet iktidarı, sermayenin boyunduruğunu tamamen söküp atma mücadelesindeki emekçi halkın iktidarıdır”. (Halkın Devlet Yönetimine Katılımı, sf. 175.)

Özetle Lenin için Bütün İktidar Sovyetlere sloganı, bir slogan olmanın ötesinde çok önemli süreçsel devrimci bir belirlemedir. 1905’te parti ile birlikte bir mücadele ve iktidar adayı bir organ, 1917’de ikili iktidarın emekçi ayağı, emekçi sınıfların mücadele ve ittifak örgütlenmesi, iktidara aday oldukları bir organ, eğer zamanında yapsa idi barışçıl geçişi sağlayabilecek tek araç, bir ayaklanma sloganı, bir ayaklanma çağrısı, bütün iktidarın tekleşeceği bir iktidar organı, proletarya diktatörlüğü organı, “demokrasinin gelişiminde evrensel ve tarihsel önem taşıyan” bir organ (age, sf. 45), “kitle hareketi ve devrimci mücadele sonucunda vücuda gelen bir iktidar biçimi”dir (age, sf. 83). Şimdi Seyfi Adalı oturup düşünsün!

Devrim mi, “darbe” mi?
Burada durup, Adalı’nın dördüncü ‘katkısı’nın ikinci kusuruna geçebiliriz: “Lenin’in ünlü sözünü hatırlayalım ‘bir gün erken, bir gün geç bugün (25 Ekim)…’ diyerek devrim başlatılmıştır. Bu söz nedeniyle Ekim Devriminin bir darbe olup olmadığı (bugün bile) tartışma vesilesi yapılmaktadır” sözlerindeki temel zafiyete bakalım. “Ekim Devriminin bir darbe olup olmadığı (bugün bile) tartışma vesilesi yapılmaktadır” sözleri ne demektedir, ne anlama gelmektedir? Açık söyleyeyim, o zaman ve daha sonraları bütün devrim kaçkınlarının dile getirdiği, emperyalizm ve burjuvazilerin yararlandığı, bugün de “premature/erken doğum” denilerek burjuva ideolojisine prim veren Menşevik bir eleştiridir bu. Bu yaklaşım Marksistler arasında tartışma konusu değildir; zaman zaman devrimci Marksizm’e  yüklenen liberallerin ve Menşevik ruhluların bir zırvalamasıdır. Ama kökeni Kamanev, Zinovyev ve Troçki’dedir. Lenin, devrimden kısa bir süre önce, 16-17 (29-30) Ekim tarihinde yazdığı “Yoldaşlara Mektup”ta, Merkez Komiteden iki kişinin (Kamenev, Zinovyev) ayaklanmaya karşı itirazlarını ele alır. Yirmi kitap sayfası tutan bu irdelemesinde Lenin, on dört konu başlığı altında Marksizm’e ve Marksist çözümleme yöntemine atıflarla itirazları ayrıntılı olarak ele alır. Her ne kadar Kamenev ve Zinovyev’in itirazları ön plana çıkarılsa da Lenin’in ayrıntılı çözümleme ve eleştirileri, Troçki’nin ve birçok parti yöneticisinin düşüncelerini de hedefler. Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi kitabının editörleri, “Yoldaşlara Mektup”a dair 74 nolu dipnotta konuya ilişkin şunları söylerler: “Kamenev, Zinovyev ve Trotski ve daha başka birkaç kişinin durumu söz konusudur. Kamenev ve Zinovyev, Rusya’nın işçi sınıfının sosyalist devrimi gerçekleştirmek gücünde olmadığını tanıtlamaya çalışarak, Lenin’in silahlı halk ayaklanması planına karşı çıktılar. Burjuva cumhuriyetinin savunucuları menşeviklerin durumuna geçtiler. Trotski, ayaklanmanın Rusya Sovyetlerinin II. Kongresinin toplanmasına kadar bekletilmesi üzerinde ısrar etti; bu, aslında, geçici hükümete bütün eylemi ezmeye yetecek kuvvetleri toplamak için vakit bırakarak ayaklanmayı baltalamak demekti.” (age, sf. 83).

Şimdi Ekim’in devrim mi darbe mi olduğuna odaklanabiliriz. Lenin’in irdelediği görüşlerden biri, kendisinin önerdiği ayaklanma yoluyla iktidarı ele geçirmenin “Blankizm”, “darbeciliğe” varan bir “komploculuk” olduğu eleştirisidir. Bu eleştiri, “Bir marksist parti, ayrıca, ayaklanmayı bir askerî komplo haline indirgeyemez....” şeklindedir. Lenin bu görüşe karşı ayrıntılı bir irdeleme yaparak şunları söyler: “Eğer belirli bir sınıfın siyasal partisi tarafından örgütlendirilmemişse, eğer örgütleyicileri genel olarak siyasal anı ve özel olarak da uluslararası durumu doğru biçimde değerlendirmemişlerse, eğer onlar halkın çoğunluğunun (olaylarla kanıtlanmış) sevgi ve güvenini kazanmamışlarsa, eğer devrimin izlediği seyir, küçük-burjuvazinin sınıflar arasında anlaşmanın olanağına ve etkinliğine olan inancını ve umutlarını kırmamışsa, eğer komplonun düzenleyicileri, ‘tam yetkiye sahip’ ya da Sovyetler gibi ulusun yaşantısında önemli bir yeri olan devrimci savaşım organları içinde çoğunluğu elde etmemişlerse; eğer (savaş halinde) orduda, halkın iradesine karşın, haksız bir kâr savaşı sürdüren bîr hükümete karşı belirli bir düşmanlık duygusu yoksa; eğer ayaklanmanın sloganları (‘bütün iktidar Sovyetlere’, ‘toprak köylüye’, ‘savaş halinde bulunan bütün devletlere derhal yapılacak bir demokratik barış önerisi’, ‘gizli anlaşmaların derhal yürürlükten kaldırılması’, ‘gizli diplomasinin yasaklanması’ vb.) büyük çoğunluk arasında yaygın değilse, eğer ileri bilinçte olan işçiler yığınların durumunun umutsuzluğu kanısında değillerse ve köylülerin (önemli bir köylü hareketi ile ya da büyük toprak sahiplerine karşı ve onları savunan hükümete karşı büyük ölçüde bir ayaklanmayla kanıtlanan) desteğini sağlamamışlarsa; eğer iktisadî durum, bunalımın olumlu biçimde barışçı araçlarla ve parlamenter yoldan çözüme bağlanmasının ciddî olarak umulmasına izin veriyorsa (bu kadarı belki yeterlidir) askerî bir komploya girişmek blankicilikten başka bir  şey değildir.

(...) Bahse girerim ki, bugün, askerî komplo diye bağırıp duran çığırtkanlar, silahlı ayaklanma ‘sanat’ıyla her bakımdan kınanmaya layık bir askeri komplo arasındaki farkı açıklamaya davet edilselerdi, yukarda söylenenleri yinelemekten öte bir şey yapamazlardı ya da işçileri kendilerine kahkahalarla güldürecek utanç verici bir duruma düşerlerdi. Hele bir deneyin, marksist bozuntuları. Hele bir ‘askerî komplo’yu yeren türkünüzü söyleyin bize bakalım!” (age, sf. 202-203) Lenin burada Marks’tan hareketle savunduğu “ayaklanma sanatı”nın bir askeri komplodan farkını on iki temel ayrım ile tanıtlıyor: Ayaklanmanın bir siyasal parti tarafından örgütlenmesi, siyasal ân (moment) ve uluslararası durum değerlendirmesi, halkın çoğunluğunun (sanayi işçilerinin değil) tutumu, küçük-burjuvazinin uzlaşma umutlarının kırılması, Sovyetler içindeki çoğunluk durumu, ordunun hükümete tepkisi, ayaklanma sloganlarının çoğunluk arasında yaygınlığı, öncü işçilerin yığınların umutsuzluğunun farkında olmaları, köylü ayaklanmalarının varlığı  ve desteği ve iktisadi durumun barışçıl çözüme olanak tanımaması.
Bu olgu ve koşullar bütünlüğü içinde, gerçekleşenin, devrim mi darbe mi olduğunu 94 yıl sonra “tartışmak”, Adalı ve onun gibi düşünenlerin devrim realitesinden, devrimin sınıfsal, siyasal göstergelerinden ne kadar uzak olduklarını gösterir. Eğer Adalı Lenin ve Ekim Devrimine yönelik Menşevik ya da liberal karartmalardan esinlenmiyorsa geride bir tek, Troçki’nin yanlış bir açıklaması kalmaktadır. Troçki, daha sonra dolaylı olarak kendi özeleştirisi anlamına da gelir bir şekilde Lenin’in iktidarın ele geçirilmesi için sıraladığı gerekçeleri yineleyip onu olumlarken, eğer iktidar Ekim’de ele geçirilmezse, “Kuvvetlerarası ilişkiler kökten değişir ve proletaryanın hükümet darbesi, belirsiz bir tarihe ertelenmiş olurdu” (L. Troçki, Lenin, Suda Yay., Ekim 1975, sf. 69) demiştir. Troçki burada Kamanev ve Zinovyev ile zımni olarak paylaştığı zemini, devrim öncesi titrekliğini çelişkili bir biçimde korumuş; iktidarın ele geçirilmesini “proletaryanın hükümet darbesi” olarak değerlendirebilmiştir. Bunda şaşılacak bir şey yok, Marks ve Engels’in belirttiği gibi “devrimleri yapan bireyler (...) kendi eylemleri hakkında kendileri de yanılsamalara”, kapılabilirler (Alman İdeolojisi, Sol Yay., Temmuz 1992, sf. 88).

Bu noktada Lenin’in devrimi nasıl açıkladığına bakmakta yarar var: “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Bu sorun aydınlatılmadıkça devrimde kendi rolünü bilinçli bir biçimde oynamak ve hele devrimi yönetmek söz konusu olamaz” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 15). Lenin’in devrim tanımı bu yaklaşım uyarınca sınıfsal ve siyasal bağlamlara sahiptir: “İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi, sözcüğün salt bilimsel anlamıyla olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve esas belirtisidir” (age, sf. 21). Kısaca iktidarın sınıflar arası el değişimi konunun özüdür. Kışlık Sarayın düşmesinden ibaret olmayan bu sınıfsal-siyasal değişim, iktidarın Sovyetlere geçmesiyle taçlanmış, devrim üç yıl süren bir iç savaş sonunda güvenceye alınmıştır.

Ulusal soruncu retrospektif ve kendini de olumsuzlayan eleştiri
Adalı’nın beşinci ‘katkısı’ ise şu: “1917 Ekim Devrimi ‘Rus Devrimi’ değil, ‘Rusya’da Devrim’ olarak kavranmalıdır.” İnsan gülümsemeden edemiyor, çünkü kendisi ikinci ‘katkısı’ sırasında “Rus Devrimi” demiş, “Rus işçi sınıfı” demiş, (Troçki’nin “Rus Devrim Tarihi” kitabını önermesini geçelim); yazımda ise yalnızca bir Lenin alıntısında “Rus Devrimi” deyişi geçmiştir. Bunun dışında “Rus” deyişi benim yazıda “Rus Marksizm’inin babası Plehanov” ve “Rus köy komünleri” değinileri içinde geçmiş, bir kez de Lukacs’tan yaptığım bir alıntıda “Rus deneyimi” sözü geçmiştir. “Rus Devrimi” diyen ben değil de Lenin, Troçki ve Adalı’nın kendisi ise bu durumda herhalde Lenin, Troçki ve kendisine “ulusal soruncu” bir düzeltme yapıyor olsa gerektir. Bazı sol polemiklerde garabetler görmüştüm ama böylesine ilk kez tanık oluyorum.

Kurgu ile gerçeklik farkı
Nesnelcilik gibi öznelcilik de iyi bir şey değildir. Adalı’nın düştüğü durum budur. Beşinci ‘katkısı’na devam ediyor Adalı ve “Ekim Devrimi Dünya Devrimi’nin bir parçası olarak tasarlanmıştı. ‘Kendi özgüllüğünde’, ‘yerel’ bir devrim ve sosyalizm tasarımı üzerinden kurgulanmamıştır. Dolayısıyla Rusya’nın kaderi Avrupa devrimine özellikle de Alman Devrimi’nin zaferine bağlıydı. Bolşevikler için bu çok nettir” diyor. Bakalım öyle mi?

Bir: “Dünya Devrimi tasarımı”na Troçkizan bir biçimde takılıp kalmış olan Adalı, felsefe yani düşünce tarihinin kurgusal tasarımlarla değil, doğanın ve toplumun (tarihin) maddi hareketini, gerçek maddi hareketi izleyip açıklama ile doruğa ulaştığı, genel olarak kuram alanının pratik sayesinde oluştuğu, olgunluğa ulaştığı gerçeği ve dolayısıyla diyalektik maddeciliğin uzağına düşmektedir. Lenin’in uyarısı haklıdır, “bir marksist, bir durumu değerlendirmek için, olabilecek olandan değil, gerçek olandan hareket eder” (age, sf. 23). Tarihi nesnel tarih olarak kavramak değil de arızilikler alanı olarak ya da yaşanmışlık değil de kurgusal bir tarzda değerlendirmenin Marksizm’e ve yöntemine aykırı olduğunu belirtmek gerek. Marksizm, düşünce ya da irade (istenç) ve öznenin rolüne ilişkin kurguların gerçeğe uygunluk taşıması ve düşüncelerin gerçeği yansıtmasını birinci dereceden önemser. “Bilginin nesnelliğinin ölçütü olarak pratik” burada büyük ve öncelikli bir yer tutar. “İnsanın ve insanlığın pratiği, bilginin nesnelliğinin ölçütü, gerçekleşmesi”dir. Lenin’in söylediği üzere “Pratik, bilginin (teorik) üstündedir; çünkü sadece ‘evrensel olan’ın değil, aynı zamanda dolayımsız gerçeğin de üstün değerine sahiptir.”  (Felsefe Defterleri, Sosyal Yay., Mart 1976, sf. 174)

Özgüllük düşmanlığı
İki: Yazımda “kendi özgüllüğünde” diye bir söz yoktur. Adalı’nın onu türettiği genel yaklaşımımın yansıdığı sözlerim şunlardı: “Yöntemsel planda Lenin ve Bolşevikler öncelikle kapitalizmin işleyiş yasaları ve Rusya’daki gelişmesini Marksizm’den hareket ederek çözümlemiş, devrimin Rusya özgülündeki koşullarında yoğunlaşmıştır” ve “Lenin kapitalizme içkin genel yasallıkların yönünü ve bu sistemin bunalımının belirli bir somutluk, belirli bir zaman ve özgül bir mekanda o dönemin uluslararası koşullarında, emperyalizm, bunalım, savaş ve Rusya koşullarında bulunmasını, görülmesini sağladı.” Görüldüğü gibi Lenin ve Bolşeviklerin kapitalizmin işleyiş yasaları ile kapitalizmin Rusya’daki gelişmesi arasındaki bağı çözümlemelerinden ve diyalektik yöntemde çok önemli bir yeri bulunan “zaman ve mekan” kavram ve kategorileri (ulamları) eşliğinde emperyalizm, bunalım, savaş koşullarının Rusya’ya yansımasıyla belirlenen Rusya özgülünde yoğunlaşmanın önemine değinmiştim. Bolşevikler elbette ki “kendi” devrimlerine, devrimin Rusya özgülündeki koşullarına yoğunlaşacaklardı. “Dünya devrimi” adına fantastik aranışlarda değil. Bir Marksist hele devrimci bir Marksist için bu konunun çok açık olması gerekir. “Öz olarak olmasa bile, biçim olarak, proletaryanın burjuvaziyle savaşımı ilkin ulusal bir savaşımdır. Her ülkenin proletaryası, elbette, her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır.” (Marx-Engels, Komünist Manifesto, Sol Yay., 2008, sf. 129) Ama Adalı ulusallık ve özgüllük dendiğinde yalnızca “ulusal sorun”u anlar. Yazısının sonuna doğru “Türkiye devrimi açısından bir ‘özgüllük’ aranacaksa, o Kürt özgürlük hareketinin kendisidir” diyen Adalı, bahsettiği özgüllüğü yadsımaksızın söylüyorum; bir “özgürlük hareketinin,” bir devrim için gerekli özgül bağlamın, toplumsal oluşum ve biçimlenmenin (toplumsal formasyonun) bütününü oluşturamayacağını bilmemekte ve Marksizm ile arayı açmaktadır. Onun “politik” ölçütleri, sınıfsal toplumsal temeli ve bütünü içermemektedir.

Üç: Yazımda “‘yerel’ bir devrim ve sosyalizm tasarımı”nı çağrıştıracak hiçbir söz yoktur. Lukacs’tan aktardığım şu sözlerden de böyle bir anlam çıkarılamayacağı açıktır: “Lenin asla, –tıpkı Marx gibi– zaman ve mekanca sınırlı, yerel Rus deneyimini genelleştirmedi. Tersine, o, dahice bir bakışla, zamanımızın temel sorununu, ilk ortaya çıkacağı yer ve zaman içinde derhal seçti: yaklaşan devrim. Ve bundan sonra, gerek Rusya’ya ilişkin gerekse uluslararası tüm olayları, bu perspektif içinden, devrimin güncelliği perspektifinden kavradı ve kavranabilir kıldı.” (Lukacs, age, sf. 9) Adalı okuduğunu önyargıları ve öznelciliği nedeniyle anlamıyor. Çünkü Lukacs burada Lenin’den hareketle “zamanımızın temel sorunu” derken emperyalizm olgusu ve proleter devrimler çağı belirlemesini kastetmektedir. Genelin yerele bir diğer deyişle özele yansımasını, özel–genel diyalektik ulamlarının ilişkisi ışığında açıklamaktadır Lukacs. Ne Lukacs’ın bu v.b. sözlerinden ne de benim yazının sonunda dile getirdiğim yaklaşımdan (“Ekim Devrimi burada özetle değinilen nesnel-öznel koşullar kaynaşmasıyla gerçekleşmiştir. Şimdi tarihin, kitlelerin hareketinin, kapitalizmin bunalımı ve emperyalizmin dünyayı paylaşım güdülerinin, savaşların, sınıfsal–toplumsal kurtuluş ve bu tarihselliğe tabi ulusal kurtuluş bakiyelerinin başka bir evresindeyiz. Ekim Devrimi, kendi özgünlüğü ve tarihselliği ile birlikte yeni devrimler çağına birçok önemli teorik, ideolojik, siyasal deneyim bırakarak tarih içindeki etkin yerini almıştır. Şimdi zaman, devrimci yöntemdeki sürekliliği kurmak ve kendi özgüllüğümüzde yoğunlaşma zamanıdır.”) Adalı’nın daha sonra iddia ettiği “proleter devrim deneyimini 94 yıl önceye gömmek” gibi bir sonuç çıkmaz. Ekim Devriminin, proleter devrimler çağını başlattığı açıktır. Ama bu demek değil ki, bu genel ya da evrensel durum, sonraki bütün devrimleri Ekim’in kopyası olarak belirlemiştir. Aksine, hepsinin özgün renkleri vardır, her biri ayrı tarihsel-toplumsal özgüllükleri barındıran ülkelerde gerçekleşmiştir, bundan böyle de böyle olacaktır. Özgül bağlam ve bir toplumsal oluşum ya da biçimlenmeden bağımsız bir devrim olamaz.

Dünya Devrimi – Ekim Devrimi diyalektiği
Dört: Ne diyordu Adalı, “Ekim Devrimi Dünya Devrimi’nin bir parçası olarak tasarlanmıştı. (...) Dolayısıyla Rusya’nın kaderi Avrupa devrimine özellikle de Alman Devrimi’nin zaferine bağlıydı. Bolşevikler için bu çok nettir.” Lenin çok haklı, yineleyelim, “bir marksist, bir durumu değerlendirmek için, olabilecek olandan değil, gerçek olandan hareket eder”. Adalı ise olmuş olan olan’dan da değil, bugün için artık geçmişe ait olan bir “olabilecek olan”dan hareketle dünyaya bakmaktadır hâlâ. Oysa geçmişte bile Bolşevikler, Lenin nezdinde, Rusya’nın kaderini, yenilgiye uğramakta olan Alman ya da Avrupa devrimine bağlamamışlar, kendi devrimlerinin uluslararası proletaryanın önünü açacağı düşüncesine varmışlardır. Örneğin Lenin uluslararası görevlerle Ekim Devrimi arasındaki ilişki ve diyalektiği şöyle kuruyor: “Ve Sovyetler, Rusya’nın işçi ve yoksul köylülerinin ittifakı, sosyalizme doğru yürüyüşünde yalnız değildirler. Eğer biz yalnız olsaydık, bu görevi sonuna kadar götüremezdik, çünkü, bu görev, en doğru deyimle, uluslararası bir görevdir. Ama bizim, öteki ülkelerdeki en ileri işçilerin ordusu gibi pek büyük tükenmez bir yedek gücümüz var: Rusya’nın emperyalizmle ve emperyalist savaşla ilişkisini kesmesi, her yanda işçi devriminin, sosyalist devrimin olgunlaşmasını kaçınılmaz olarak hızlandıracaktır.” Dikkat edelim, Lenin “Eğer biz yalnız olsaydık, bu görevi sonuna kadar götüremezdik ”diyor (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf 149) ve öznel bir tarzda misyonu (görevi) Rusya’ya yüklemiyor, nesnel–öznel koşullar kaynaşması içinde misyonu Rusya’da görüyor. Örnek mi gerekiyor: “Rus proletaryası, bir kez iktidarı ele geçirdikten sonra, bütün iktidarı korumak ve Rusya’yı, devrimin Batıdaki zaferine kadar götürmek şanslarına sahiptir” (age, sf 151-152).

Lenin (Rusya’da) “Bunalım Olgunlaşmıştır” makalesinde “Dünya işçi devrimi”nin durumunu inceliyor ve “Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere gibi, yasallık ve hatta özgürlük saygıları ile ün yapmış ülkelerin hapishaneleri, onlarca ve yüzlerce enternasyonalist, savaş düşmanı, işçi sınıfı yandaşı ile dolmaya” başladığını belirtiyordu. “Dünya proleter devriminin eşiğindeyiz” diyor ve o dünya devrimcilerinin o koşullarda kendilerine “Size çok şey verildi, sizden çok şey istenecek” (age, sf. 165) diyeceklerini belirterek Rusya’nın öne çıktığını açıklıyor, partiyi göreve çağırıyordu. “Bunalım olgunlaşmıştır. İşin içinde tüm Rus devriminin geleceği yatıyor. Bolşevik Partinin tüm onurudur söz konusu olan. İşin içinde sosyalizm için uluslararası işçi devriminin tüm geleceği yatıyor” (age, sf. 170) diyordu. Sovyetler kongresini beklemeyi savunanlara “Alman işçilerine karşı tam bir ihanet. Herhalde onların devriminin başlamasını beklemeyeceğiz! O zaman, Liberdanlar bile o devrimi ‘destekleme’den yana olacaklar. Ama Kerenski, Kişkin ve hempaları iktidarda oldukları sürece, o devrim başlayamaz” (age, sf. 171) diyerek Rus Devrimine (evet şimdi Rus Devrimi diyorum) vurgu yapıyordu.

Lenin sürekli olarak partiyi ikna etmeye çalışmaktadır: “Bugün Alman devrimcileri karşısında içinde bulunduğumuz durumu düşünün. Onlar bize şöyle diyebilirler: bizim, açıkça devrime çağıran Liebknecht’ten başka kimsemiz yok. Sesi zindan ile boğuldu. Devrimin zorunluluğunu ortaya koyan bir gazetemiz yok; toplantı özgürlüğümüz, bir tek işçi ya da asker vekilleri sovyetimiz yok. Sesimiz geniş yığınlara büyük bir güçlük ile ulaşıyor. Ve biz, belki de yüzde-bir bir şansla, bir ayaklanma girişiminde bulunduk. Ve siz, Rus enternasyonalist devrimcileri, altı aydır propaganda özgürlüğünüz var, yirmi kadar gazeteniz var, bir sürü işçi ve asker vekilleri sovyetiniz var, her iki başkent sovyetinde de üstün durumdasınız, tüm Baltık donanması ve tüm Finlandiya Rus ordusu sizden yana ve, ayaklanmanızın başarı şansı yüzde-doksandokuz olduğu halde, bizim ayaklanma çağrımıza yanıt vermiyor, kendi emperyalist Kerenski’nizi alaşağı etmiyorsunuz.” (age, sf. 175)

Adalı sıkı dursun, Avrupa’daki işçi hareketleri ve devrimlerin yenilgisi devrim yapılan bir ülkede sosyalizmin inşası paradigmasını öne çıkarmıştır. 1918 Nisan’ında yazdığı Amerikan İşçilerine Mektup’ta Lenin bu durumu açıklıkla şöyle ortaya koyar: “Yoldaş Amerikan işçileri, yardımınızın büyük bir olasılıkla gecikeceğini biliyoruz. Çünkü devrim, farklı ülkelerde, farklı biçimlerde ve hızlarda gelişmektedir (ve başka türlü de olamaz). Biliyoruz ki, Avrupa proleter devriminin son zamanlarda hızla olgunlaşmasına karşılık, yine de önümüzdeki haftalar içerisinde patlama noktasına ulaşılmayabilir. Biz, dünya devriminin kaçınılmazlığına inanıyoruz ama bu demek değildir ki bizler sırtını erken ve kesin bir tarihte gelecek olan devrime dayayan budalalarız. Biz ülkemizde 1905 ve 1917 Devrimleri olmak üzere iki büyük devrim gördük ve devrimlerin ısmarlama ya da anlaşma ile ortaya çıkmayacağını da biliriz.”

(Halkın Devlet Yönetimine Katılımı, sf. 108–109) Şimdi Adalı’ya kendi sözleriyle sormak gerek, hani “Rusya’nın kaderi Avrupa devrimine özellikle de Alman Devrimi’nin zaferine bağlıydı”?

Adalı, 94 yıl sonra, olan’ı değil de, 94 yıl öncesindeki olabilecek olan’ı hâlâ kurgulamaya çalışmanın, “Ekim Devrimini 94 yıl önceye gömmek” olduğunun farkında değil.

Adalı bu tür ‘katkılar’dan sonra “Ekim Devriminden Bugüne…” başlığı altında aynı minvalde eleştiriler dile getirmiş. Şimdi bunlardan bazılarına değinerek bitirelim.

Tarihsel süreçler arasındaki bağlar
Adalı yazımın “Devrimlerin Devrimi” ara başlığı altındaki kısmını da anlamamış. Paris Komün’ünden, 1848 Devrimlerinden, Ekim Devriminden dersler çıkartmamız gerektiği”ni söyleyen Adalı, bu tarihsel süreç, evre ve devrimlerin gökten zembille indiğini sanıyor ve tarihsel süreçler arasındaki bağları göremiyor. Önce söylediklerime bakalım: “İngiliz sanayi devrimi kapitalizmin sivil toplumun bağrında geliştiği koşullarda gerçekleşmişti. 1789 Büyük Fransız Devrimi ise siyasaldı; Avrupa’da ulusların ve burjuva toplumda sınıfların yeniden dizilişine, sınıf mücadelelerinde yeni bir döneme, 1848 devrimleri ile 1871 Paris Komünü uğraklarına yol açan bir büyük devrim idi. 1789 süreci, radikal küçük burjuvazinin başarısını ve aynı zamanda gericilik ve burjuvazi karşısındaki yenilgisini de kapsamıştı. ‘Eşitlik, özgürlük’ burjuva toplumlarında ideolojik yanıltmaların ötesinde bir yer edinemeyecek, siyasal toplumsal kurtuluşun yeni ufkunda başkalaşmış bir içerikle yer alacaktı.

Marks ve Engels İngiliz ekonomi politiği, Fransız siyasallığı ve Almanların kuramsal (felsefi) üstünlüklerinden söz etmişlerdir. “Marksizm’in üç bileşeni” olarak da adlandırılan bu üç çözümlenmiş alanın, önce ‘Rus Marksizm’inin babası’ Plehanov ve esasen Lenin üzerinden Ekim Devrimine bir manivela oluşturduğunu belirtmek gerekir. 1917 Büyük Ekim Devrimi, Marksizm belirlenimli sınıf mücadeleleri ve devrimlerin en büyük pratiği olarak, önceki bütün devrim ve sınıf mücadelelerini aşan, kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaştığını gösteren ve dünya-tarihsel süreçleri belirleyen bir devrim olmuştur.”

Bir: İlk paragrafta burjuva devrimlerinin 1848 devrimleri ve Paris Komünü uğraklarına yol açtığını; eşitlik ile özgürlüğün burjuva devrim süreçlerinde yanılsamalı biçimler dışında içerilemeyeceğini, yaratılan yanılsamalar dışında bu konuların  “siyasal toplumsal kurtuluşun yeni ufkunda başkalaşmış bir içerikle yer alacağını”  belirtmişim. İki: İkinci paragrafta burjuva devrimlerini değil, Marksizm’in, Marksistlerce evrensel kabul gören üç bileşeninin, Lenin üzerinden Ekim Devrimine manivela oluşturduğunu belirtmiş ve Ekim’in “Marksizm belirlenimli sınıf mücadeleleri ve devrimlerin en büyük pratiği olarak, önceki bütün devrim ve sınıf mücadelelerini aşan, kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaştığını gösteren ve dünya-tarihsel süreçleri belirleyen bir devrim olmuştur” demişim. Adalı ise “Paris Komün’ünden, 1848 Devrimlerinden dersler çıkartmamız gerektiği”ne evet demekte “Ancak 1640 İngiliz Devrimi ya da 1789 Fransız Devrimi bu çizgiye dâhil edilemez. Mevzuu bunlarda farklıdır. Dâhil edilirse ‘devrim’ olgusunu ele aldığımız bir sosyoloji çalışması yapmış oluruz. Devrimci sonuçlar çıkartacağımız bir çalışma yapmamız mümkün olmaz” buyurmuş. “İyi” de burjuva devrimlerine burjuva devrimi demek, burjuva devrimlerinin 1848 Devrimleri ve Paris Komünü uğraklarına yol açtığını ve Ekim’in Marksizm belirlenimli sınıf mücadelelerinin en büyüğü oluşu ile burjuva devrimlerinden ayrımını belirtmek, bütün bu devrimleri aynı çizgiye dahil etmek midir? Adalı’nın algısı ve yorumu böylesi öznelci malullüklerle  sınırlanmıştır. Üç: Adalı eleştirisinin tuzağına düşerek 1848 Devrimleri ile burjuva devrim süreçlerini, bu süreçlerde tarihsel bir zincir oluşturan sınıf mücadelelerini ayrıştırmaktadır. Paris Komününü ayrı tutarak belirtmek ve sormak gerekir, 1848 Devrimlerinin ilk belirleyeni 1789, hatta 1770 ile 1830 arasında önce İngiltere’de, sonra Belçika, Fransa, İsviçre, Birleşik Devletler, Almanya v.d. ülkelerde modern fabrikaların ortaya çıkması, özcesi sanayi devrimi değil midir? 1791–1815 arasındaki Fransız Devriminin ve Napolyon’un Avrupa, Santa Domingo ve Mısır’da yürüttüğü savaşlar ve Kutsal İttifak’ın egemenliğinin ürünleri nelerdir? 1830 nedir, Fransa ve Belçika’daki devrimler ve Polonya’daki ulusal ayaklanma nedir? 1848 öncesi devrimci gerilimin sınıfsal uçları nelerdir? 1848 Fransa, Almanya, Avusturya, Macaristan, Polonya, İtalya devrimleri “safi” proleter devrimleri midir, nedir, Adalı bir bakmalıdır. Adalı tarihsel süreçler arasındaki bağ, bağıntı, ilişkisellik, çelişkiler ve sıçramaları, Marks, Engels, Lenin kökenli olan ve Troçki’nin geliştirdiği “eşitsiz ve bileşik gelişme yasası”nı anlamadan konuşmaktadır. Söylediklerini genel olarak “kaba Marksizm” ve lafazanlık diye bir alanda toplamak olanaklıdır. 

Tarihten çıkarımlar ya da devrimci yöntem
“Bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, Yunanistan’da isyan eden yoksul kitlelerin ihtiyacı olan doğru bir perspektif ve örgütlenme ise, bunun tarifini 1917 Ekim Devriminden yani Lenin ve Bolşevik Partisinden çıkartmanın yollarını bulmalıyız” Adalı, “bunun tarifini” dedikten sonra “başta 1917…” deseydi, Ekim Devrimine başta’lık tanısaydı  belki bir şey söylemeye gerek kalmazdı. Ekim Devrimi ve sonrasında dünyanın üçte birinin sosyalist olmasına yol açan devrimler ve mücadelelerin her birinin özgüllükleri ve etkileşim içinde bulundukları genel ya da evrensel boyut ile ilişki içinde Ekim’e öncelik verseydi, belki bir şey söylemeye gerek kalmazdı.

“Türkiye proletaryası (sanayi proletaryası) 1917 Rusya’sına göre çok daha gelişmiş ve kalabalıktır”  dediğinde proletaryayı yalnızca “sanayi proletaryası”na sıkıştırmasa, işçi sınıfı ve proletaryanın katmanlı bileşik yapısını gözetse, proletarya–emekçi halk bütününü Marks, Engels, Lenin’e biraz yakın olarak kursa, gerçek yıkıcı sınıfsal dinamiğe biraz yaklaşsa, belki bir şey söylemeye gerek kalmazdı.

“Sosyalist kadrolarda eksik olan ‘proleter devrimi’ perspektifidir. Bir de yoğun biçimde ‘kendine özgülük’ arayışıdır.” Buradaki dil sürçmesini bir yana bırakarak söyleyelim, Adalı bir proleter devrimin demokratik v.d. görevlerini  görmezden gelerek, örneğin görmezden gelmediği “Kürt özgürlük hareketi”nin görmezden geldiği demokratik görevler ile bağını kurmayı başarabilseydi bir şey söylemeye gerek kalmazdı.

“İşçi sınıfı arasında örgütlenen, farklı sınıf ve zümrelerin çıkarlarına karşı işçi sınıfının siyasal çıkarlarını öğrenen, Enternasyonalist Komünist bir hareket, Kürt özgürlük hareketiyle birleşik mücadeleyi örerek yürürken, diğer yandan Bolşevik tipte bir partiyi de inşa etmelidir” diyen Adalı, Marks, Engels, Lenin’e biraz yakın olarak, işçi sınıfı dışında, bu temel sınıfın dostu ve müttefiki “farklı sınıf ve zümrelerin” varlığını görebilseydi; dar bir “işçi sınıfı devrimciliği” ile “Kürt özgürlük hareketi” arasında işçici oportünizme düşmeseydi, “Enternasyonalist Komünist bir hareket” ile “Bolşevik tipte bir parti” arasındaki doğal doku uyuşmazlıklarını görebilseydi; Lenin’in 1905’te kendi yetiştirdiği “Ne Yapmalıcılar”a, “Leninistler”e neler söylediğinin v.b. biraz farkında olsaydı, belki bir şey söylemeye gerek kalmazdı.

Gerek ilk yazımda gerekse bu yazı dahil Adalı’ya yanıt verdiğim üç yazıya içerilmiş olan Ekim Devriminin gerçek evrensel önemini tekrarlamayacağım. Ancak canlı, devrimci diyalektiğin, evrensel olan ile özgül olanın bileşimini yansıttığını, bu nedenle diyalektiğin, onu oluşturan bütün yasaların üst yasası olduğunu belirtmekle yetineceğim. Bu kapsamda Adalı ve iyi bir devrimci olmak isteyen herkes, bağ–bağıntı–ilişki–geçiş–durak–uğrak, belirleme, nesnel–öznel, özel–yerel–ulusal ile genel–küresel–uluslararası–evrensel, somut, toplumsal oluşum (formasyon), kuram ve pratik v.b. ile diyalektiğin temel kavramları, ulamları, yasaları üzerine çalışmalıdır, çalışmalıyız. Başka çare yok!
Ayrıca üç dönemin kapandığı görülmelidir. Bunlardan biri Lukacs’ın belirttiği işçi hareketine ilişkindir. Fakat burada da bir devrimci yöntem sürekliliği bulunmaktadır. Lukacs bu konu üzerine 1967 yılında şunları söyler: “Bugün Marksizmin Rönesansına verimli bir katkıda bulunmak isteyen biri, 1920 yıllarına, işçi hareketinin salt tarihsel bir dönemi olarak, artık kapanmış olan geçmiş bir dönem olarak bakmalıdır; temelden yeni olan bugünkü aşama açısından, bu dönemin ders ve tecrübeleri, ancak bu yolla doğru biçimde değerlendirilebilir. Ama büyük insanlarda kural olduğu üzere, Lenin’in kişiliği de çağını öylesine şekillenmiştir ki, onun söylediklerinin ve eylemlerinin sonuçları ve özellikle uyguladığı yöntem, son derece değişmiş olan koşullar altında bile belirli bir güncelliği halâ koruyabilmektedir.” (Lenin’in Düşüncesi/Devrimin Güncelliği, sf. 99-100)

Kapanan diğer dönem sosyalizme ilişkindir. Kısaca sosyalizmin de bir dönemi kapanmıştır. Her iki dünya-tarihsel durumun bazı temel özellik ve gerekleri ile bugünkü dünya-tarihsel durum ve her bir toplumsal oluşumun kendi özgül gerekleri, yeni dönemin sınıf mücadelelerine etkileşim içinde çeşitli biçimlerde yansıyacaktır. Bazı öğeler gerçekten eskimiş olacak, eski bazı öğeler yeniyi belirleyecek, bazı öğeler de yeni içinde yeni bir canlılık kazanacaktır. Her alanda geçerli olan yadsımanın yadsınması veya olumsuzlamanın olumsuzlanması, bu alanda da sarmal bir gelişim içinde sürecektir.

Kapanan üçüncü dönem, genel olarak dünya devrim sürecinin bir dönemidir ve devrimci sosyalist mücadelelerin bileşenleriyle de ilgilidir. Zira bir önceki dönemde, son dönemi itibarıyla ele alırsak, iki kutuplu dünya döneminde; sosyalist ülkeler, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi hareketleri ve “üçüncü dünya”daki ulusal (ve toplumsal) kurtuluş hareketleri ile devrimci sosyalist hareketler bir sac ayağı oluşturuyordu. Bugün o iki kutupluluk ve sosyalist sistem yoktur. Çok bileşenli Kürt hareketi ile aynı durumdaki Filistin hareketi, önceki dönemin ulusal–toplumsal kurtuluş hareketlerinin bakiyeleridir ve önceki dönemin hareketlerinin genel bazı özelliklerinden farklılaşmışlardır. Devrimci sosyalist hareketler ise, şu andaki zayıf konumlarına karşın, bir süreç içinde, sınıf mücadelesinin  dünya-tarihsel bütün düzeylerini yeniden oluşturma görevi ile yükümlüdür.

Şimdi farklı, yeni, yepyeni bir dönemdeyiz ve Lenin’in şu söyledikleri çok öğreticidir: “Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesenkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız.

Marx ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen “formüler’le haklı olarak alay ederek, her zaman, ‘bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur’ demişlerdir.” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 20) Kısaca,  “en önemli noktayı, yani somut durumun somut tahlilinin Marksizmin özü, Marksizmin canlı ruhu olduğunu” (Lenin, Somut Durumun Somut Tahlili, Epos Yay., 2010. sf. 214) unutmamak gerekir. Gerisi tamamen pratik alanına ilişkindir.
 

* Bu üçüncü yazının gecikme nedeninin öncelikli başka uğraşlar olduğunu ilgili okurlara belirtmeliyim.
** Ne yazık ki Lenin’in bu v.b. birçok uyarısına karşın, Lenin’den kısa bir süre sonra bölünme oldu. Bu durumun katı ya da fanatik Stalin–Troçki yandaşlarınca gözetilmediğini belirtmek gerekir.


Yazarlar:Ilgın Özel

Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için info@muhalefet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome