İspanya’da 15 Mayıs Hareketi: “Kimse Bizi Temsil Etmiyor” - Andy Durgan-Joel Sans

29 Eylül 2013 Pazar

15-M’nin ortaya çıkışı, krizlerin gittikçe derinleştiği koşullarda hızla radikalleşmenin mümkün olduğunu gösterdi.


15 Mayıs 2011 günü çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu binlerce kişi İspanya’nın tüm bölgelerinde “Gerçek demokrasi, hemen şimdi!” ile “Siyasetçilerin ve bankacıların malı değiliz!” söylemleriyle protestolar gerçekleştirdi. Mitingi düzenleyenler siyasi partilerin ve sendikaların katılımına açıkça karşı çıktı. Bu eylemden bir ay sonra, 19 Haziran’da, yapılan yürüyüşe yaklaşık 50 farklı şehirdeki 1 milyondan fazla insan “15 Mayıs Hareketi” (15-M) ya da İndignados olarak bilinen grup ile katıldı. 15 Mayıs eyleminden sonraki dört hafta içerisinde düzenlenen kamplara ve kitlesel toplantılara on binlerce kişi katıldı. Gençliği dirençsizlik ve sorumsuzlukla suçlayan söylemler bir anda geçersiz kılındı. 15-M’nin ortaya çıkışı, krizlerin gittikçe derinleştiği koşullarda hızla radikalleşmenin mümkün olduğunu gösterdi. Böyle bir yükselişin nasıl başarıldığının kavranması için hem krizin sonuçlarının hem de İspanyol solu ile sendikal hareketlerin özelliklerinin incelenmesi zorunludur.  

Ekonomik kriz İspanya’yı derinden etkiledi. Ülke 1990’lardan itibaren alınan ucuz kredilerle gelişebiliyordu. Bu gidişat 2008’de aniden kesintiye uğradı. EU-15 ülkeleri (2008’de Orta ve Doğu Avrupa’dan on ülke birliğe katılıncaya kadar var olan, “eski” Avrupa Birliği ülkeleri) arasında İspanya; günümüzde en fazla küçülen, işçilerin en düşük ücretler karşılığı, kısıtlı sosyal olanaklarla çalışmak zorunda kaldığı ve işsizlik oranı en hızlı artan ülkedir. Ülkede şu anda aktif nüfusun %21’ine denk gelen 5 milyon işsiz bulunuyor ve birçoğunun hiçbir gelir kaynağı yok. 25 yaş altındaki işsizlik %44’e ulaşmış durumda; bu oran avro bölge ortalamasından %20 daha fazla. Genç nüfusun büyük bir kısmı yarı zamanlı işlerde çok düşük ücretler karşılığında çalışıyor. Ekonomik barınma olanaklarının bulunmayışı işleri daha beter bir hale getiriyor; pek çok genç ailesi ile yaşamak zorunda kalıyor. 

15-M’nin siyasi yapıları reddetmesi nüfusun geniş kesimlerinin, özellikle de gençlerin, siyasi sisteme ve onun temsilcilerine yabancılaştığını gösteriyor. Halkın gidişattan gördüğü zararın bir ifadesi olan bu anlaşılabilir tepki aynı zamanda düzen siyasetindeki yozlaşmanın ve riyakârlığın hangi boyutlara ulaştığını da gösteriyor. Fakat bu durum ülkede “siyasete” olan ilginin Avrupa’nın kalanına kıyasla daha az olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, İspanya’da genel seçimlere katılma oranı (%70’in üzerinde) İngiltere’den yüksektir.    

Özellikle Sosyalist Parti (PSOE) yönetimine yönelik hayal kırıklığı oldukça fazla. İşçi sınıfının yaşam koşulları ile işyerlerindeki haklarına yapılan ağır saldırılar partiye desteğin azalmasına ve son yerel seçimlerde sağın oylarının artmasına neden oldu. Seçimlerde soldaki tek alternatif olan Komünist Parti’nin öncülük ettiği Izquierda Unida (IU, Birleşik Sol) da PSOE’ye desteğin azalması sürecinden zarar gördü. Son yerel seçimlerdeki küçük artış hesaba katılmazsa oylar 1990’ların ortasından beri sürekli düşüyor. 1996’da oy oranı %10,5 iken bu miktar 2008’de %3,7’de kaldı. Bu sonuçlara etki eden pek çok farklı etmen bulunuyor. Mevcut seçim sistemi birbirine denk güçte iki büyük partinin hâkimiyeti altında ve kimi seçmenler IU’ya verdikleri oyun “boşa gittiğini” düşünüyor. Daha önemli bir sebep IU’nun sol söylemlerine rağmen kendini makul bir alternatif olarak sunamamış olmasıdır. Bunda IU’nun hükümette ve yerel yönetimlerde Sosyalist Parti ile bazı durumlarda neoliberal politikaların uygulanmasında birlikte hareket etmesi büyük rol oynamıştır. IU, seçimlerde yalnızca Bask ülkesi ile kısmen de olsa Katalonya’da, radikal sol ulusalcılık temelinde ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkabildi. Buradaki antikapitalist sol Fransa, Yunanistan, Portekiz ve İngiltere ile kıyaslandığında parçalı ve zayıf durumdadır.           

Sendikalar da açıkçası pek güven vermiyorlar. Ülkede, işçilerin yalnızca %15’i sendikalara üye durumda. Sendikalar üye aidatlarından ziyade devletten işyerlerindeki kendilerine üye işçi sayısı oranında aldıkları yardımlarla ayakta kalabiliyor. Sendikalı olup olmadıklarına bakılmaksızın tüm işçilerin sendikal seçimlerde oy kullanmasının bir sonucu olarak birçoğu sendikalara üye olmaya gerek duymuyor.  Komünistlerin öncülük ettiği CCOO (İşçilerin Komisyonları) ile Sosyalist UGT, bu seçimlerde üye aidatlarına ihtiyaç duymadan delegelerin %85’ini kazanıyorlar. Sadece büyük işyerleri ile kamu kesimi temsilcileri düzenli olarak seçiliyor; bu nedenle yarı zamanlı ve gelip geçici işlerde çalışan gençlerin yolları sendikalarla kesişemiyor. Bunun bir sonucu olarak gençlik ile, vaktinin çoğunu hükümet ve patronlarla işçilerin aleyhine kararlar almakla harcayan bürokratik yapılar arasında bir ayrım meydana geliyor. Burada, benzer bir sendikal temsil sistemi olan Fransa’daki sendika hareketinin toplamda daha az üyeye sahip olmasına rağmen işçilerin haklarını savunma konusunda çok daha iyi durumda olduğunu belirtmekte fayda var. Böylece İspanya’daki sendikaların zayıflığı ve solun olanaklarının kısıtlılığı daha iyi kavranabilir.           

PSOE iktidarının krize tepkisi bankaları kurtarmak için devletin müdahale etmesi ve ekonomiyi düzeltmek adına nakit para miktarını arttırması ile sınırlı kaldı. Bu girişimlerin sonucu olarak krizin etkisi, özel sektörden kamu kesimine sıçradı. Sonrasında da bütçe açığı %10’un üzerine çıktı. AB yalnızca %3’lük bir açığa müsaade ettiği için kamusal alanda kesintiler yapılması için baskılar kısa sürede yoğunlaştı. Bunun akabinde başbakan José Luis Rodriguez Zapatero kamu kesiminde çalışan bütün işçilerin maaşlarını %5 oranında düşürdü ve tasarruf tedbirlerinin 2010 yılı başında yürürlüğe gireceğini duyurdu.   

Sendikalar bu saldırılara tepki olarak 29 Eylül 2010 için bir günlük genel grev çağrısı yaptı. 5 milyondan fazla işçi greve katıldı, yüz binlerce kişi eylemlerle destek verdi. Bu sayılar 2002’deki genel greve göre düşüktür ancak sonuç yine de artan işsizliğin işçilerin özgüvenine etkisini gösteren gerçek bir başarıdır. Fakat sendika öncüleri mitinglerin desteğiyle tasarruf tedbirlerine karşı mücadele edeceğine iktidarla pazarlık yapmayı tercih etti. Süreç, yalnızca dört ay sonra, emeklilik yaşını sonraki yıllarda 67’ye çıkaran ve birkaç küçük taviz karşılığı sömürüyü arttıran işçi “reformu” paketinin kabulü ile sonlandı. O zamandan beri CCOO ve UGT toplu sözleşme pazarlığı masasına zayıf taraf olarak oturuyorlar. Aldıkları sonuçlar işçilerin haklarını kendilerinin savunması sürecini muhtemelen daha da baltalayacaktır.     

İspanya’da siyasi olarak hiçbir yere bağlı olmayan kitlesel hareketin ortaya çıkışı yeni değil. Örneğin 2002 senesi Mart ayında, AB zirvesi ile aynı dönemde, Barselona’da çoğunlukla toplumsal hareketlerden ve otonom kolektiflerden aktivistlerin oluşturduğu geçici komitenin örgütlediği eyleme “Sermaye ve Savaş” karşıtı söylemlerle 500.000 kişilik bir kitle katılmıştı. Bunun dışında 2006 yılında V de Vivienda ismiyle barınmanın çok pahalı olması ile ilgili cep telefonu mesajlarıyla bir kampanya örgütlendi. 15-M kampanyasında olduğu gibi burada da gençlik ve kendisini “apolitik” olarak tarif eden kesimler öncü rol oynadı. Ancak bu hareketler özellikle Fransa ve Yunanistan ile karşılaştırıldığında sınıf mücadelesine pek bir katkı sağlamadılar. Genel grev bir kenara bırakılırsa, 2010 yılı sonundaki hareketlere katılım genellikle sayıca az ve radikal sol kesimle sınırlı kaldı. Kimse gidişatın devamını öngöremiyordu.  

Hareket Güçleniyor
15-M, diğer pek çok kitlesel hareket gibi, “kendiliğinden” değil birbirini takip eden pek çok olayın sonucu olarak ortaya çıktı. Pek çok katılımcı için eylemin çıkış noktasını 2002-2004 yılları arasındaki Irak savaşı ve sağcı Partido Popular (PP) iktidarı karşıtı protestolar oluşturuyor. V de Vivienda ve 2008-2009 yıllarında Bologna Süreci’ne karşı gerçekleştirilen protestolar, sonradan 15-M sürecinin önderleri olacak pek çok genç aktivistin deneyim kazanmasını sağlayan önemli eylemlerdir. 29 Eylül 2010’da yapılan genel greve, çoğunluğu oluşturan, grev gözcülüğü yapıp eylemi yönlendiren sendikal yapıların yanı sıra, genç kesimlerin de yoğun katılımı dikkat çekti. Tasarruf adına yapılan kesintilere karşı kurulan platformlar grevden sonra, genellikle antikapitalist solun desteğiyle, bazı yerellerde çalışma yapmaya devam etti. Bu beraberlik deneyimi özelikle Barselona’da 15-M’nin ortaya çıkmasında etkili oldu.  

Hareketin ortaya çıkmasında eski asker, Fransız aktivist Stéphane Hessel’in yaygın olarak tanıtımı yapılan, 2010’un sonunda basılan kısa kitabı Indignez-vous!’un basılması ile yasadışı internet yüklemelerini durdurmak amacıyla (Kültür Bakanı Ángeles González-Sinde’nin desteği ile) 2011 yılı Ocak ayında çıkarılan “Sinde Kanunu” da etkili oldu. Arap devrimlerinin, mücadelenin mümkün olduğuna dair inancı pekiştirmesi, 15-M’nin ortaya çıkması sürecinde büyük önem taşıdı. Özellikle Tahrir Meydanı’nın işgal edilmesi ilham verici bir direniş örneği olarak kabul ediliyor. Mart ayında Portekiz’de internette “Güvencesiz Gençlik” imzasıyla başlayan tepkiler Lizbon’da 250.000 kişinin katıldığı olağanüstü bir eyleme evrildi. Bu eylemin sonucunda Madrid’de Jóvenes Sin Futuro (Geleceği Olmayan Gençlik) adlı bir gençlik hareketi ortaya çıktı. Bu grup 7 Nisan’da “İş yoksa, ev yoksa, güvence yoksa korkulacak bir şey de yoktur!” sloganıyla 5.000 kişinin katıldığı bir eylem örgütledi.

Sosyal harcamalarda yapılan büyük kesintiler, ilk olarak Murcia’daki yerel PP hükümeti tarafından uygulamaya konuldu. Bunu son seçimlerde sağcıların ele geçirdiği Katalan yönetimi takip etti. Bu kesintiler işçi direnişlerinin güçlenmesine neden oldu. Katalan örneğinde protestolar, hastane çalışanlarının sendika liderlerini dinlemeyerek Barselona’da yolları kapatması ve kargaşaya sebep olması sonucu, beklenmeyen bir ölçüde yayıldı. Bundan sonraki haftalarda bu eylemi sendikalardan az ya da çok bağımsız olarak örgütlenen, düzenli aralıklarla gerçekleştirilen protestolar ve yürüyüşler izledi. CCOO ile UGT, Katalan hükümet binası önünde 14 Nisan için uyarı eylemi yapılması çağrısında bulundu ve o gün orada 20.000 kişi toplandı. Bunun ardından Barselona’da 14 Mayıs’ta 50.000 kişi kesintilere karşı yürüyüş yaptı. 7 Nisan’daki protestonun başarılı olması Jóvenes Sin Futuro’yu 15 Mayıs için “Democracia Real Ya” (Gerçek Demokrasi Hemen Şimdi, DRY) grubu ile birlikte başka eylem çağrıları yapmaya teşvik etti. İkinci eylem, siyasetteki yozlaşmaya karşı, sürece halkın katılımını arttırmak için seçimle ilgili reformlar yapılması talebine dayanıyordu. Eylem tarihi olarak 15 Mayıs’ın tercih edilme sebebi, 22 Mayıs’taki yerel seçim çalışmalarının o dönemde hız kazanmasıydı. 7 Nisan protestoları da 15 Mayıs’takinde olduğu gibi tahmin edilenden daha yüksek bir katılımla (Madrid’de 20.000, Barselona’da 15.000) geçti. 

Eylemin ertesi günü Madrid’de gözaltına alınanları protesto etmek için Puerta del Sol Meydanı’nda küçük bir işgal gerçekleşti. Polisin eylemcilere şiddetle müdahale edip onları dağıtması üzerine yüzlerce kişi dayanışma çağrısı yaptı ve ardından ilk kamp kuruldu. Hafta bitimine doğru kamp sayısı ülke genelinde yüz yirmiyi buldu. Gidişata dair kararlar her gün yapılan kitlesel toplantılarla, çoğunlukla oybirliği ile alındı. Gıdadan tıbbi ve hukuki desteğe kadar pek çok ihtiyaç, oluşturulan komisyonlar aracılığı ile giderildi. Hareketin yayılması da bu yöntemle sağlandı. Bu kamplara katılım daha önce yapılan yerel toplantılardan ve kurulan platformlardakinden çok daha fazlaydı: Barselona ve Madrid’de 10.000’in üzerinde kişinin katıldığı toplantılar oldu. Enternasyonal koşullar kamplarda sıklıkla tartışıldı. Madrid kampında Mısır bayrağı sallanırken Barselona’dakinde ise Katalonya Meydanı üç bölgeye ayrılmıştı: “İzlanda”, “Filistin” ve “Tahrir”. Protestolarda ise Yunanistan bayrakları bolca bulunuyordu.          
Siyasi kurumlar eylemlere birbirinden farklı tepkiler gösterdi. PSOE, muhtemelen eylemin büyüyerek 22 Mayıs yerel seçimlerini kaybetmelerine sebep olacak koşulların ortaya çıkmasını engellemek için, ılımlı bir bakış açısı benimsedi. Partinin, kasım ayındaki seçim listesinin başındaki isim Alfredo Pérez Rubalcaba daha ileri giderek seçime dair reformlar yapılması ve vergilerin yükseltilmesi gerektiğini söyledi. Ülkenin sağı başlarda, daha önce sola oy vermiş seçmenlerin fikirlerini değiştireceğini düşünerek, hareketin kendilerinin yararına olacağını zannetti. Ancak hareket gelişip mevcut siyasi ve ekonomik sisteme karşı söylemlerini netleştirince bu düşüncelerinden vazgeçtiler. PP artık bu hareketin bastırılması için çağrılar yapmaya başladı.

Harekete yönelik tutumlar, genel seçim komitesi kampların 21 Mayıs Cumartesi gününden önce, seçim sürecine engel oldukları gerekçesiyle kaldırılması gerektiğini söyledikten sonra değişmeye başladı. 20 Mayıs gecesi on binlerce kişi kampların kurulduğu meydanlarda toplanmaya başladı. Yöneticiler yasağı yürürlüğe koyamadılar. Bu kazanım, hareketi daha da kuvvetlendirdi. Kamuoyu yoklamalarına göre halkın %80’i eylemleri destekliyordu. 22 Mayıs seçimlerinden sağın galip çıkması ne hareketi zayıflatabildi ne de 15-M’yi destekleyen sol kesimde moral bozukluğu yaratabildi. Hareket, İspanya’daki elçiliklerden gözlemcilerin gelmesiyle ve diğer ülkelerde yaşayan İspanyol gençlerinin bulundukları yerlerde eylemler yapmasıyla uluslararası boyut kazandı. Özellikle

Yunanistan’da benzer kamplar kuruldu.          
Madrid’deki kamp, medyanın ilgi odağı olurken iktidara asıl meydan okuyan kamp Barselona’daki oldu. 27 Mayıs sabahı çevik kuvvet, çoğunluğu genç yüzlerce insanın bulunduğu Katalonya Meydanı’ndaki kampın meydanın “temizlenmesi” ve Şampiyonlar Ligi Finali öncesinde “tehlikeli maddelerden” arındırılması gerektiği bahaneleri ile tahliye edilmesini istedi. Meydandaki insanlar barışçıl yöntemlerle direnmeye çalıştıysa da polis saldırısından kurtulamadılar. Günün ilerleyen saatlerinde yüzlerce genç meydanı geri almak amacıyla o civarda toplandı. Direniş hem Barselona’da hem de ülkenin geri kalanında heyecanla karşılandı. O günün akşamında en az 20.000 kişi meydanın etrafında kamplara, pasif olarak bile olsa, destek vermek veya katılmak amacıyla toplandı. Böylece unutulmaz ve heyecan dolu bir kitle toplanmış oldu.  

Etkinlikler gittikçe artan oranda kamp dışında yapılmaya başlandı. 15-M aktivistleri özellikle ödenemeyen Mortgage borçları yüzünden insanların evlerinden atılmasını durdurmak için çalışmalar yapıyordu. İşçilerle mücadelede birlikte hareket etmek, işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde protestolar örgütlemek veya işsizliğe karşı koymak adına yapılan girişimler muazzam karşılık buldu. Barselona’da hastane çalışanları, öğretmenler ve itfaiyecilerin yürüyüşlerinin tamamı merkezdeki kampta bitti. Kesintilere karşı her hafta yapılacak eylemler başlamadan hemen önce Barselona’daki beş farklı hastanenin dışına 24 saat orada duracak kamplar kuruldu. Yeni yerel yönetimlerin işe başlama sürecinde belediye binaları önünde de protestolar gerçekleştirildi. 
Temmuz ayı başında kampların sonsuza kadar kendi kendilerini finanse edemeyecekleri kabullenildi. Aktivistlerin büyük bir kısmı 15-M’nin şehir merkezlerinden uzağa, mahallelere yerleşmesi gerektiğini savunmaya başladı. Böylece kampların büyük bir kısmı dağıtıldı. 

Diğer bir dönüm noktası 15 Temmuz’da yaşandı. Barselona hareketi, milletvekillerinin geçişini ve kamu bütçesindeki %16 kesintiyi onaylamak üzere oy vermelerini engellemek amacıyla, Katalan Meclisi’nin bulunduğu parkı kuşattı. 4.000 protestocunun, girişlerin çoğunu kapatması üzerine Katalan başbakanı ve diğer bakanlar meclise helikopterle ulaşmak zorunda kaldı. Diğer vekiller protestocuların onlarla alay etmesini göze alarak yandaki hayvanat bahçesinin içinden geçerek arka kapıdan hızla binaya girdiler. Bazı küçük olayların bir kısmının sivil polislerin provokasyonu sonucu yaşanması üzerine hem Katalan hükümeti hem de medya, hareketi suçlu duruma düşürmek için ellerinden geleni yaptı.  

Kuşatmanın etkisiyle çileden çıkan bütün partiler (sol ve sağ), hareketi “demokrasiye saldırmakla” suçladı. Liberal sol basından fanatik sağ basına kadar herkes şimdiye kadar barışçıl yöntemleri terk ederek şiddete dayalı radikalliğe yöneldiği için hareketin sonunun geldiğini ilan etti. Ancak hareket sona ermek bir yana bölünmekten bile ne kadar uzak olduğunu 19 Temmuz’da kanıtladı. 200.000’den fazlası Barselona’da olmak üzere 1 milyondan fazla insan eylemlere katıldı.   

Politikalar ve Sınıf
15-M aktivistlerinin büyük bir kısmını gençler oluşturuyor. Aktivistlerin çekirdek kadrosunu üniversite öğrencileri ile üniversiteyi bitirip işsiz kalan veya yeterli bir işte çalışamayan 25-30 yaşlarındaki insanlar oluşturuyor. Ancak hareket onlardan ibaret değil. Bu eylemleri “orta sınıfın” öncülüğünde yapıldığı için yok sayanların, “sınıf”ı yanlış tanımlanmaları bir yana, göz ardı ettikleri gerçek; bu eylemlere katılan gençlerin düşük ücretli geçici işler dışında istihdama dair umutsuz kişiler olduklarıdır.   

Kimi otonomcuların yaptıkları “istikrarsız” tanımı da hareketin sınıfının belirlenmesinde yardımcı olmuyor. Çalışan işçi sınıfı ile hareket arasında değişken bir ilişki var. Yüksek orandaki işsizlik bir kenara bırakılırsa, genç nüfusun %67’si geçici sözleşmelerle çalışıyor (açık ara farkla Avrupa’daki en yüksek oran). Yani “dünyadan haberleri yok” denemez. Hareketi destekleyenlerin büyük bir kısmı çalışanlardan oluşuyor. Hem Madrid’de hem de Barselona’da harekete en büyük destek 19 Temmuz’da çevre bölgelerdeki işçi sınıfından geldi. Bu durum 15-M’nin mahallelerde ve işyerlerinde yaptığı çalışmaların bir sonucu olarak görülebilir. Bazı katılımcılar ile medyanın, hareketin “apolitik” olduğuna ve bu nedenle “ne solda ne de sağda” bulunduğuna dair söylemleri dikkate alınmamalıdır. Gerçekte, eğer “politiklikten” kastımız günlük yaşantılarımızdaki güç dengesini değiştirmek için mücadele etmekse, hareket son derece politiktir. Katılanların bir kısmı (%38’i), hareketi mevcut sistemdeki “kırılma” örneği olarak tarif ediyor. Örgütlenme komisyonlarına katılanlarda bu oran %43’e yükseliyor. Geriye kalanlar “reformist” tanımını kullanmayı tercih ediyor. Aslında 15-M’nin bütün eylemleri ve talepleri sol kimliğinin göstergeleridir.       

15-M’yi büyük oranda otonomcu fikirler yönlendiriyor. “Partilerin” reddedilmesi, kendiliğinden örgütlenme ısrarı ve ortak karara dayalı demokrasi söylemleri; internetin rolü konusundaki düşüncelerde olduğu gibi “yeni toplumsal meşruluğu” ortaya koyuyor. Çok yüzeysel olarak bakıldığında hareket içerisinde üç farklı yönelim görülüyor olsa da bunların hiçbiri ötekini dışlamıyor. Özellikle aktivistler arasındaki esas yönelim eylemlerdeki sloganlarda ve kamplar ile toplantılardaki taleplerde açığa çıkan antikapitalist temelli olandır. İkinci yönelim, kampları başlı başına bir sonuç olarak gören ve Barselona ile Madrid örneklerinde yaşandığı üzere çoğunluğun kampların kaldırılıp mahallelere taşınılması fikrine karşı çıkan, daha katı tutumlu otonomculardır. Bu yönelim özellikle gecekondu hareketi, sürece yeni katılan aktivistler ile hareket gelişirken büyüyen kampların cazibesine kapılıp gelen evsizler arasında yaygındır. Üçüncü yönelim ise daha çok seçimlere dair reformları gündeme alanlar olarak tanımlanabilir; daha çok Madrid’de görünür olan DRY örneğinde bu durum söz konusudur.   

DRY’nin “etik devrim” çağrısında; meclisin ayrıcalıklarının kısıtlanmasına, “herkesin kültüre ulaşabileceği”, eşitlik temelinde “herkesin refahı ve mutluluğu için” bir toplum kurulmasına ve sürdürülebilir çevreye yönelik talepler bulunuyor. Genellerin yanı sıra özel talepler de var. Bunlar daha çok Puerta del Sol kampından çıktı. Bu talepler arasında tüm banka ve finans kuruluşlarına yönelik kurtarma paketlerinin yürürlükten kaldırılması, zenginler için daha yüksek vergiler, borsa hareketlerinin vergiye bağlanması, çalışma kanunlarının işçiler lehine değiştirilmesi, iş paylaşımı ve çalışanlar ile emekli maaşlarının güvence altına alınması var.

Barselona kampı genel olarak Madrid’dekine kıyasla daha radikal olarak kabul ediliyor. Barselona kampının ilk programı “Dünyayı Tamamen Değiştirmek İçin” başlığı ile duyurulmuştu. “Minimum talepler” listesinde ise şunlar bulunuyordu: “Toplumsal kontrol” adı altında bankaların kamulaştırılması; Göçmenlik Yasası’nın geri alınması; katılımcı bütçelerin halkın onayından geçmesi; “önemli meselelerde” (AB direktifleri gibi) referandumun zorunlu ve bağlayıcı olması ile ekonominin “halkın yararına” dönüştürülmesi. Bütün bu talepler uzun görüşmeler sonunda belirlendi. Aynı durum diğer kampların benzer programları için de geçerlidir. 

15-M’nin taleplerinin merkezini “gerçek demokrasi” için yapılan çağrı oluşturuyor. Hareket, oldukça geçerli sebeplerle PP’nin yerel seçimleri, seçime katılanların oylarının sadece %23’ü ile (oyların %37’si) “kazandığına” dikkat çekiyor. PSOE’nin “piyasa” taleplerine boyun eğmesinden önceki süreci, onların gerçek demokrasisinin yalnızca liberal modelde mümkün olduğu iddialarını gülünç kılıyor. Gerçek demokrasi sadece yozlaşmanın ve ayrıcalıkların ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor; aynı zamanda halkın temsilcilerini denetlemesine ve kendi hayatında söz sahibi olabilmesine de olanak sağlıyor. Bazı aktivistlerin söylemlerinin aksine, günümüzde böyle bir demokrasi bulunmuyor. “Gerçek demokrasi” tam olarak, kısa süreli de olsa 1871 Paris Komünü döneminde, 1917 Rusya Devriminde, 1936 İspanyol Devriminde ve diğer devrimci ayaklanmalarda yaşandı.  

Mücadele Devam Ediyor
15-M’nin ortaya çıkmasına neden olan koşullar gittikçe daha beter bir hal alıyor. İktidarın kamu kesimi ile işçilerin yaşam standartlarına yaptığı saldırılar sonuç vermedi. 2010 senesinde mali açık 2009’dan yalnızca 2/10 oranında düşerek %9,2 oldu. 2013 yılında bu rakamın %3’e düşürülmesi gerekiyor. Bu nedenle, güvenilirliğini kaybetmeye başlayan PSOE, genel seçimleri 20 Kasım’a erteledi. Sürecin sonunda daha katı tasarruf tedbirlerini yürürlüğe koyacak olan PP iktidara gelebilir ve PP’nin 15-M hareketi ile sendikalara ılımlı yaklaşmayacağı da ortadadır.  

Bütün göstergeler hareketin hala son derece canlı olduğunu gösteriyor. Aktivistlerin sayısı yaz döneminde iki kat arttı. Ülkenin 5 farklı yerinde başlayan yürüyüşler 23 Temmuz’da Madrid’de birleşti. O gün binlerce kişi “Sorun krizler değil-sistemin ta kendisi!” sloganı altında protestolara katıldı. Şimdi asıl mesele 15-M’nin devamlılığını sağlamak ve taleplerde kazanımlar elde etmek. Bu noktada taleplerin hangi toplumsal kanallarla, nasıl kazanıma dönüştürüleceği sorusu gündeme geliyor.
Hareketin ilerlemesi için devlet ve ekonomik güç merkezleri üzerinde baskı oluşturacak yöntemlerin kullanılması gerekiyor. Bunun yolu sistemi tıkayacak sivil itaatsizlik kampanyalarının örgütlenmesinden geçiyor. Finans kuruluşları ve belli başlı siyasi partiler hedef alınmalıdır. Bu bağlamda 15-M’nin polis karşısındaki barışçıl direnişi sonucu geniş kesimlerin desteği kazanılmıştı. Ancak burada da, Katalan meclisine girişlerin engellenmesi girişiminde olduğu gibi,  hareketin “şiddet” karşısında kendini fazlasıyla savunması tehlikesi ortaya çıkıyor. Şiddete asıl sebep olanların devlet ve güvenlik güçleri olduğunun vurgulanması önemlidir. Sorulması gereken soru “şiddet” ifadesinin ne anlama geldiğidir. İşsiz ve evsiz kalmak, hastanelerin kapatılması ya da kâr elde etmek amacıyla doğanın tahrip edilmesi şiddet değil midir? 

Hareketin ilerlemesi için, çoğulcu yapının müsaade ettiği ölçüde, kararlı ve yekpare bir programın belirlenmesi şarttır. Pek çok toplantıda bu doğrultuda programlar oluşturuldu ancak bazı uygulanabilir taleplere öncelik verilmesi gerekiyor. Örneğin borçların silinmesi, bankalara ödenen paraların iade edilmesi ve yalnızca kesintilerin yürürlükten kaldırılması değil bugüne kadarki zararın da karşılanması taleplerinin öncelik olarak belirlenmesi elzemdir.   

Hareketin kazanımlar elde etmesi için sivil itaatsizlik tek başına yeterli değildir. Ancak mahallelere yerleşimin ve işyerlerine yönelik çalışmaların arttırılması ile kesin sonuçlara ulaşılabilir çünkü sadece bu yöntemlerle işçi sınıfı ile gerçekten bağ kurulabilir. 19 Temmuz protestoları bu açıdan değerlendirildiğinde önemlidir. Bu eylemlerde özellikle Avro Paktı protesto edilirken hareket seçim bürolarındaki düzen partilerinin meşruluğunu sorguluyordu: “Bu proje… Avrupa refah devletinde sola dair ne varsa ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış.” Antikapitalist sol bugün pek çok protestonun temelini oluşturan bu söylemlerin oluşturulmasında, genel grev çağrısında olduğu gibi, öncü rol oynadı.

Esasında, sendikaların desteği olmadan yapılan genel grev çağrısının etkili olma ihtimali yok. Böyle bir çağrı en iyi ihtimalle propaganda fırsatı sağlar, en kötü ihtimalle ise radikal solun engellenmesiyle sonuçlanır. Fakat hareketin dinamikleri ve kitleselliği düşünüldüğünde genel greve çağrı yapılması makul görünüyor. Bu çağrı mevcut örgütlenme biçimleri ile yapıların sorgulanmasının da önünü açıyor. Pek çok aktivist, örgütlü işçiler olmadan grevin başarılı olamayacağının bilincindeydi. “Sendikaların bulunmadığı” bir genel grev son derece gülünçtür. Ancak, çağrısı yapılan genel grev geçmişte yapılan tek günlük, baştan aşağı bürokratik grevlerden farklı olmalıydı. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu kitleleri sürece katabilmek için yerel yapılanmaların ve işyerleri dışındaki, farklı biçimlerdeki örgütlenmelerin grevi destekleyerek yaygınlaştırma sürecinde kilit rol oynamaları zorunludur. 15-M hem bu yapıların sürece katılmasında hem de hareketin işyerleri ile bağ kurmasında aynı anda başarılı olabildi.

Büyük sendikaların liderleri ikinci bir genel grev çağrısı yapmayı reddettiler. Bu durum 15-M hareketinin önderlik ettiği bir eylemi kontrol edememekten korkmaları ve özlerindeki muhafazakârlık ile açıklanabilir. Her ne kadar PSOE’nin icraatlarına muhalif olsalar da, yaklaşan seçimlerde partinin zarar görmesini istememeleri de bu kararın alınmasında etkili oldu. Fakat tasarruf tedbirlerine karşı örgütlenen muhalefet ve 15-M’ye yönelik destek, bürokrasi üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu ve mekanizmaları harekete geçmeye zorladı. Bugün grev kararının alınması için kişilerin CCOO ve UGT yapılanmalarına üye olmaları ve bunların yerellerdeki çalışmalarına katılarak süreci etkilemeleri gerekiyor. Bugün yaşanan süreç tam olarak da budur.

15-M, işçi örgütlerini harekete geçirmeye yönelik ciddi bir potansiyel taşıyor. Örneğin Madrid’de Temmuz sonuna doğru, okullar için tatilin başlamasına rağmen, bine yakın kişinin katılımıyla bir öğretmen toplantısı yapıldı. Akademik yıla kesintilere karşı grevle girmeye hazırlanan bu militan eylemciler kuşkusuz 15-M’den etkilenilerek örgütlendi. 

Genel grev çağrısı, hareketi yaygınlaştırarak iktidarı ele geçirme yolunda büyük bir adım atılmasını sağlayabilir ancak her derde deva olamaz. Bu sebeple 15-M’nin farklı eylem biçimlerini örgütlemeye devam etmesi önemlidir. Örneğin; tahliyelere karşı örgütlenen kampanya, krizin etkilerine karşı mücadele etmenin oldukça görünür ve etkili bir yöntemidir. Kesintiler nedeniyle kapatılma ihtimali bulunan hastanelerin çevrelerinde kurulan kamplar da bu bağlamda değerlendirilebilir. Çevik kuvvetin, tahliyelerde gittikçe artan oranda kullanılması yalnızca hareketin daha da radikalleşmesine neden olabilir. Bilhassa mahallelerini korumaya çalışan insanlara şiddetle saldırılması bu kapsamda ele alınabilir. Madrid’in Lavapies mahallesinde polisin göçmenlere yönelik baskınları engellenmişti. Bu tarz eylemleri yaygınlaştırmak gerekiyor. 15 Ekim’de tüm dünyada tasarruf tedbirlerine karşı gerçek demokrasinin temini için eylemler yapma çağrısı, hareketin dikkatleri üzerine çekerek yükselişe geçmesine imkân sağlayacaktır.       

Son olarak, her ne kadar hareket kendini “öncüsüz” olarak tanımlasa da siyasi önderlere mutlaka ihtiyaç duyulacaktır. Öncelikle “siyasi” ve “önderlik” kavramlarından ne anlaşıldığı netleştirilmelidir. “Siyasi” olanın, kitlelerden kopuk olduğuna ve sadece sisteme hizmet ettiğine dair düşüncenin tarihi temelleri İspanya’daki anarşist geleneğe dayanıyor. 1931 ve 1937 devrim deneyimleri, “siyasetler” üstü olduğunu iddia edenler için derslerle doludur. Anarşistlerin savunduğu felaketlere sürükleyen isyan politikaları ile seçim boykotu fikirlerinin temeli iç savaş öncesinde “apolitik” CNT liderlerinin 1936’da burjuva devletinin kuruluş sürecinde işbirliği yapmasına dayanır. “Önderlik” ile değil, mevcut liderlerin “siyasetleri” ile mücadele edilmesi gerekmektedir. 15-M özelinde “önderliğin” görevleri, toplantılarda alınan demokratik kararların uygulanmasından ibarettir. Belirli kolektifler veya bireyler, örgütlenme komisyonlarının önerileri doğrultusunda çalışmaları yürütmektedir.  

İki parti ile sendikalara duyulan güven son derece azalmıştır. Eylemlerde örgütlerin pankartları arkasında yürüyenler, kendi istekleri dışında yani zorla “temsil edildiklerini” düşünmeye başladılar. Sendikaların çağrıcılığında bulunduğu 14 Mayıs eylemleri etkili oldu ve Barselona’da 50.000 kişi sokağa çıktı. Ancak öte tarafta, 15-M’nin benzer taleplerle fakat sendikalar ile büyük sol partileri doğrudan sürece katmadan çağrıcılığını yaptığı 19 Temmuz eylemlerinde bu rakamın beş katı insana ulaşılabildi ve eylemciler çok daha militandı. Bu eylemde “Kimse bizi temsil etmiyor!” söylemiyle radikal sol partilerin ve sendikaların reddedildiği duyuruldu. Antikapitalist solun bu durumu kabullenmek zorunda kalışı ise tam bir paradokstur. 

Örgütlü devrimciler çareyi, kendilerine düşman görünen bu harekete yapıcı yollarla müdahale etmekte buldular. Bunun anlamı, başlangıçtaki koşulları fikirlerimiz doğrultusunda değiştirmektir. Bu müdahalenin yolu da hareketin yapısını ve yöntemlerini ihlal etmeden, hareket için bireysel olarak (malzemelerin dağıtımı ve satışı, mitinglerin ve toplantıların ayarlanması gibi işlerde) fedakârca çalışmaktan geçiyor.     

Bu bağlamda “önderlik”, hareketin söylem ve önerilerle idare edilmesini değil toplumsal dönüşümün anlamına ve bu dönüşümün politik olarak istikrarsızların da işçi sınıfından ayrı düşünülemeyeceğine dair tartışmalarla şekillendirilmesini gerektiriyor. 15-M’nin bankalara yapılan yardımların sona erdirilmesine, kamu hizmetlerinin savunulmasına ve krizin faturasını patronların ödemesine dair talepleri sistemin bütünlüklü olarak sorgulanmasına vesile oluyor. Krizin devam etmesi ve sağın tehlikeli hale gelmesi hareketin tartışılmaya devam edileceğinin göstergesidir.

International Socialism Journal
*Çeviri- Feride Tekeli


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome