Kadına Yönelik Şiddet ve Mücadele Yöntemleri Üzerine - Özlem Bilgili

8 Mart 2012 Perşembe

Kadının kurtuluşu ve özgürlüğü onun son durağıdır. Bazı kadınlar için maalesef ölüm ancak son durak ve kurtuluş olurken, bizlere düşen kadınların bu karanlık sondan kurtulabilmelerini sağlamaktır, ellerinden tutup birlikte aydınlığa doğru yürüyebilmektir.


Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Kadına Yönelik Şiddeti; “Cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarlarla sonuçlanma olasılığı bulunan, toplum içerisinde ya da özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranış” şeklinde tanımlamıştır. Bu tanıma daha sonra ekonomik ihtiyaçlardan yoksun bırakarak uygulanan ekonomik şiddet de dahil edilmiştir.
 
BM Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi’ne (CEDAW) göre, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, “bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen“ şiddettir. Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi önsözünde kadınlara yönelik şiddeti, “erkekler ve kadınlar arasındaki eşitlikçi olmayan güç ilişkilerinin tarihsel bir göstergesi” ve “erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları zorla bağımlı bir konuma sokmanın çok önemli toplumsal mekanizmalarından biri” olarak tanımlar.
 
Kadına yönelik şiddet, kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının ihlalidir.
Maddi ve manevi bütünlük hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü, eğitim hakkı ve çalışma hakkı gibi birçok hak ihlalini de içine almaktadır.
 
Dünya’da Kadına Yönelik Şiddetin Kaynağı Olan Eşitsizlik Nasıl İşliyor?
 Dünyada, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde ve Türkiye’de kadına yönelik şiddetin kaynağını araştırmaya kalktığımızda ortak bir nedene rastlarız:Eşitsizlik. Bunun kadınlar aleyhine nasıl işlediğine dair aşağıdaki veriler dikkar çekicidir.
 
·         Gelişmekte olan ülkelerde günde bir dolardan daha aza yaşayan 1.3 milyar insanın %70’i kadındır.
 
·         Küresel üretimin %66’sı kadınlar tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, küresel gelirden kadınların aldığı pay sadece % 10’dur.
 
·         Kadınlar, dünya mal varlığının sadece %1’ine sahiptirler.
 
·         Dünyada, okuma yazma bilmeyen nüfusun üçte ikisi kadındır.
 
·         İşsiz kadın nüfusu işsiz erkek nüfusunun 1.5 katıdır.
 
·         15 yaş üzeri kadın nüfusun iş gücüne katılım oranı AB ülkelerinde %42 iken, Türkiye’de %26’dır. Oysa ki, varılmak istenen oran, AB Lizbon Stratejisi’ne göre, 2010 yılı itibariyle  %60‘dır.
 
·         Tüm dünyada, kadınlar erkeklere göre %20 - %50 oranında daha az maaş ve ücret almaktadır. Bu oran Türkiye’de %60’ dır.
 
·         Türkiye, 2010 küresel göstergeler sıralamasında kadın hakları bakımından 136 ülke arasında 126. sırada olmuştur; Türkiye genelinde 3 bin 500 il genel meclisi üyesinin yalnızca yüzde 3,5’u kadındır. Muhtarlarda ise bu oran yaklaşık yüzde 1 düzeyindedir.
 
Kadına Yönelik Şiddet de Çeşitleri ve Oranları da Çarpıcı!

Kadına yönelik şiddetin bir çok boyutu, yönü ve oranı vardır. Biraz daha açıklayıcı olması açısından aşağıdaki veriler çok çarpıcıdır:
 
Dünyada kadınların % 49’u  psikolojik şiddet görerek yaşamlarını sürdürmektedir.
 
Kırsalda yaşayan kadınların %41’i, şehirde yaşayan kadınların %27’si, evliliklerinde, en az bir kez fiziksel şiddete maruz kalmaktadır.
 
Söz konusu şiddetin %95’i ise çiftlerin yaşadıkları evde (aile içinde) meydana gelmektedir.
 
%36 oranında kadın, hamilelikleri sırasında şiddete maruz kalmaktadır.
 
Fransa’da her ay 6 kadın, İngiltere’de her ay 8 kadın ve Finlandiya’da her yıl 27 kadın aile içi şiddet nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Türkiye’de, yargıya intikal eden, töre cinayetlerine kurban giden kadın sayısı, 2000-2004 yılları arasında 54 olarak belirtilmektedir.
 
Ülkemizde son 9 yılda kadın cinayetleri % 1400 oranında artmıştır; her gün ortalama 4-5 kadın bir erkek/erkekler tarafından öldürülmektedir.
 
Dünyada %45 oranında kadın çalışan, iş yeri tacizine maruz kalmaktadır.
 
Kadının Emeği, Kimliği, Bedeni Sömürülüyor...
Yine Dünya, Avrupa ve Türkiye örneğine baktığımızda çok farkı biçimlerde şiddete uğrayan kadının, sadece kadın olduğu için bedeninin, kimliğinin ve emeğinin nasıl sömürüldüğünü görürüz. Örneğin;
 
·         27 milyon mültecinin %49’u kadındır.
 
·         Her yıl Avrupa ülkelerinde 500 000, Asya ülkelerinde ise  250 000 kadın insan tacirlerinin eline düşmektedir. Bu kadınların %93’üne müşterileri tarafından şiddet uygulanmaktadır.
 
·         Yaşamını bedenini satarak kazanan kadın sayısı gittikçe yükselirken, fahişeliğe başlama yaşı düşmektedir. Örneğin, 1981 yılında, 2500 kayıtlı hayat kadını bulunmasına karşın, 2003 yılında bu sayı 25 000’i bulmuştur.
 
·         Emniyet Genel Müdürlüğü'nün, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’na (BİHB) verdiği bilgiye göre; Türkiye'de 6’sı kapanmak üzere olan 52 genelevinde 3 bin civarında kayıtlı hayat kadını çalışmaktadır. -2010’a bir veri-)
 
·      Türkiye genelindeki seks sektöründe 15 bini vesikalı yaklaşık 100 bin kadın bulunmaktadır. Genelevde çalışan kadınların yüzde 80’inin sigortası yoktur. Ayrıca hayat kadınlarının %80’inin çocuk yaşlarında cinsel tacize uğradıkları bilinmektedir.
 
·         Yeni teknikler ile fetusun cinsiyetinin belirlenmesi sonucu, kadın cinsinin aleyhine bir ayrımcılık yapılarak, dişi nüfusun hayatı doğmadan önce sonlandırılabilmektedir. Böylece, 1991-2001 yılları arasında, 0-6 yaş grubuna ait dişi - erkek oranının %94.5’ tan %92.7’ye düştüğü bilinmektedir.
 
Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Türkiye’nin Durumu
"Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi", 121. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 13 ülke tarafından imzalandı. Sözleşmeye ilk imzayı Türkiye attı. Sözleşmeyi imzalayan diğer ülkeler Avusturya, Almanya, Yunanistan, İzlanda, Karadağ, Portekiz, Finlandiya, Fransa, İspanya, İsveç, Slovakya ve Lüksemburg’tur.
 
Aile içi şiddetle mücadele ve kadına yönelik şiddetin önlenmesinde bir dönüm noktası sayılan sözleşme ile kadına yönelik şiddet ilk kez açıkça insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlanıyor ve imzacı ülkeler, koruma tedbirlerini hayata geçirmekle yükümlü kılınıyor. Hukuki bağlayıcılığı bulunan sözleşme pratik uygulamalar öngörüyor.
 
Ancak bu tür düzenlemelere rağmen Türkiye’de devlet, kadına yönelik şiddetle mücadelede neler yapıyor ve ne kadar samimi diye soracak olursak, cevap ne olabilir? 2011 Genel seçimlerinden sonra hükümet kuruldu, bazı bakanlıkların ismi ve yetkisi değiştirildi. Birçok yapısal değişiklikle birlikte bu değişimle de Türkiye geri dönülemez biçimde dönüşmeye devam ediyor diyebiliriz. Kadınlar açısından ve özelinde önemli olan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığı’n adı değişti ve yeni ismi Aile ve Sosyal Politika Bakanlığı oldu. Yıllardır “kadının adı yok” olan bir ülkede kadının adı bir bakanlığın isminden de böylece kaldırılmış oldu. Bu basit bir isim değişikliği değildir. Değişikliğin arkasında kadını bir birey, yurttaş olarak görmeyen, kadını aile içinde anne ve eş olarak konumlandıran cinsiyetçi, ataerkil, gerici bir zihniyet vardır. Bu zihniyet, bu yolla kadının ev içinde emeğinin görünmez kılınması, kadının evden dışarı iş yapması, ucuz iş gücü olarak part time, çağrı üzerine çalışma esnek istihdam biçimlerinde çalışması, evde çocuk,hasta, yaşlı bakım hizmetlerinin kadın eliyle görülmesi ve sosyal devletin bu yolla da tasfiyesi gibi neoliberal politikaların da uygulanmasına hizmet eden bir zihniyettir. Ayrıca kadın erkek eşitliğini sağlamakla görevli tek genel müdürlük olan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü de bu yeni bakanlığın altına alınmıştır  ve kadın erkek eşitliğini sağlamakla yükümlü bir kurum olmaktan çıkarılarak bir nevi yardım dağıtma örgütü haline getirilmiştir. Ve en nihayetinde Türkiye’de kadın hareketinin yükselen mücadelesinin  geriletilmeye çalışıldığı da açıktır.
 
Türkiye’de güncel gelişmelere baktığımızda tablo kadınlar açısından çok karanlıktır.

Son zamanlarda en çok tartışılan konulardan biri kadına yönelik şiddetle ilgili yasa tasarısı oldu. Türkiye’nin bir çok yerinden 236 kadın örgütünün imzasıyla Bakanlığa alternatif bir yasa tasarısı iletildi. Ankara ile yapılan her toplantı sonrasında Bakanlık tarafından yeni tasarılar ortaya çıkarıldı. En son, tasarı sayısının yedi olduğu konuşuluyor. Kadın örgütleri açısından endişe verici olan ise tasarıların sayısı değil, bu tasarıların giderek kadınların/kadın gruplarının talep ve önerilerinden uzaklaşması oluyor. Son taslakta, kadınlar için koruyucu tedbir kararlarında karar verme yetkisi mahkemelerden alınarak, vali ve kaymakamlıklara verilmiş durumda. Bu kurumların kadına yönelik şiddeti önleme yükümlülüğü var ancak bunu nasıl yerine getirecekleri çok şüpheli. Diğer taraftan cezalarla ilgili de olumsuz değişiklikler öngörülüyor. Tasarıda koruma kararlarının ihlali halinde erkeklere verilecek cezalar indiriliyor, bir daha şiddet uygulamayacağını beyan eden erkeklerin cezasının kaldırılacağı da  yasaya ekleniyor. Kanun’a göre koruma sadece “aile” ile evli olanlarla sınırlı kalıyor ki bu da kabul edilemez bir düzenleme.  Bu durumda devlet sadece evli olanları korumaya alıyor, öte yandan daha önce  “yakın ilişki içinde yasayanlar” ibaresi Başbakanlık tarafından taslaktan çıkarıldığı için resmi nikâh imkânı olmayanlar, zorla evlendirilmiş kız çocukları; aynı çatı altında nikâhsız yaşayanlar, birlikte oturmadıkları halde bir ilişki içinde olanlar, imam nikâhlı kadınlar gibi pek çok kadın bu Kanun’un koruma kapsamı dışında bırakılıyor.
 
24 Şubat 2011 tarihinde Meclis’e adı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi” olan yasa tasarısı gönderildi. Dünyada örneğine rastlanmayacak bir şekilde Türkiye’de adı böyle olan bir şiddet yasamız olmuş oldu. Yukarıda sayılanların yanı sıra kadınların/kadın örgütlerinin “Türkiye’nin bu konuda imzaladığı uluslararası sözleşmelerde olduğu gibi kadına karşı şiddetle mücadelede kadın erkek eşitsizliğine atıf yapılması, bununla mücadele edileceğinin belirtilmesi” talebi de karşılanmadı. Ayrıca taslaktan “kadın erkek eşitliği”, “fiili eşitlik”, “toplumsal cinsiyet”, “ev içi şiddet” kavramları da kaldırılmış durumdadır. Kadın mücadelesine ait olan bu kavramların siyasal iktidar tarafından ne kadar korkutucu olduğu da böylelikle açığa çıkmıştır.
 
Sonuçta kadınlar ve kadın örgütleri yasanın hazırlanması sürecine davet edilmiş, bir sürü görüşme gerçekleştirilmiş,çalışma yapılmış, ancak sonuçta kadın örgütleri tarafından tasarıya eklenen düzenlemeler Bakanlar Kurulu'nda imza aşamasındayken değiştirilmiş  veya tasarıdan çıkarılmıştır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın, Bakanlar Kurulu'na gönderdiği metin ile yasalaşması için TBMM'ye gönderdiği tasarı metni arasında pek çok fark oluşmuştur. Adı “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı” olan yasa tasarısı  “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi” olarak değiştirilmiştir. Gelinen noktada sürecin samimi olmadığı ve  hükümet tarafından yasalaşması için TBMM'ye gönderilen metnin, kadınların/kadın örgütlerinin taleplerini karşılamadığı ortadadır. Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine İlişkin Yasa Tasarısı, 7 Mart Çarşamba günü Meclis’te Genel Kurulda ele alınacaktır. Temel kanun olarak bölümler halinde görüşülecek olan tasarının kadına yönelik şiddete ağır cezalar getireceği medyada yer alsa da kadına yönelik şiddeti engelleyemeyeceği açıktır. Özünde şiddetin eşitsizliklerden kaynaklanan bir sorun olarak görülmediği ve dolayısıyla şiddetle mücadelede ciddi önlemler yerine elektronik kelepçe gibi zihni sihir çözümlerin üretildiği bir yasa kadınlar açısından kabul edilemez.
 
Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Konusundaki Çözüm Önerileri
Bunları eğitim programları, kamusal program ve planlar, ve diğerleri olarak gruplandırabiliriz.
 
Eğitim Programları:
a)Resmi Eğitimde :
Kız çocukların ev işleri ve tarımsal işlere (ücretsiz aile işçisi olarak çalıştıkları tüm işlerde demek de doğrudur) yardım etmek için okuldan alınması olasılığı erkek çocuklarınkinden daha yüksektir. Bunun için, yasal cezalandırma mekanizmalarının da yardımıyla tüm kız çocuklarının erkek çocuklar gibi okula devam etme şansına sahip olması sağlanmalıdır. Resmi eğitimde okutulan ders kitapları sürekli gözden geçirilmeli ve cinsiyet ayrımcılığından arındırılmalıdır. Parasız, bilimsel, ana dilde, demokratik bir eğitim sistemine geçilmeli; kız çocuklarının okutulması özellikle desteklenmelidir.
 
b)Resmi Olmayan Eğitimde :
Risk Grubunda Yer Alan Kadınların Eğitimi
1. Aşama: Öz Güven Eğitimi
2. Aşama: Meslek eğitimi
 
c)İlgili Meslek Gruplarına Yönelik Eğitimi
Meslek içi eğitimlerde (vali, kaymakam, polis, jandarma,adli tıp, hemşire, doktor, öğretmen ve subay akademileri, hakim, savcı, avukat, sosyal hizmet uzmanı vs...) Toplumsal Cinsiyet ve Kadına Yönelik Şiddet konulu dersler konulmalıdır.
          
d)Toplumsal Yaşam İçinde Eğitim
Aile içi şiddeti ve genel olarak kadın ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek için sürekli kampanyalar düzenlenmeli, ana-baba eğitim programları uygulanmalı, bilinç yükseltme çalışmaları yapılmalıdır. Toplumsal yaşamın her alanında anti-cinsiyetçi, eşitlikçi, özgürlükçü düşünceler yaygınlaştırılmalıdır.
 
Kamusal Program ve Planlar ile diğer çözüm önerileri:
 
Yetişkin Eğitim Merkezleri kurulması,

Kız çocuklarının okullaşma oranlarının yükseltilmesi için yatırımların arttırılması,
 
Eğitim sisteminin, kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılımlarını azaltmayacak kadınların istihdamını ve temsil oranlarını düşürmeyecek şekilde düzenlenmesi (son günlerde tartışılan 4+4+4 tartışmaları bu nedenle endişe vericidir)
 
Eğitim materyallerinin ve müfredatının cinsiyetçilikten arındırılması,
 
Kadın istihdamında zorunlu kota uygulaması,
 
Kadının çalışma şartlarında yasal düzenlemelerin yapılması,
 
Eşit işe eş değer ücretin verilmesi,
 
Kadının esnek ve güvencesiz çalıştırılmasının yasaklanması,
 
Ücretsiz kreşler açılması,
 
Ev içinde kadın emeği üzerinden örgütlenen bakım hizmetlerinin ( hasta, sakat, yaşlı) sosyal devletin bir gereği de olarak kamu tarafından (merkezi ve yerel yönetimler eliyle) kurumsal olarak gerçekleştirilmesi,
 
Şiddete uğrayan kadınlar için başvuru ve sığınma evi sayısının artırılması; ücretsiz danışmanlık, psikolojik ve tıbbi destek sağlanması ve yasal yardım yapılması,
 
Cinsiyet ayrımcı politikaların, yasalar ve uygulamaların kaldırılması; kadına dair projelerin kadın örgütleriyle birlikte yaşama geçirilmesi,
 
Parlamento başta olmak üzere tüm karar verme mekanizmalarında yer alan kadın sayısının arttırılması için pozitif ayrımcılık ilkesi gereği kota uygulamasının getirilmesi,
 
Evde, sokakta, okulda, işyerinde yaşanan kadına yönelik şiddetin sorumlularının yargılanması ve caydırıcı yasal tedbirler alınması,
 
Medyanın, kadın ve çocuklara yönelik şiddeti teşvik edici yayınlar üzerinde kendi oto denetim mekanizmasını kurarak kadın ve çocuklara yönelik şiddeti bir malzeme olarak kullanmaktan vazgeçmesinin sağlanması...
 
Sonuç Yerine
Kadına yönelik şiddet oranı Dünyada genelinde ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de yüksektir. Ülkemizde özellikle aile içinde ve “namus-töre”adına işlenen kadın cinayetleri artık herkesi isyan ettiren boyutlara gelmiştir. Kadın cinayetleri en temel insan hakkı olan “yaşama hakkı” karşısında ciddi bir tehdittir.
 
Türkiye’de neoliberal ekonomik programları kendinden önceki hükümetler gibi uygulamaya devam eden siyasal iktidarın, Türkiye’nin küresel kapitalist sistemle bütünleşmesi için, yapısal uyum programları ile bu entegrasyonu gerçekleştirmek için ne kadar büyük bir çaba içinde olduğu ortadadır. Son yapılan düzenlemeler ile bir taraftan AB Bakanlığı kurulurken diğer taraftan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık kaldırılmış, yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurularak kadının adı yok edilmiştir. Kadını özgür bir birey ve yurttaş olarak değil “kutsal aile” kurumu içinde anne ve  eş olarak konumlandıran siyasal anlayış, maalesef kutsadığı aile içinde kadınları şiddetten koruyamamaktadır.
 
Hem kapitalist sistemin hem de ataerkil düzenin kadınların kimliği, bedeni, emeği üzerinde kurduğu ortak tahakküm devam etmektedir. Seküler alan tüm dünyada daralırken, Türkiye’de de siyasal İslamın, muhafazakarlığın etkisi artmaya devam etmektedir. Muhafazakarlığın artması ile kadın istihdamının azalması ve kadına yönelik şiddetin artması arasında önemli bir bağ/ilişkisel durum vardır. Kadınların en az üç çocuk yapmasını ısrarla öneren muhafazakar zihniyetin bundan elde edeceği çıkar önemlidir. Zira bu yolla kadın toplumsal, siyasal, ekonomik alandan eve çekilecektir. Kendisini işsiz değil “ev kadını” olarak tanımlayan kadınların sayısı artacak, dolayısıyla işsizlik oranları düşük görünecek, iş talep edebilecek bir kesim emek piyasasından çekilmiş olacağı için yeni istihdam olanakları yaratmak gibi bir zorunluluk da ortadan kalkacak, ekonomi tıkırında görünecektir. Diğer taraftan küresel kapitalizmin yeni sermaye birikim tarzına ve sürecine uygun olarak ikincil işgücü diye tanımlanan “ev kadınlarına” ucuz, esnek işgücü olarak güvencesiz işlerde çalışma imkanı sağlanacaktır. Kadın emeğinin çift taraflı olarak sömürüsü de bu şekilde gerçekleşmiş olacaktır. Kendisi olarak var olmak isteyen kadın ise, kimliğine, bedenine, emeğine sahip çıktığı için, ve çoğu zaman salt kadın olduğu için şiddet görmeye devam edecek hatta giderek artan oranda öldürülmeye devam edecektir.
 
Kadının kurtuluşu ve özgürlüğü onun son durağıdır. Bazı kadınlar için maalesef ölüm ancak son durak ve kurtuluş olurken, bizlere düşen kadınların bu karanlık sondan kurtulabilmelerini sağlamaktır, ellerinden tutup birlikte aydınlığa doğru yürüyebilmektir. Kadınların nihai kurtuluşu ve özgürlüğü ne muhafazakarların, ne serbest piyasacıların elindedir ne de onların fonlarıyla ve  projeleriyle gerçekleşir. Kadınlar için kadınlarla birlikte sermayeden ve her türlü tahakküm ilişkisinden bağımsız, eşit ve özgür başka bir dünyanın kapısını aralayacak yeni teoriler ve mücadele pratikleri geliştirmek gerekir. Her devrim önce insanın kendisinden başlar. Ve devrimin en güzeli, geleceği bugünden kurmaya çalışanlara, nasıl bir dünya istiyorlarsa o dünyayı bugünden inşa etme çabası içinde olanlara ait olacaktır. Ancak eşitlikçi, özgürlükçü olan ve cinsiyetçilikten arınmış bakış açısına sahip olanlar, kadınların ezilmedikleri, sömürülmedikleri, yaşam haklarının ellerinden alınmadığı güvenli başka bir dünyayı ve yaşamı yaratabilirler.
 
Bütün kadınların, “8 Mart, Kadınların Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele günü” kutlu olsun.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome