Kapitalizmin Küresel Krizleri: Kimin Çıkarına? - James Petras

9 Nisan 2012 Pazartesi

Sosyalizmin öngördüğü değişim, her gün insanların işlerinden olma korkusunu ortadan kaldırıp onun yerine güven, güvence ve iş yerine saygı kavramlarını geri getiren “güvenlik“ kavramını kurmayı hedefliyor.


21. yüzyıl sosyalizminin vizyonunun ta kalbinde, “iş gücü demokrasisi“ yatıyor.

Financial Times'tan aşırı sola dek herkes "Küresel Kapitalizmin Krizleri"ne dair az çok yazıp çizdi. Bu krizlerin sebepleri, sonuçları ve tedavisi konusunda yazarlar, ideolojik bakış açılarına göre, farklı görüşler dillendirseler de, "krizlerin" kapitalist sistemi sonlandırma tehdidi barındırdığına dair ortak bir kanı söz konusu. 2008-2009 yılları arasında, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kapitalist sistemin, mali sistemin temellerini sarsan ve "başlıca sektörleri" iflasa sürükleme tehdidi savuran ciddi bir şoktan muzdarip olduğu konusunda bir şüphe yok.

Bununla birlikte, "kapitalizmin krizlerinin", aslında "işgücü krizlerine" dönüştüğünü iddia ediyorum. Krizlerin ve çöküşlerin başlıca ateşleyicisi olan finans sermayesi kendine geldi; kapitalist sınıf güçlendi ve her şeyden de önemlisi toplumun geri kalanı üzerinde sömürü ve egemenliğini daha da güçlendirmek üzere üretilen "krizlerin" bir sonucu olarak oluşturulan siyasi, sosyal ve ideolojik koşulları kullandı. Bir diğer deyişle, "kapitalizmin krizleri", sermayenin en temel çıkarlarını (karın artırılması, kapitalist yöntemin sağlamlaştırılması, mülkiyetin belli kişilerde daha çok yoğunlaştırılması, sermaye ile işgücü arasındaki eşitsizliklerin derinleştirilmesi ve karın artırılmasına yönelik olarak büyük işgücü rezervlerinin yaratılması) genişletmek üzere bir stratejik avantaja dönüştürüldü. Dahası, kapitalizmin homojen bir nitelik arz eden küresel krizi, performans ve koşullardaki, ülkeler, sınıflar ve yaş kategorileri arasındaki derin farklılıkları göz ardı ediyor.

Küresel Krizler Tezi: Ekonomik ve Sosyal Argüman
Küresel krizlerin savunuclarına göre, 2007 yılından başlayarak bugüne dek dünyadaki kapitalist sistem çökmüştür ve bu durumun düzeltilmesi bir hayaldir. Bu duruma örnek olaral, Kuzey Amerika ve Euro bölgesindeki durgunluk ve süregiden resesyon örnek gösteriliyor; keza bu ülkelerdeki GSYİH verileri negatif ile sıfır büyüme arasında gidip geliyor. Argümanı desteklemek için ise, her iki bölgedeki çift haneli işsizlik rakamları örnek gösteriliyor. Yarı zamanlı çalışan ve uzun süredir işsiz olan kişileri göz ardı ederek oluşturulan işsizlik rakamları ise, sık sık düzeltiliyor. Bankalar tarafından evlerinden tahliye edilip sokakta bırakılan milyonlarca ev sahibi, yoksulluktaki sert artış, insanların işini kaybetmeleri, maaşların düşmesi ve sosyal hizmetlerin ortadan kaldırılması veya azaltılması da, kriz argümanını güçlendiriyor. "Krizler", aynı zamanda, çoğu küçük ve orta ölçekli işletmeler ve bölge bankalarının iflaslarındaki büyük artışla da bağlantılı.

Küresel Krizler: Meşruiyet Kaybı
Özellikle finansal basındaki eleştiriler, "kapitalizmin meşruiyet krizleri"nden söz ediyor ve kapitalist sistem içindeki adaletsizlikleri, giderek artan eşitsizlikleri, sosyal programlar aleyhine Hazine'lere akın eden batmakta olan bankaların ortaya koyduğu hilelik kuralları sorgulayan çoğunluklara dair anketleri ortaya atıyor. Özet olarak, "Kapitalizmin Küresel Krizleri" tezinin savunucuları oldukça güçlü; insanlığın büyük çoğunluğunun yaşamları üzerinde kapitalist sistemin yıkıcı ve derin etkilerini ortaya çıkarıyorlar. Buradaki sorun ise, "insanlık krizleri"nin (özellikle de ücretlerin ve ücretli işçilerin), kapitalist sistemin krizleriyle aynı anlama gelmemesi. Aslında, artan sosyal zorluklar, azalan gelirler ve iş imkanları, birçok büyük çaplı işletmenin kar marjinlerinin hızla ve kapsamlı bir şekilde düzeltilmesini kolaylaştıran büyük bir etmen olmuştur. Dahası, kapitalizmin "küresel" krizleri tezi, farklı tarihi dönemlerde son derece farklı performanslar sergileyen ekonomileri, ülkeleri, sınıfları ve yaş kategorilerini birleştirmektedir.

Küresel Krizler mi, yoksa Eşitsiz Kalkınma mı?
Dünya üzerinde birçok büyük ekonominin büyük bir çöküş yaşamadığı, diğerlerinin ise hızla kendini toparlayıp geliştiği bir ortamda, "küresel krizlerden" söz etmek saçma olur. Çin ve Hindistan'da bir resesyon dahi yaşanmadı. Euro ve Dolar'ın en çok değer kaybettiği dönemlerde bile Asya kaplanları, %8 oranında büyüme gösterdi. Latin Amerika ekonomileri (özellikle de tarım ve madencilik ürünlerini ihraç eden büyük ülkelerden Brezilya, Arjantin, Şili), özellikle Asya'da çeşitlendirdikleri piyasalar sayesinde, sadece 2009 yılında bir ekonomik duraksama yaşadılar; ardından da 2010-2012 yılları arasında %3 ila %7 oranında hızlı bir büyüme kaydettiler.

Euro bölgesinden ekonomik verileri derleyen küresel kriz savunucularo, Euro bölgesi içindeki ciddi performans farklılıklarını görmezden geldiler. Güney Avrupa derin ve kalıcı bir ekonomik depresyon içine girerken, 2008 yılından başlayarak öngörülebilir bir geleceğe dek Almanya'nın ihracatlarında 2011 yılı verilerine göre trilyon dolarlık bir rekor kaydedildi; bu ülkenin ticaret fazlası 158 milyar Euro'ya ulaştı.

Euro bölgesindeki toplam işsizlik oranı %10,4'e varırken, iiçsel farklılıklar da, "genel krizler" olduğu iddiasını çürütüyor. Örneğin, Hollanda'Daki işsizlik %4,9 iken, Avusturya'daki %4,1, Almanya'da %5,5 ve Almanya'daki işverenlerin iddiasına göre, büyümeyi sağlayan kilit sektörlerde yaygın bir yetenekli işgücü açığı söz konusu. Öte yandan, Güney Avrupa'da işsizlik oranları depresyon düzeylerinde seyrediyor: Yunanistan'da %21, İspanya'da %22,9, İrlanda'da %14,5; Portekiz'de ise %13,6. Bir diğer deyişle, "krizler", bazı ekonomileri olumsuz yönde etkilemedi.; keza bu ülkeler piyasa üzerindeki hakimiyetlerine ve bağımlı/geri kalış ekonomiler üzerindeki teknolojik-mali güçlerine güvendiler. "Küresel krizler"den söz etmek, rakipleri ve müşteri devletleri karşısında elit ekonomilerin düzelmesi ve büyümesini kolaylaştıran egemen ve sömürücü ilişkileri gölgede bırakıyor. Buna ek olarak, küresel kriz kuramcıları şunu karıştırıyorlar: Krzden etkilenen, finansal sektörü spekülasyonlara açık ekonomiler ile (Amerika, İngiltere), dinamik ve üretken ihracat ekonomileri (Almanya, Çin) aynı anlama geliyor.

"Küresel krizler" kuramındaki ikinci sorunlu başlık ise, bu kuramın yaşa dayalı tabur çözümlemelerinde (age cohort) içsel ve derin farklılıkları görmezden gelmesi. Birçok Avrupa ülkesinde, genç (16-25 yaş arası) işsizliği, %30 ila %50 arasında seyrediyor: İspanya %48,7, Yunanistan %47,2, Slovakya %35,6, İtalya %31, Portekiz %30,8 ve İrlanda %29. Buna karşın, Almanya, Hollanda ve Avusturya'da genç işsizliği sırasıyla %7,8, %8,6 ve %8,2 düzeyinde seyrediyor. Bu farklılıklar, niçin "küresel bir işgalci genç hareketi" olmadığının gerekçesini gözler önüne seriyor aslında... İşsiz gençler arasında beşte bir farklılıkların bulunması, "uluslararası" düzeyde bir dayanışmaya yol açmaz. Yüksek genç işsizliği oranlarının belli ülkelerde yoğunlaşması ise, özellikle Güney Avrupa'da odaklanmış kitlesel sokak protestolarının gelişimini açıklıyor. Bu durum, ayrıca, niçin kuzeyde karşılaşılan Euro-Amerikan "küreselleşme karşıtı" hareketin sönük geçtiğinin ve sadece akademik çevrenin ilgisini çektiğinin de bir açıklamasını sağlıyor.

Küreselleşme kuramcıları, işsiz gençlerin borç yükü altında ezilen ülkelerinde nasıl sömürüldüklerine dair de yeterli bir izahat sunmuyor. Bu insanların nasıl yönetildiklerini, merkez-sol ve sağcı kapitalist partiler tarafından nasıl ezildiklerini anlatamıyor. Bu tezatlık, kendisini en çok 2012 kışında belli etti: Yunan işçiler, asgari ücretlerinde %20'lik bir kesintiyi kabul etmek konusunda baskı görürken, Alman işçiler ise %6 oranında bir artış talep ediyorlardı. Eğer kapitalizmin "krizleri" spesifik bölgelerde kendini gösteriyorsa, dolayısıyla aynı şekilde farklı yaş-ırk-ücret sınıflarını da etkileyecektir. İşsizlik oranlarında genç ve yaşlı işçiler arasındaki fark son derece belirgin: İtalya'da 3,5/1; Yunanistan'da 2,5/1 ve Belçika'da 2,9/1. Almanya'da ise 1,5/1. Bir diğer deyişle, genler arasında yüksek işsizlik oranlarından dolayı, bu gençlerin "sisteme karşı" doğrudan eyleme geçme eğilimleri çok daha yüksek; yüksek işsizlik oranlarının olduğu yaşlı işçiler ise, seçim sandıklarına daha çok güveniyorlarve iş/ücret konularındaki grevlere sınırlı düzeyde katılıyorlar. İşsizliğin en çok gençler arasında yoğunlaşmasının anlamı ise, bu kesimin, kalıcı faaliyetlerin "mevcut çekirdeğini" oluşturmalarıdır. Ancak, bunun bir diğer anlamı ise, bu gençlerin tek haneli işsizlik rakamları deneyimleyen yaşlı çalışan sınıfla sınırlı düzeyde bir eylem birliğine girebilmesidir.

Bununla birlikte, yüksek genç işsizlikler ordusunun aynı zamanda -onların yerine yalı işçileri geçirme tehdidi savuran işverenlerin elinde- paha biçilmez bir koz sağladığı da bir gerçektir. Bugün kapitalistler, sömürü düzeyini güçlendirmek amacıyla düşük ücretli işsizlikleri kullanmaya yöneliyorlar. Yüksek düzeydeki işsizlik, diğer etmenlerle birlikte, kar oranını artırmaya, gelirin belli ellerde birikmesine, gelir eşitsizliklerini şiddetlendirmeye yarıyor; bu da kapitalist sınıfın daha çok lüks ürün kullanma eğilimini güçlendiriyor: Lüks araç ve saat satışları yükseliyor.

Sınıf Krizleri: Karşıt-Tez
“Küresel kapitalist krizler”in kuramcılarının aksine, onların tezlerini çürütecek türden bir dizi yeni veri ortaya çıktı. Yeni yayımlanan bir çalışmada, “Amerikan şirketlerinin karlarının, 1950’den bu yana GSYİH içinde en yüksek paya eriştiği” kaydedildi.

Amerikan şirketlerinin nakit dengeleri, hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Bunun sebebiolarak ise, işçilerin daha yoğun bir şekilde sömürülmesi, çok-katmanlı ücret sistemleri getirilmesi ve yeni işe girenlerin eski çalışanların kazandığının bir bölümüne razı olması gösteriliyor. “Kapitalizmin kriz içinde olduğunu iddia eden” ideologlar, büyük Amerikalı şirketlerin mali raporlarını göz ardı ettiler. General Motors’un 2011 yılı hissedarlar raporuna göre tarihlerindeki en yüksek karı elde ettiler: 7,6 milyar dolar. Bu da, 1997 yılında 6,7 milyar dolarlık önceki rekorunda kırılması anlamına geliyor. Bu karların büyük bölümü, Amerika’da mali olarak yeterince desteklenmemiş emeklilik fonlarının doldurulmasından ve yeni işe alınanların saat başı ücretleri yarı yarıya kesilerek sömürünün yoğunlaştırılmasından kaynaklanıyor.

Dahası, emperyalist sömürünün artan önemi, giderek bariz bir hal alıyor; keza Amerikan şirketlerinin denizaşı ülkelerdeki karlarını oranı giderek artarken, işçilerin gelir artışında bir artış gözlenmiyor. 2011 yılında Amerikan ekonomisi %1,7 oranında artarken, ortalama ücretler  %2,7 oranında azaldı. Eğer tüm bunlar kapitalist bir kriz olarak nitelendirilecekse, kapitalist bir patlamaya kimin ihtiyacı olabilir? En zengin şirketlere dair yapılan araştırmalar gösteriyor ki, Amerikalı şirketlerin nakit varlıkları 1,73 trilyon civarında. Bu da, rekor düzeydeki yüksek kar marjinlerinin meyve verdiğini gösteriyor. Bu karmarjinlerinin ardında, geriye kalan işçilerin daha fazla sömürülmesi gerçeği yatıyor. Öte yandan, federal düzeydeki faiz oranlarının çok yüksek olamaması ve krediye kolay erişim imkanları da kapitalistlerin para ödünç alma, para ödünç verme ve yatırım arasındaki farklılıkları kendi çıkarları doğrulturunda kullanmalarını sağlıyor. Sosyal programlardaki düşük vergiler kesintiler, şirketler için giderek artan bir nakit stoku sağlıyor. Kuramsal yapı içinde, gelir üst kesimin cebine gider ve kıdemli yöneticiler kendilerine yüksek pirimler ödetirler. Gerçek bir kapitalist kriz olsaydı, bu durum kar marjinlerini, brüt kazançları ve “nakit stoklarının” birikimini olumsuz etkilerdi. Artan karlar birikiyor; çünkü kapitalistler bu yoğun sömürü ortamından fayda sağlıyorlar; kitlesel düzeydeki tüketimde durgunlaşıyor.

Kriz kuramcıları şu iki şeyi karıştırıyorlar: iş gücünün onur kırıcı bir hal alması, yaşama ve çalışma koşullarının zalimleşmesi ve hatta ekonominin durağanlaşması; ile kapitalist sınıfın kar marjinlerini artırdığı, trilyonlarca para biriktirdiği “sermaye krizleri”. Buradaki temel nokta; “işgücünün yaşadığı krizlerin”, kapitalist karların geri kazanımında büyük bir itici güç olmasıdır. Bu iki unsur arasında bir genelleme yapamayız. 2008-2009 yılları arasında kapitalist krizlerin yaşandığı bir dönem olduğuna şüphe yok; anacak kapitalist devletin kamuya ait hazineden kapitalist sınıfın(en öncede Wall Street bankalarının) cebine servet transferi sayesinde kuramsal sektör kendine geldi. Ancak, bu sırada çalışan kesim ve ekonominin geri kalanı kriz içinde kaldılar; iflasa sürüklendiler; işlerinden oldular.

Krizlerden Karın Geri Kazanımına Doğru: 2008/9'dan 2012'ye
Kurumsal karların “geri kazanılması”, iş dünyasının döngüsüne girmekle pek ilgili değildir. 2009-2012 yılları arasında yüzlerce eski Wall Street yönetici, idareci, yatırım danışmanı, Hazine Müsteşarlığı'ndaki tüm önemli karar alma pozisyonlarını ele geçirdiler ve trilyonlarca Dolar parayı başlıca mali ve kurumsal hazineye yönlendirdiler. Dara düşmüş şirketlere (örneğin Genarl Motors'a) mali olarak müdahale ettiler; yüksek düzeyde gelir kesintileri dayattılar ve binlerce çalışanın işten çıkarılmasına neden oldular.

Hazine içindeki Wall Street'çiler servetin yüksek meblağlarda transferini gerekçelendirmek için “Batmak için Çok Büyük” doktrinini geliştirdiler. Bu yeni doktrine göre, devletin öncelikli görevi, mali sistemin karlılığını sağlamasına ön ayak olmaktı ve bunu toplum, vatandaşlar, vergi mükellefleri ve çalışanlar açısından ne pahasına olursa olsun gerçekleştirecekti. “Batmak  için Çok Büyük”, “serbest piyasa”ya dayanan kapitalist sistemin en temel ilkesinin tamamen reddedilmesidir: Kaybeden kapitalistlerin, bunun sonucuna katlanması gerektiği fikri... tüm yatırımcılar veya CEO'lar, eylemlerinden dolayı sorumludurlar. Finansal kapitalistlerin ekonominin gelişmesine veya “sosyal faydaya” yaptıkları katkıyı gerekçelendirmelerine artık gerek bulunmamaktadır. Mevcut yöneticilere göre Wall Street'in kurtarılması gerekir; çünkü orası Wall Street'tir. Ve ekonominin geri kalanı ve diğer insanlar batsa bile Wall Street yine de kurtarılmalıdır. Devletin finanse ettiği kurtarma paketleri, yüz milyonlarca vergi taviziyle tamamlanmıştır; bu da daha önce eşi benzeri görülmemiş vergi açıklarına ve sosyal eşitsizliklere yol açmıştır.

Bugün Amerikan Başkanı'nın Wall Street'çileri tüm kilit ekonomik pozisyonlara ataması, artık “normal bir işleyiş usulü” haline geldi ve aynı yetkililerin, Wall Street'İn karlarına maksimize eden ve ne denli riskli ve yolsuz olursa olsun her türlü başarısızlık riskini ortadan kaldıran politikalar izlemesi de artık “olağan” hale gelmiştir.

Döner Kapı: Wall Street'ten Hazine'ye Git, Sonra Geri Dön
Wall Street ile Hazine arasındaki ilişki, gerçekten de bir “döner kapı”ya dönmüştür. Wall Street'ten Hazine'ye daha sonra yine Wall Street'e... Özel bankalar, Wall Street'in gereksinim duyduğu kaynakların ve politikaların tümünün maksimum çaba sonucu sağlandığını, yurttaşların, çalışanların veya vergi mükelleflerinin ise herhangi bir şekilde buna mani olmadıklarını temin etmek için Hazine nezdinde görüşmelerde bulunmaktadırlar veya Hazine'de bizzat istihdam edilmektedirler. Bu kişiler, primler üzerindeki herhangi bir kısıtlama veya düzenlemeyi derhal engellemektedirler. Wall Street'çiler, Hazine'de “şöhret yapıyorlar”, ardından özel sektöre yüksek pozisyonlara geri dönüyorlar; kıdemli danışman ve ortak oluyorlar. 2009 Ocak-2011 Ağustos arasında yaklaşık 724 kişi Hazine'den ayrıldı ve bunların tümü, gelecekteki Wall Street patronlarına karlı “hizmetler” sundular; böylelikle çok daha “afili” bir pozisyonda özel sektöre geri dönmenin yolunu açmış oldular. Financial Times'ta 6 Şubat 2012 tarihinde yayımlanan “Manhattan Transferi” adlı raporda, Hazine-Wall Street “döner kapı”ya dair tipik örneklemelerde bulunuluyor.

Ron Bloom, Lazard'da çömez bir banker iken Hazine'ye gitmiş; Wall Street'in trilyon dolarlık kurtarma paketinin hazırlanmasına yardım etmiş ve Lazard'a kıdemli bir danışman olarak geri dönmüştü. Jake Siewert ise Wall Street'ten ayrılıp, Hazine Müsteşarı Tim Geithner'in baş yardımcısı oldu; ardından Goldman Sachs'a geçti; burada da Wall Street primleri üzerinde olası bir tavan değer belirlenemsini engelledi. Obama rejimindeki en kıdemli vergi memuru olan Michael Mundaca, Wall Street'ten gelmiş, ardından Ernst-Young'da oldukça karlı bir pozisyona geçmişti. Trilyon dolarlık kurtarma paketinin tasarlanmasında Geithner'in kıdemli danışmanı olan Lew Alexander, şimdiler Japon bankası Nomura'da kıdemli yetkili pozisyonunda.

Goldman Sachs ile Hazine arasındaki bu “döner kapı” mantığı bugün halen devam ediyor. Hazine Müsteşarlığı'nın eski ve mevcut başkanları olan Paulson ve Geithner'e ilave olarak, Goldman'ın eski ortağı Mark Patterson da, kısa süre önce Geithner'in “başkurmayı” olarak atandı. Goldman'da bir zamanlar yönetici direktörlük pozisyonunda bulunan Tim Bowler ise, Obama tarafından sermaye piyasaları birimine başkanlık etmek üzere atandı.

Şurası oldukça net ki; seçimler, siyasi partiler ve milyar dolarlık seçim kampanyalarının “demokrasi” ile pek ilgili bulunmuyor. Daha ziyade Başkan'ın ve yasama meclisinin seçilmesiyle alakalı; keza o kişiler de Amerikalıların %99'luk bir bölümü için stratejik önem taşıyan ekonomik kararların alınmasını sağlayacak, seçilmemiş Wall Street'çileri atayacaklar. Wall Street-Hazine döner kapısının politika sonuçları oldukça net ve “kar krizlerinin” niçin sırra kadem bastığı ve iç gücü krizlerinin niçin derinleştiğine dair bir anlayış çerçevesi sürüyor.

Sonuç: Kapitalizm ve Sosyalizm Açısından Değerlendirme
2008-2009 yıllarındaki derin krizler kapitalist sisteminin enine boyuna sorgulanmasına neden oldu ve bu sorguyu, kapitalist sistemin en azılı savunucuları bile dillendirdi. Gaztelerin finans sayfası yazarlarının dilinden  “reform, düzenleme ve yeniden dağıtım“ sözcükleri düşmez oldu.

Bununla birlikte, mevcut ekonomik ve yönetici sınıf, buna hiç aldırış etmediler. İşçilerin kontrolünde siyasi bir araç ortaya konmadı. Sağcı ve sözm ona popülist çevreler, çok daha kin dolu bir sermaye yanlısı gündem belirlediler. Sosyal programların ve kurumsal vergilerin kapsamlı bir şekilde ortadan kaldırılması çağrılarını dile getirdiler. Devlet içinde oldukça büyük bir dönüşüm süreci yaşandı ve bu durum, kapitalizm ile sosyal refah arasındaki tüm köprüleri atmış oldu. Aynı şekilde, hükümetin karar alma mekanizması ile seçmenler arasındaki bağlantılar da koparıldı. Demokrasi, kurumsal bir devlet tarafından rölantiye alındı;  keza bu devlet modeli, Hazine ve Wall Street arasındaki döner kapı üzerinde temellenmişti. Bu döner kapı sayesinde, halkın refahı, özel sektörün finansal kasalarına yönlendiriliyordu. Toplumun refahı ile finansal mimarinin operasyonları arasındaki uyumsuzluk, kesin bir hal almıştı.

Wall Street'in faaliyetlerinin sosyal bir yararı bulunmamaktadır; bu faaliyetleri gerçekleştirenler, hayır olarak nitelendirilebilecek herhangi bir işlemde bulunmaksızın kendilerini zenginleştirirler. Bunun sonucunda da kapitalizm kendini ayan beyan gösterir: On milyonlarca işçinin durumunun bozulması ve reform doğrultusunda bitmek bilmeyen çağrıların reddedilmesi sayesinde, daha da serpilip büyür. Gerçek kapitalizm, yaşam standartların yükseltilmesi veya işsizliğin sıfıra indirilmesi gibi şeylerle uğraşmaz. Son on yıldır deneyimlediğimiz ve öngörülebilir bir gelecekte de deneyimlemeye devam edeceğimiz kapitalizm; sosyal eşitlik, demokratik karar alma ve kolektif refahla taban tabana zıt bir kavramdır.

Kapitalist dünyanın rekor düzeydeki karları hazineyi soyarak, emekli aylıklarını inkar ederek “ölene kadar çalış“ diskurunu yayarak, birçok aileyi iflasa sürükleyerek artmaktadır ve bu sürecin münferit düzeyde tıbbi ve eğitimsel maliyetleri de cabası... Yakın tarihte hiç olmadığı kadar ciddi bir eğilimle karşı karşıyayız: Rekor düzeydeki çoğunluklar, artık bankerler ve kurumsal yaratıcı sınıf tarafından yönetilmeyi reddediyorlar. Toplumun en zengin %1'lik kesimiyle en yoksul %99'luk kesimi arasındaki eşitsizlikler rekor düzeylere ulaşmış bulunuyor. Bir CEO'nun kazancı, ortalama bir çalışanın kazancının 325 kat daha fazlasına ulaşmış durumda.

Dolayısıyla, artık politik bir devrim yoluyla, köten bir sistemik dönüşüm sürecini başlatmanın vakti gelmiş bulunuyor. Bu süreç sonunda seçilmeden göreve gelmiş olan ve devleti kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye kalkışan finansal ve kurumsa elitlerin zorla yerlerinden edilmesi söz konusu olacak. Siyasi süreç -ki buna seçimler de dahil- temelden kokuşmuş bir hal aldı. Devlet kademesindeki her pozisyonun kendi fiyat etiketi üzerinde duruyor adeta. Başkanlık seçimlerinin maliyetinin 2 ila 3 milyar dolar arasında değişmesi gerekiyor. Bu seçimlker sonucunda, önümüzdeki dönemde döner kapıya hükmedecek olan Wall Street müstahdemleri belirlenecek.

Sosyalizm, artık geçmişin o korkulan kelimesi olmaktan çıktı. Artık, ekonominin geniş çapta yeniden örgütlenmesini, trilyonlarca doların herhangi bir yarar sağlamayan “avcı sınıfların“ kasalarından çıkıp halkın refahı için kullanılmasını içerir hale geldi. Sosyalizmin öngördüğü değişim, her gün insanların işlerinden olma korkusunu ortadan kaldırıp onun yerine güven, güvence ve iş yerine saygı kavramlarını geri getiren “güvenlik“ kavramını kurmayı hedefliyor. 21. yüzyıl sosyalizminin vizyonunun ta kalbinde, “iş gücü demokrasisi“ yatıyor.

Bankalarımızı ulusallaştırmaya ve Wall Street'i ortadan kaldırmaya başlıyoruz. Finansal kurumlar yeniden tasarlanyor ve üretken işgücü yaratmaları, sosyal refah için çalışmaları ve çevreyi korumaları sağlanıyor. Sosyalizm, işte bu dönüşümü başlatacaktır. Avcılar ve yağmacılar tarafından yönetilen kapitalist ekonomiden halkın aidiyetinde ve demokratik kontrole tabi bir ekonomiye geçiş öngörülüyor. 

* Turquie diplomatique


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome