Kargalar Neye Güler?

29 Eylül 2012 Cumartesi

Yunanistan ve Türkiye Ekonomisi Üzerine Kısa Bir Karşılaştırma...
Ekonomik büyümeden bahsedilen, fakat artan refahtan emekçi sınıflara pay verilmediği Türkiye ekonomisinden Yunanistan’a bakmak...


"100 milyar dilenerek ayakta durmaya çalışan bir ülke Türkiye'ye örnek olamaz"

"Şu anda adalarını satmaya kalkan bir ülke Türkiye'ye örnek olabilir mi?

“Bu nasıl olur da biz Yunanistan'ı şu anda Türkiye'ye savunuruz. Olacak iş mi bu? Kargalar bile güler buna.”


Bu sözlerin sahibi, Başbakan Erdoğan çok uzun bir zaman önce değil, kamu emekçilerine verilecek ücret zammı sırasında bu cümleleri sarf ediyordu.

Sosyal harcamaları ve personel giderlerini en düşük seviyeye getirerek, sermayeye aktaracağı kaynağı en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen hükümet politikalarının çarkları emekçiler aleyhine dönerken, Erdoğan Türkiye emekçilerine dönüp, seslerini çıkarmamaları hakkında uyarısını Yunanistan’ı işaret ederek bir tehdide çeviriyordu.

Peki, Erdoğan’a göre bugün Türkiye sınırları içinde sefalet zammı almaya mahkum edilmiş kamu emekçilerinin ve bu uyarıdan kendilerine de pay çıkarması beklenen yoksulluk altında yaşayan işçi kesiminin, emeklilerin ve diğer yoksul kesimlerin korkması gereken neydi? Yunanistan gibi olmak bugün neyi ifade ediyor?

Yunanistan’da Krize Doğru Sürüklenen Süreç
AKP hükümetinin Türkiye’de iktidarlığa oturduğu döneme de denk gelen 2002 yılından bugüne kadar Yunanistan ekonomisinin izlediği süreç incelenecek olunursa, bugün Türkiye halkı açısından kuşkusuz çok tanıdık bir senaryo kafalarda canlanacaktır. Krizin derinleştiği yıl olan 2008’e kadar Yunanistan ekonomisi yaklaşık yüzde 6’larda seyreden, Türkiye ile de benzer bir büyüme hızına sahipti. 2008 sonrası ise, temelinde kamu maliyesindeki yapısal bozuklukların ve yüksek borç stokunun gerekçe gösterildiği derin bir kriz süreci, ülke ekonomisini muazzam bir daralmaya doğru sürükledi.

Yunanistan ekonomisi, uzun yıllardır süregelen kamu bütçe açıklarını IMF’nin klasik reçetesinin baş koşullarından biri olan mali disiplin ile kontrol etmekten kaçınarak borçlanma yolunu tercih etti. Sosyal harcamaların azaltılması, yüksek hızda özelleştirme, kamu istihdamının düşürülmesi gibi bugün Türkiye’de de en ağır biçimleri görülen mali disiplinin uygulanmaması, Yunanistan halkının da nispeten refah seviyesini arttırdı. Fakat mevcut siyasal iktidarların tercih ettiği kontrolsüz borçlanma yöntemi de, kapitalizmin bu refah artışının bedelini Yunanistan halkından gelecekte çok daha ağır biçimde çıkarmasına neden olacaktı. Artık yapısal bir alışkanlık niteliğini kazanan bütçe açıkları, ülkede Avrupa bankalarından alınan kredilerle uzun bir süre döndürüldü. Her aldığı kredide, mevcut kredi risklerinden dolayı daha yüksek bir maliyetle, daha yüksekten bir faizle borçlandı. 2008 yılında kamu borçlarını milli gelire oranı yüzde 100’ün üzerindeydi. Nisan 2010’da Yunanistan hükümeti avro alanında bulunan finansör ülkelerden ve IMF’den finansal destek talebinde bulundu. Öncülüğünü ve sözcülüğünü Almanya’nın üstlendiği Avrupa ülkeleri IMF’nin de destek vermesi koşulu ile Yunanistan’a finansal destek vermeyi kabul etti.

“Yunanistan Gibi” Olmak
Ekonomik büyümeden bahsedilen, fakat artan refahtan emekçi sınıflara pay verilmediği Türkiye ekonomisinden Yunanistan’a bakıldığında, bugün bile ortaya çıkan vaziyet Başbakan Erdoğan’ın ortaya attığı tehdit mesajları doğrulamanın çok uzağında kalmakta.
Yunanistan gibi olmanın Türkiye ekonomisi için ne yönde bir eğilim olduğunu daha somut anlayabilmek için her iki ülkenin sosyal göstergelerinin ve gelir durumunun incelenmesi, aradaki karşılaştırmayı da görünür kılacaktır.
  
2005 ve 2010 yılları arası Yunanistan’da kişi başı gelir ortalama 14 bin180 dolardır. 2010 yılında sertleşen kriz koşulları ülke ekonomisini küçülmeye iterken kişi başı gelir de 13 binli seviyelere doğru gerilemiştir. Bugün halkın geniş bir kesimi Sintagma Meydanı’nda işsizlikten ve yaşam koşullarının kötüleşmesinden duyduğu öfkeyi hükümete ve küresel aktörlere duyurmaya çalışırken, Türkiye yönetimi ise manzaraya bakıp, “çok şükür” deyin diye halkına telkinlerde bulunuyor. Oysa gerçekler rakamlar kadar somut. Aynı dönemler içinde bakılırsa, Türkiye’de kişi başı gelir 5,162 dolardır, yani Yunanistan’ın yarısı bile etmemektedir.

Türkiye’de kişi başı gelir Yunanistan’ın yarısının bile altındayken, bugün Türkiye tarafından da uygulanan benzer politikalar ücretleri daha geri çekmekte, enflasyon ve zamlar karşısında daha da yenik bırakmaktadır. Uzun yıllardır yüksek enflasyon oranlarının karşısında, bir de aldığı sefalet zamları ile hayatta kalmaya çalışan Türkiye halkının bu konuda da Yunanistan’a korku ile değil, imrenerek bakabileceği söz konusudur.

 


 Enflasyon rakamları Türkiye’de yüzde 10-yüzde 9 arası seyrederken, Yunanistan’da yüzde 1 ve 2,8 aralığında değişmektedir. Satın alma gücünü ve reel ücret seviyesini daha ileri bir seviyeye taşıyan Yunanistan’ın Türkiye’ye göre enflasyon sorunu bulunmamaktadır.
İnsani Gelişim Endekslerine baktığımızda, yaşam kalitesi karşılaştırmalarında yine Yunanistan’da bugüne kadar süregelen iktisadi, sosyal ve siyasi tüm politikaların yaşamı daha yüksek bir refah çizgisine taşıdığı, halkına daha kaliteli bir yaşam sunduğu da ortadadır. İlerleyen yazıda, daha yüksek bir soysal harcamanın sunduğu olanaklar da örneklendirilecektir. Fakat şu iki gösterge yaşam kalitesi ölçümünde önem kazanmaktadır;    

Yoksulluk riski altında veya sosyal dışlanmışlığa maruz kalan nüfusun toplam nüfusa oranı Türkiye’de 2006 yılında yüzde 72,4 iken, Yunanistan’da yüzde 29,3;

Beklenen yaşam süresi ise Türkiye’de erkeklerde 73,3 ve kadınlarda 78,8 iken, Yunanistan’da erkeklerde 78,4, kadınlarda ise 83,2 olarak gözlemlenmektedir.

Türkiye’nin harcamadığını Yunanistan Nereye Harcadı?
Yunanistan ve Türkiye’nin kamu yönetimine bakıldığında, ikisinin de Dünya Bankası patentli devlet yönetimi profilinden hareketle KİT’lerin tasfiyesi, enerji sisteminde özelleştirme, küresel ilişkili mali sermayenin ülkeye giriş koşullarının oluşturulması gibi uygulamalarda ortak özellikler taşıdığı kolayca görülür. Türkiye 1979 IMF Standby anlaşması ve ardından 24 Ocak Kararları ile 12 Eylül rejiminin oluşturduğu zeminde hızla “küçülen devlet”e doğru hamlelerini geliştirirken, Yunanistan aynı süreçte görece daha sosyal bir devlet konumunda kaldı.

Sosyal harcamalarının boyutları giderek IMF ve Dünya Bankası’nın tolore edebileceği sınırları aştı, halkının refah seviyesi ve sosyal korunma boyutları tabiri caiz ise adeta göze battı. Bu nedenledir ki Yunanistan, ekonomik büyüklüğü ve sanayileşme seviyesi ile konumlandırıldığı küresel hiyerarşide halkına “aşrı” bir refah seviyesi sağlamış oldu. Günümüzde ana akımı oluşturan sağ-liberal iktisatçılar dünya kamuoyuna Yunanistan ekonomisini anlatırken “hazırdan yiyen, siestacılar” kavramlarını kullandılar ve bugün Yunanistan halkına yapılan açık saldırının “bilimselleştirilerek” meşru hale gelmesine çabaladılar. Nitekim Yunanistan’ın bugün içinde bulunduğu kriz, sosyal harcamaların da bir parçası olduğu bu bütçe açıklarının uzun yıllardır, artan borçlarla kapatılmaya çalışılması ve borcu çevirme yeteneğinin bir noktadan sonra kaybolması ile ortaya çıkan kaos olarak açıklanabilir.

Türkiye’yi iktisadi anlamda bugün Yunanistan’dan bir adım öne taşıyan, Erdoğan’ın uluslar arası alanda üzerinden prim sağlamaya çalıştığı özellik, Türkiye’nin düşük bütçe açığı ve uyguladığı mali disiplin. IMF’nin bugüne kadar kredi koşullarında en ön sıralarda dayattığı mali disiplin, ülkede tam anlamı ile hayata Kemal Derviş ile geçirilmesinin ardından AKP hükümeti tarafından da şartsız koşulsuz benimsendi. 2001 yılında yüzde 12’lere yaklaşan kamu açıklarının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı, 2011 yılına gelindiğinde yüzde 1,4’e kadar indirilmiş oldu.

Türkiye’nin mali disiplin adı altında pratikte bu oranı nasıl indirdiği ise bugün tüm sonuçları ile ortada. Düşük bütçe açığı ile dış kaynak çekmeye çalışan AKP hükümeti, bütçe açığını düşürdükçe uluslar arası akışkan mali sermayeyi daha fazla çekti, dış kaynak girişli büyümenin yol açtığı ithalat ve kredi desteği ile artan iç talepten daha fazla dolaylı vergi aldı (ÖTV, KDV), enerjiye, tütün ve alkollü içeceklere zam üzerine zam yaptı. Bütçe gelirlerini dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen, dolaylı vergilerin yüzde 70’lere ulaştığı adaletsiz bir vergi sistemi içinde arttırırken, harcamalarda da bugün Yunanistan’ın içinde bulundu olağanüstü durumu aratmayacak biçimde kesintiye gitti. 10 yılda toplamı 50 milyar doları bulan özelleştirmelere imza atıldı,  kamu istihdamı daraltıldı ve kamu personel rejimi reformu sayesinde çalışan personel daha güvencesiz ve esnek hale getirilerek personel maliyetleri düşürüldü. Kamu hizmetlerinden devlet kendini hızla çekti, toplumun eğitime, sağlığa, ulaşım ve barınma gibi hizmetlere erişebilmesi paralı hale getirildi. 


 
Yunanistan’da ise “sosyal devlet” her zaman görece güçlü kaldı. Türkiye’de devlet AKP hükümeti nezdinde hızla üretken ekonomiden ve kamu harcamalarından uzaklaşırken, Yunanistan’da milli gelirin yüzde 40’ı kamu tarafından yaratılmaya devam edildi. Son zamanlara kadar sosyal harcamalarının boyutları Türkiye’nin oldukça üzerinde seyreden Yunanistan ekonomisinde gelişen bu durum, halkın toplam refahtan daha fazla pay almasını sağlarken, yaşam kalitesinin de daha ileri bir seviyeye taşınmasını sağlamıştır.  Bu kapsamda birkaç soysal göstergenin Türkiye ve Yunanistan özelinde incelenmesi, gelinen süreçte aradaki ayrımı da ortaya koyacaktır.

• Beklenen okullaşma yılı göstergeleri, okula başlama yaşındaki bir çocuğun öğrenim hayatının toplam yıl sayısını göstermektedir. TÜİK verilerine göre 2011 yılında Türkiye’de bu oran 11,8 iken, Yunanistan’da 16,5’tir.

• Yeni doğan bir bebeğin beklenen yaşam süresini ifade eden Doğumda yaşam beklentisi yılı Türkiye’de 74 iken, Yunanistan’da yaklaşık 80 yıl. Yetişkin okuryazarlık oranı ve ilkokul, ortaokul ve lise kayıt oranını kapsayan eğitim endeksi Türkiye’de 0,58 iken Yunanistan’da 0,86.

• Bir başka örnek, doktor sayısı açısından OECD ülkeleri arasında son sırada yer alan Türkiye’de bin hastaya 1.4 oranında doktor düşerken, bu konudaki OECD ortalaması 2.9 olarak gösteriliyor. OECD ülkeleri arasında, hasta başına düşen doktor açısından en iyi durumdaki ülke ise Yunanistan. Yunanistan'da, her bin hastaya 4.4 doktor düşüyor.

• 2009 yılı rakamlarına göre, Okul öncesinde ve ilköğretimde Türkiye’de öğretmen başına 26 öğrenci düşüyor. Oysa OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) ülkeleri ortalaması 15-16. Yunanistan’da ise öğretmen başına 10 öğrenci düşmekte. Türkiye’de öğretmenlerin zorunlu çalışma saati 1832. Türkiye’de öğretmenler, OECD ortalamasından her yıl 180 saat daha fazla çalışıyor, ancak saat başına daha düşük ücret alıyor. En üst derecede olan bir ilköğretim okulu öğretmeninin yıllık toplam geliri21 bin 623 dolar iken, Yunanistan’da 37 bin 772 dolar. En üst derecedeki bir devlet lisesi öğretmeni ise Yunanistan’da 37 bin 772 alıyor, Türkiye’de aldığı toplam yıllık gelir ise 21 bin 893 dolar.

'Tavernalarda kırdıkları tabakları yapıştırsınlar... Adaları satsınlar'
Avrupa mali sermayesinin uzun yıllar boyunca Yunanistan’a sağladığı rahat borçlanma imkanları sayesinde ülkede uygulanan ekonomik program, sanayi ve tarımı adeta yıkıma uğratırken bugün adaların bile satılmasının gündeme geldiği bir özelleştirme sürecini hızlandırdı.

Yaklaşık 50 milyar avroluk bir özelleştirme paketi kapsamında elektrik kurumu, demiryolları, liman ve marinalar, posta, enerji ve doğalgaz gibi birçok kamu kuruluşunu hızla satışa çıkaran Yunanistan, IMF ve Avrupa Komisyonu baskısı ile kısa bir zaman diliminde tüm bu satışları tamamlayacak. Türkiye’de ise hemen hemen aynı kurumlar zaten özelleştirme sürecinde veya özelleşmiş durumda.

Ağustos 2012 tarihinde resmileşen kararla tamamının özelleştirilmesine karar verilen Başkent Doğalgaz, demiryolları ve PTT’nin özelleştirme programına alınması, bor madenlerinin özeleştirilmesi, 1997 yılından itibaren limanların özelleştirilmesi Türkiye’ye bu kulvarda tartışmasız üstünlük kazandırıyor.

Görünen o ki, 'Tavernalarda kırdıkları tabakları yapıştırsınlar... Adaları satsınlar' ifadeleri ile Yunanistan’ın içinde bulunduğu durumdan kamu varlıklarını satarak çıkmasını alaya alan Erdoğan, IMF’nin onlara verdiği reçetenin aslında bize yıllar önce verdiği ve AKP hükümetinin içselleştirdiği reçetenin aynısı olduğunu gözden kaçırıyor.

Adaları satma konusuna da gelince, Türkiye’de Zorlu Holding patronu Ahmet Nazif Zorlu’nun Göcek yakınlarında bulunan, 2005 yılında bizatihi TMSF tarafından kendisine satılan Zeytin Adası’nı da kendisine hatırlatmak isteriz.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome