Korkusu “Meydan”da - Deniz Yıldırım

5 Mayıs 2014 Pazartesi


1 Mayıs geride kaldı.  Taksim diyenler “dikta”nın neyi nerede yapacağımızı dayatmasına karşı bir daha “hayır” dedi. Bu açıdan “başarı” ölçüsü Taksim’e çıkmak/çıkmamak ya da eyleme katılanların niceliği değil; eylemin Haziran sonrası ilk 1 Mayıs’ta Taksim’i yasaklayan ve gücünü oradan sınamak isteyen kuvvete “oldu o zaman, Yenikapı” diyerek sağlanacak psikolojik üstünlüğe izin vermeyen niteliği ve diktanın dayatmasına boyun eğmeme iradesinin görünür kılınmasıdır.  Zaaflar ancak bu saptama yapıldıktan sonra tartışılabilir; tartışılabilir olansa Taksim değildir. Unutulmasın: geçen yıl Mayıs’ın 1’i kuvvetlerinin sıkıyönetime direnerek kazdıkları zeminin kuvveti, Mayıs’ın 31’i kuvvetlerine bıraktıkları özgüvende ölçüldü; bu açıdan diktayı emekçilerin sorunları arasında gören bir siyasallığın “başarı” ölçüsü, bu bakışı Haziran direnme programı temelinde geliştirebilmesidir. Ama çok isteyen varsa belirtelim, AKP’nin karşıtları üzerindeki hegemonik etki kapasitesi,  1 Mayıs’ta Yenikapı’ya giden 6 kişiyle ölçülebilir.

Önce iki gazete haberi: “Gezi’yi özel harekatçılar korudu” ve “polis Sıhhiye ile Kızılay arasına çelik duvar yerleştirdi”.  Buna Taksim’e çıkışı engellemek için seferber edilen ve toplam polis sayısının beşte birine tekabül eden 39 bin kişilik polis ordusunu ve tıpkı geçen yıl olduğu gibi, şehrin merkezine akan tüm ulaşım hatlarının kesilmesi yoluyla oluşturulan sıkıyönetim rejimini de ekleyelim. Yetiyor mu? Yetmiyor; AKP’nin esas yönetme krizi, karşıtlarının bu baskıya rağmen eskisi gibi eylemsizleştirilmesinin ve yönetilmesinin mümkün olmamasında yatıyor.

Karşımızdaki tablo net, lafı eğip bükmeye gerek yok: korkuyor. Ne zaman meydanlara çıksak; onun korkusu da “meydan”a çıkıyor. Korkusu neden?

Daha birkaç yıl önce Taksim yasağını kaldırmak, hegemonya alanını genişletmek için sarıldığı “özgürlükçü” koalisyon simitlerinden birisiydi.  Kaldı ki direnemezlerdi, son 1 Mayıs’larda Taksim yönündeki kararlılık daha da açığa çıkmıştı. Ancak son iki yıldır ağır bir şehir sıkıyönetimi eşliğinde yasak uygulamasına geri dönüldü.  Rejim yerleşti, mevziler kazanıldı, eski ittifaklara ve “özgürlük” zokalarına çok da gerek kalmadı; tamam mı? Hayır, bugünkü baskıyı açıklamaya yetmiyor. Dünyada otoriter rejim çok; ama “meydan takıntısı” hepsinde yok. “Usta”nın meydan korkusu önce Tekel işçilerinin şehrin merkezine yerleşerek hayatın nabzını ele geçirmeleriyle; ardından Tahrir ve İnci Meydanları’nın dikta karşıtı mücadelelerde politik özneleşme ve irtibatlanma alanları olarak sembolleşmesiyle ve sonunda Haziran’da Gezi-Taksim’in günlerce halk hareketinin merkezi kamusal üssü haline gelmesiyle pekişti.  Öyleyse “dikta” analizlerimizi Türkiye özelinde yaparken şu “meydanlar” meselesinin yarattığı etkiyi gözden kaçırmayalım.

Taksim korkusunun ve buna bağlı diktacı yasakların, tedbirlerin birkaç farklı politik nedeni var.  Nedenlerin en önemlisi, geride kalan yıllarda meydanları, şehrin kamusal görünürlük alanlarını bir protesto alanından çıkararak, mekanda yerleşmek yoluyla farklı bir kamusallığı toplumsal temelde inşa etme deneyimine dönüştüren Tekel Direnişi ve Gezi’den kaynağını alarak yayılan Haziran Halk Ayaklanması’nın AKP hegemonyasında yarattığı sarsıntının bilincidir. Hem Tekel’de hem de Gezi’de piyasacı yağma ilişkileri temelinde emekçilerin haklarına saldıran ve yine piyasacı yağma ilişkileri temelinde halkın yaşam alanlarını inşaat-iktidar örgütlenmesinin hizmetine sunan iki saldırı karşısında emekçilerin ve halkın yanıtı sıradan bir protesto hareketinin ötesine geçti:  yerleşme, mekanı tutma, günlerce gündemi belirleyerek iktidarın hegemonyasını sarsma ve yaşamın merkezinde, gündelik yaşamın tam ortasında alternatif, piyasa ilişkilerini dışarıda bırakırken bu sınıfsallığın içinde başka bir Türkiye siyasallığının mümkün olduğunu gösteren yeni bir kamusallık, çözüm programı inşası.  AKP, halk hareketi bileşenlerinin meydan kararlılığında hep bu korkuyu duyuyor. Her iki direnişin bu açıdan harekete geçirici gücü emekçinin kazanılmış haklarına ya da parka piyasacı saldırı karşısında kamucu karakter taşımasından ve bu kamuculuktan türeyen eylem hattının meydanları, yaşam alanlarını tutan ve dönüştüren kamusalcı bir siyasallıkla harmanlamasından; fiili direnme hattını güçlendirmesinden geliyor.

Gelin AKP’nin şu ana kadar şehirlerin kamusal hayatını toptan yasaklayan sıkıyönetim uygulamalarına nerelerde sarıldığını hatırlayalım:  Tekel Direnişi sırasında Ankara’da, 1 Mayıs’larda emekçilerin Taksim’e çıkışını engellemek ve Haziran’dan bu yana Gezi’yi denetlemek adına İstanbul’da ve termik santrallerin özelleştirilmesine karşı başıdik bir mücadele yürüten santral ve maden işçilerinin direnişine karşı, Erdoğan’ın Kasım ayındaki ziyareti sırasında her türlü kamusal gösteri, toplantı, basın açıklaması ve ulaşım hakkının 3 gün boyunca Valilik kararıyla askıya alındığı Muğla’da. Farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda açığa çıkan bu “şehir sıkıyönetim rejimleri”nin gerisinde yatan ortak “sınıfsal” hattı iyi okumalıyız: emekçi karakterde, piyasa ilişkilerinin dışında ve AKP diktasının siyasal baskıcılığındaki sınıfsallığı tümden ortaya koyar nitelikte. Kamucu ve kamusalcı hareketler temelinde iç içe geçmiş sınıfsal-siyasal isyan dinamikleri AKP Rejimi’nin korkulu rüyası; bu aynı zamanda AKP Diktası’na karşı siyasal mücadelenin gerçek sınıfsal içeriğine dair bir turnusol kağıdı. Bu açıdan “Taksim tartışması emekçilerin sorunlarının gündeme gelmesini engelliyor” tarzı açıklamaların AKP diktatörlüğünü “siyasal” olarak emekçilerin sorunları arasında görmeyen bir ekonomizm dayattığı açık.  Aksine, AKP diktasının siyasal açıdan en görünür olduğu yasaklar/baskılar sınıfsal açıdan piyasa dışı güçlerin mücadelesine karşı hayata geçiriliyorsa;  ne AKP diktasına karşı mücadelede sınıfsallık vurgusu, ne sınıf sömürüsüne karşı mücadelede AKP diktasına karşı siyasal mücadele vurgusu birbirini dışlayabilir. Taksim ve özelde 1 Mayıs bu sınıfsallıkla siyasal karakteri harmanladığı, görünürleştirdiği ve karşısında yer alan kuvvette yarattığı korkuyu belirginleştirdiği için daha da önemliydi ve önemlidir.

Hatırlayalım. Tapelerle yaşadığımız günler çok da geride değil.  En çarpıcı tapelerden birisiydi. Gezi sırasında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler bir işadamına, Gezi’ye Taksim Dayanışması bileşenlerinin girip açıklama yapmasına izin verilmemesi talimatının Erdoğan’dan geldiğini, çünkü Tekel’deki gibi oraya yerleşilmesinden korktuğunu söylüyordu.  “Meydan”daki korku; “meydan”a çıkan korku tam da budur. AKP Rejimi, bugün karşıtlarının “zararsız” kitlesel protestolarından çekinmiyor.  Öyle olsa “gidin Yenikapı’da yapın, size yer de gösteriyoruz” da denmez.  Mesele kitlesel protesto değil; bu eylemliliğin şehrin merkezinde, yaşamın ortasında görünürleşmesi ve yer tutmasıdır. Tekel’den Gezi’ye ve Taksim korkularına çıkan eksen burasıdır ve bu ekseni Erdoğan’ın Tahrir Meydanı’nda simgeleşen, meydanı tutan dikta karşıtı halk hareketlerinin elde ettiği acil politik sonuçlar korkusuyla yüzleştirdiği de muhakkak. Erdoğan, dikta yerleştikçe halk hareketinin daha da “meydan”a çıkacağını ve rejiminin bu şekilde sona ereceği düşüncesini bir kabusa dönüştürmüş durumda; bu nedenle faşizan baskı ve polisiye “tedbir” mekanizmalarını güçlendiriyor. Yeni MİT Yasası tam da bu temelde okunmalı.

Mesele “mekanı fetişleştirmek” değil.  Her Yer Taksim Her Yer Direniş; unutulmasın.  Ancak programsız direniş, dönüştürmeyen eylem değil korktukları. En çok da bu işlerine yarıyor. Meydana yerleşilmesi, günler boyunca AKP’nin kurduğu piyasacı, yağmacı ve dinsel karakterdeki ayrımcı düzenin karşısında başka bir kamusal yaşamın mümkün olduğunun görünürleşmesi ve gündemin merkezine oturması esas korkuysa; meydanı tutmanın yarattığı etkiyi yeni araçlarla her yere yaymak; dönüştüren eylem, fiili direnme ve çıkışı gösteren programlı direniş hattını büyütmek gerekiyor.  Bu korku AKP hegemonyasının şu ana kadar en fazla sarsıntı geçirdiği anlara dair net deneyimin ürünüdür.  Bunu Erdoğan’ın “ben gündem oluşturamazsam nasıl Başbakan olurum?” sözüyle ve Tekel Direnişi sırasında Bülent Arınç’ın sarfettiği “böyle bir şeyin olmasına bir daha asla izin vermeyeceğiz” cümlesiyle birlikte düşünmeliyiz.

Hegemonya bir yönüyle hangi tartışmanın ve alanın “özel”, hangi tartışma ve alanın “kamusal” olduğuna karar vermektir. Bu açıdan AKP, kamusal varlıkları ve alanları “özel”leştirirken; “özel” olarak kodlanan hane içi alandaki yaşama dair tartışmaları (kürtaj, kızlı-erkekli, sezaryen vb) kamusallaştırmakta. Tekel’den Gezi’ye hareketlerin elde ettiği güç, bu denklemi tersine çevirebilmesinde, yaşam tarzlarına müdahale etmeyen bir kamusal “özgürlük” alanını piyasa ilişkilerini dışarıda bırakan kamuculukla harmanlamasında açığa çıktı. Meydan korkusunu bu program temelinde okumalı; bu programın dersleri ve çözümleri ekseninde direnişi genişletmeliyiz. 

(4 Mayıs 2014, Birgün Pazar)


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome