Kürtajı Tartışırken

4 Haziran 2012 Pazartesi

Tarih boyunca kadınlar istenmeyen gebeliklerini sonlandırmak amacıyla isteyerek düşüğe başvurmuş olsalar da; düşüğün yasa-dışı olma konumu, geride bıraktığımız yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişmeye başlamıştır.


 

Kürtajın yasal olması kadınların gebelikle ilişkili ölümlerini önemli oranda azaltan bir uygulamadır. Çünkü istenmeyen gebeliklerin sağlıksız koşullarda sonlandırılmaya çalışılması büyük bir toplumsal sorundur. 1983 yasasından önce her yıl yaklaşık 300 bin düşük olmakta ve bunun 50 bini sağlıksız koşullarda yapılmakta idi. Bu tarihten sonra uygulana yasa sayesinde düşük nedeniyle ölümlerde dikkat çekici düşüş sağlanmıştır, önceden kadınların gebelikle ilişkili ölüm hızı, ‘100 bin canlı doğumda 250’ iken, bugün bu oran ‘100 bin canlı doğumda 28’lere düşürülmüştür.

Dünya Hızla Gerici Yasaları Kaldırırken…
1960’lardan başlayarak ülkeler yasalarındaki düşükle ilgili kısıtlamaları kaldırmaya başlamışlardır ve bu eğilim de hızla devam etmektedir. Günümüzde pek çok merkez ve çevre ülkelerde düşük önündeki yasal engellerin kaldırılmış olmasına rağmen düşüğün yasal konumu hala ülkelere göre farklılıklar göstermektedir. Dünyada on kadından altısı (çevre ülkelerdeki kadınların %55’i, merkez ülkelerdeki kadınların %86’sı) düşüğe yasal olarak izin verilen ülkelerde yaşamaktadır. Kadınların %25’i için yasal düşük yapma olanağı hiç yoktur ya da gebeliklerinin sonlandırılması için yaşamlarının ciddi tehdit altında olması gerekmektedir. Bu kadınların pek çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır.

Merkez ülkelerde yaşayan kadınların yasal düşük hizmetlerine ulaşma olanakları çevre ülkelerde yaşayan kadınlara bakışla daha fazla olmasına karşın her iki grubun düşük hızları birbirine çok yakındır ve paradoksal biçimde ülkelerin düşük yasalarının kısıtlayıcı olma düzeyi düşük hızını etkilememektedir. Örneğin Latin Amerika ülkelerinin pek çoğunda kısıtlayıcı yasalar egemendir ama bu ülkelerdeki düşük hızları yüksektir. Ülkelerin düşük hızlarını belirleyen etken bu nedenle yasalar değil kadınların istenmeyen gebeliklerle karşılaşma hızıdır.

İsteyerek düşük düzeyleri, az çocuklu aile tercihleri olup, ancak gebelikten korunma yöntemlerinin kullanma oranlarının yüksek olmadığı ülkelerde daha yüksektir. Bu durum için en uygun örneği Doğu Avrupa ülkeleri oluşturmaktadır. Uzun bir süredir az çocuklu aile yapısının benimsendiği bu ülkelerde gebelikten korunma yöntemlerine ulaşım kısıtlı olduğu için isteyerek düşük bir aile planlaması yöntemi olarak kullanılmıştır.

Yöntemlerin son yıllarda ulaşabilirliğinin sağlanması ardından bu ülkelerin bazılarında isteyerek düşük oranları %50 azalmıştır. Bu durumun tam tersi olarak aile planlaması hizmetlerinin etkin ve nitelikli olarak sunulduğu Hollanda gibi ülkelerde isteyerek düşük hızları çok düşüktür.

Dünyada her yıl yaklaşık 80.000 kadın güvenli olmayan koşullarda yapılan düşükler nedeniyle yaşamını yitirmektedir
İsteyerek düşüğün yasal olarak uygulandığı ülkelerde genellikle işlem sağlık koşullarına uygun olarak yapılmaktadır. İsteyerek düşük yasalarının kısıtlayıcı olduğu ülkelerde ise düşük, gizli olarak ve genellikle sağlık koşullarının yetersiz olduğu koşullarda yapılmaktadır. Dünyada her yıl yaklaşık 80.000 kadın güvenli olmayan koşullarda yapılan düşükler nedeniyle yaşamını yitirmektedir ve bu ölümlerin pek çoğu yasaların isteyerek düşüğe izin vermediği, gebelikten korunma yöntem sunumunun ve isteyerek düşük hizmetlerinin yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir.

İsteyerek düşük uygulamaları sonucu kadınların gebelikle ilişkili ölümleri ve sakatlıklarının nedeni, düşüklerin eğitimli sağlık personeli tarafından uygulanmaması, sağlıksız ortamlarda yapılması, özetle düşük hizmetlerinin yetersiz olması veya bu yetersizlik nedeniyle kadınların sağlık sistemi dışında düşük yapmaya çalışmalarıdır. Diğer yönden, bir ülkedeki düşük konusundaki yasal düzenlemeler düşük hizmetlerinin sunum biçimini doğrudan etkilemektedir. Kısıtlayıcı yasaların geçerli olduğu ülkelerde düşük uygulamaları ya yasal denetimden uzak ve genellikle koşulları elverişsiz sağlık kuruluşlarında veya sağlık sistemi dışında eğitimsiz kişiler tarafından yapılmaktadır. 

Fetusun “birey” olarak kabul edilip edilemeyeceği ve fetusun yaşamına son verildiğinde “insan öldürme” suçunun oluşup oluşmadığı bir tartışma konusu olmakla birlikte 60’lardan beri çıkarılan yasalar ve Dünya Sağlık Örgütü’nün desteklediği uygulama 10 haftanın (çoğu ülkede yasal süre 12-14 haftadır) veya gebelik haftasının belirlenemediği durumlarda 500 gramın altındaki fetusta gebeliğin sonlandırılabileceği yönündedir. DSÖ kürtajın hukuka uygun olarak nitelendirilebilmesi için temel olarak yedi koşuldan birinin aranmasını önermektedir. Bunlar: kadının hayatını kurtarmak, kadının fiziksel sağlığını korumak, kadının akıl-ruh sağlığını korumak, tecavüz veya ensest ilişki neticesinde gebeliğin vuku bulduğu durumlar, fetustaanomalinin söz konusu olduğu haller, ekonomik veya sosyal sebepler ve son olarak istek üzerine gebeliğin sonlandırılmasıdır.

Fetusun ne zaman birey haline geldiği, “ruh(!)”a ne zaman sahip olduğu teolojinin tartışma konularından birini oluşturmakla birlikte modern hukuk yasaları iddia edilenin aksine pek çok ülkede başta gebe kadınların olmak üzere tüm toplumun sağlığını korumak için isteyerek düşüğe izin vermektedir.


Kürtajın Yasal Olmadığı Ülkelerde Kadın Ölümleri Artıyor

Düşük yasalarının kısıtlayıcı olduğu pek çok ülkede yasadışı, ancak sağlıklı koşullarda çalışmakta olan düşük kliniklerinde gelir düzeyi yüksek kesimler güvenli biçimde düşük hizmeti alabilmektedir. İsteyerek düşüğe başvurmanın önündeki yasal engellerin kaldırılması, güvenli olmayan düşüklere bağlı ölümlerin azaltılmasının ilk adımıdır, ancak üreme sağlığı hizmetleriyle desteklenmeyen yasal düzenlemeler, isteyerek düşüğe başvuruları ve kadınların gebelikle ilişkiliölümlerini azaltmamaktadır. İsteyerek düşük konusundaki yasaları kısıtlayıcı olmayan ülkelerde çoğunlukla güvenli olmayan düşük sıklığı düşüktür ve buna bağlı olarak kadınların gebelikle ilişkili ölümleri en az düzeydedir.

Kadınların gebelikle ilişkili ölümlerinin azaltılması için nitelikli aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaştırılarak istenmeyen gebeliklerin en az düzeye indirilmesi ve buna bağlı olarak isteyerek düşüğe başvuruların azaltılması, yasal kriterlere uyan her kadının isteyerek düşük hizmetlerine ulaşımının sağlanması; isteyerek düşük konusunda yoksullar, ergenler, mülteciler, HIV/AIDS’le yaşayanlar ve cinsel şiddet kurbanları dahil her gruptan kadının özgün gereksinimlerinin karşılanması hedef olmalıdır. Diğer yönden isteyerek düşüğün yasal olduğu ülkelerin pek çoğunda yasaların kadınların düşük hizmetlerine ulaşmalarını zorlayan engeller bulunmaktadır. Bu ülkelerin yasaları ilk bakışta düşüğe izin veriyor gibi görünse de uygulamada kadınların önlerine çıkartılan pek çok engel nedeniyle düşük hizmetlerinden yararlanamadıkları ve tıpkı düşüğün yasak olduğu ülkelerdeki kadınlar gibi güvenli olmayan yollardan gebeliklerini sonlandırdıkları bilinmektedir.

Türkiye’de düşük yasalarının Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan itibaren gelişim aşamaları incelendiğinde, isteyerek düşüğün yasak olduğu bir dönemden, gebeliğin ilk on haftası içinde istemli düşüğün serbest olduğu aşamaya kadar üç dönemi ayırt etmek mümkündür.

İsteyerek düşüğün yasak olduğu dönemde düşük ceza yasası kapsamında değerlendirilmiş, 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu ceza sorumluluğunu düzenleyen temel yasa olmuştur.

Türkiye’de 1950’lerden sonra hızlı nüfus artışının beraberinde getirdiği toplumsal sorunlar nedeniyle artış yanlısı nüfus politikaları terk edilmiş ve 1965 yılında Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile aile planlaması hizmetlerinin kullanımına izin verilmiş ve bu konudaki hizmetler düzenlenmiştir. 1983 yılında Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’un yeniden gözden geçirilerek değiştirilmesi ve isteyerek düşüğün gebeliğin ilk on haftası içinde sonlandırılmasına izin verilmesi, dünyadaki eğilimlerle uyumlu değişikliğin başlangıcıdır. 1965 ile 1983 yılları arasındaki dönem bir geçiş dönemi olarak kabul edilebilir. 1983 yılında çıkartılan yasa ile güvenli olmayan düşüklerin önlenmesi yolunda ülkemizde bir ilerleme kaydedilmiştir.

Ülkemizde cinsel şiddete uğrama isteyerek düşük için bir gerekçe olarak sıralanmamıştır. 2004 yılında yenilenen ve 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Yasası’nda bu konuda bir hüküm olmasına karşın Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’da herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir.

2827 sayılı Yasanın getirdiği bir diğer hüküm de, gebe kadının evli olmaması halinde rahmin tahliyesine eşinin de onay vermesi konusudur. Öncelikle isteyerek düşük uygulamaları için kadının eşinin onayına gereksinim duyulması, kadının kendi doğurganlığı ve üreme süreci üzerinde karar verme hakkını sınırlayan bir uygulama olarak değerlendirilebilir. Bu konudaki ülkemizdeki uygulama, “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Konvansiyonu İzleme Komitesi” tarafından da eleştirilmekte ve uygulamaya son verilmesi istenmektedir. (http://www.kahdem.org.tr/?p=217)

Tüm bu veriler ortadayken, isteyerek düşüğün yasaklanmasının bugün “Ben kürtaja karşı bir başbakanım” sözleriyle hiçbir tıbbi bilgisi olmayan bir kişi tarafından gündem haline getirilmiş olması ve başbakanın isteği doğrultusunda yasanın çıkarılma çabalarının başlaması en temel haklarımızdan olan yaşam hakkımıza ne kadar saygı duyulduğunun göstergeleridir.

1982 yılında çıkarılan 2827 sayılı Nüfus Planlaması Yasası ile Türkiye'de gebeliğin ilk 10 haftasında kürtaj yasal hale getirilmiştir. Bu süreden sonra ancak annenin hayatını tehdit eden bir durum olduğunda kürtaja izin verilmektedir. Hamile kadının reşit olmaması durumunda kürtaj yapılabilmesi için kadının ailesinin izni gerekiyor. Ayrıca evli kadınlar kürtaj yaptırabilmek için eşlerinin iznini almak zorunda. Kadının hayatının doğrudan tehlike altında olduğu durumlarda ise hiç bir koşulda kürtaj için izin aranmıyor.

Türkiye, taraf olduğu Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ya da Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeler uyarınca, cinsel ve üreme sağlığı hakları konusunda yeterli ve kapsamlı hizmetler sunmak ve bu hizmetleri erişilebilir kılma yükümlülüğü altında. Yasal ve güvenli kürtaj hakkına erişim, cinsel ve üreme sağlığı hakları altında gelmekte olup, bu hakkın ve hizmetlerin kısıtlanmasının ya da sınırlanmasının insan haklarını ihlal edeceğini açıktır. Bu hak aynı zamanda, yaşam hakkı, sağlık hakkı, gizlilik hakkı, ayrımcılık yasağı ve eşitlik hakkı ve işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmama gibi diğer insan hakları ile birlikte düşünülmesi gerekir.     

Uluslararası hukukta tanınmış tüm haklar, kişinin tam ve sağlıklı olarak dünyaya gelmesi ile başlar. Kadınların kendi varlıklarını koruma ve özgürce sürdürme hakkı, potansiyel (henüz oluşmamış) haklara göre daha üstündür. Bu anlamda kürtaj hakkı da; kadınların kendi bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde söz sahibi olmasının ayrılmaz bir parçasıdır.

Kürtajı tartışırken…
Kürtaj bir doğum kontrol yöntemi olarak görülmemeli ve çocuk istemeyen çiftlerin doğum korunma yöntemlerini kullanmaları teşvik edilmeli, bu konuda toplum bilinçlendirilmelidir, bununla birlikte hiçbir doğum kontrol yöntemi %100 koruma sağlamadığı için istenmeyen gebelik durumlarında kişiler istemedikleri çocuğa sahip olmak zorunda bırakılmamalıdır.

Tıp ve hukukun tartışma konusu olması gereken kürtaj konusunun bu iki alandan da bihaber olan yöneticiler tarafından, üstelik dinsel saikler üzerinden tartıştırılması toplumun yanlış yönlenmesine yol açtığı gibi bilimsel gerçeklerin tersine işleyecek yasaların yapımına da yol açmaktadır.

Türkiye’nin ekonomik yönelimleri doğrultusunda ihtiyaç duyduğu ucuz iş gücünü karşılamak üzere “daha fazla doğurun” serzenişlerin sahipleritarafından yaşamakta olan bireylere sağlıklı yaşam koşulları sunulmamakta, bırakın sağlıklı yaşamı üzerlerine bombalar yağdırmakta beis görülmemektedir.

Yasal kürtaj süresinin 4 haftaya indirilmesi tartışmaları Kadın Doğum uzmanlarının ifade ettiği gibi ancak bu konudan hiç anlamayan bir Sağlık Bakanı’ndan gelebilecek bir öneridir. Bu 4 haftalık sürede gebeliği saptamak çok güç olduğu gibi bu dönemde uygulanan kürtajla gebeliğe son verilememesi ihtimali çok daha yüksektir.

Arkalarındaki gücün yarattığı öz güvenle aklın sınırlarını zorlamaya alışmış olan muktedirler kadının tecavüze uğraması gibi bir durumda bile doğurmak zorunda olduğunu, “gerekirse” bu bebeğe devletin bakacağını ilan etmektedirler. Ayrıca onlara göre bebekte çok ağır bile olsa anomali varlığı yine aynı şekilde gebeliği sonlandırmak için gerekçe olarak kabul edilmemektedir.

Kürtajın tamamen, her koşulda yasak olduğu günlerden günümüze kadar yasaların içerikleri, istenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasına izin verip vermedikleri devletin ihtiyacına, ekonominin durumuna, dini referanslara göre düzenlenmiş olup bugün de hala bu şekilde devam etmektedir. Oysaki kadınların bedenleri üzerinde tek söz sahibi kendileridir. Dini kurumları ve devlet aygıtıyla bedenimizi kontrol etmek isteyenlere karşı “kürtaj hakkı”nı savunmak çok önemlidir.

 


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome