Kuşatma Çağı: Nazi Askeri Taktikleri Yeniden Kullanılıyor

21 Ocak 2013 Pazartesi

"İnsanı istismar eden, küçük düşüren ve utandıran her şeyden uzak dur, desteğini esirge ve onlarla bağını kopar.” (Alice Walker, d.1944)


Kuşatma Çağı: Nazi Askeri Taktikleri Yeniden Kullanılıyor
NATO Stratejileri, Ekonomik Yaptırımlar ve “Koruma Sorumluluğu”
Felicity Arbuthnot

"İnsanı istismar eden, küçük düşüren ve utandıran her şeyden uzak dur, desteğini esirge ve onlarla bağını kopar.” (Alice Walker, d.1944)

NATO Genel Sekreteri ve eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, 2003 yılında Danimarkalı bir protestocu tarafından “Du har blod på dine hænder” yani “Ellerinde kan var” sözüyle kırmızıya boyanmıştı.


Leningrad Kuşatması, “2. Dünya Savaşı sırasında Nazi hareketinin Sovyetler Birliği planlarının bir parçası” olarak anılıyor ve kaynaklarda sarsıcı biçimde “ırksal olarak açlıktan öldürme politikası” şeklinde geçiyor. Leningrad, dünya tarihinde hala en fazla kayıp verilen kuşatmadır.

872 gün süren kuşatma 8 Eylül 1941 tarihinde başladı ve 27 Ocak 1944’te kaldırıldı. Tarihte “en uzun süren, en çok yıkıma sebep olan kuşatmalardan biri” ve “sayısal olarak büyük bir farkla en fazla insanın hayatını kaybettiği kuşatma” olarak geçiyor. Bazı tarihçiler bu olayı soykırım olarak kabul ediyor. Ablukanın getirdiği mahrumiyet sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı eldeki veriler yetersiz olduğu için tam olarak belli değil ancak tahmini rakamlar 632.000 ile 1,5 milyon arasında değişiyor.    

Günümüzde kuşatmalar, yıkımdan önceki işkence aşaması olarak, bütün ülkelerde uygulanıyor. Artık günlerce değil yıllarca sürüyorlar. İran’da otuz üç, Irak’ta ise on üç senedir devam ediyor. Irak’ta kuşatma nedeniyle ölenler ile Leningrad “soykırımı” olarak geçen olay sonucu hayatını kaybedenlerin sayıca birbirine yakın olması gerçekten ironik bir durum. 

Suriye 2011 yılı Mayıs ayından beri AB’nin gittikçe daha fazla zorlayan ve neredeyse her türlü ekonomik harekete engel olan “kısıtlamalarına” maruz kalıyor. “Kısıtlamalar” devlet başkanı Esad, tüm üst düzey yetkililer ve emniyet ile ordu mensupları için de uygulanıyor. Yasaklamalar listesi hayli uzun. 2012 yılı Şubat ayında, Suriye Merkez Bankası’ndakilerden başlayarak, kişilerin şahsi hesapları donduruldu. Suriyeli kuryelerin AB’ye kargo uçuşları da yasaklandı. Böylece altın, kıymetli maden ve elmasın da dâhil olduğu nakit para getiren pek çok ürünün ticareti engellenmiş oldu; peşin para olmayınca hem bireyler hem de devletler en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak duruma gelirler. 2012 senesi Temmuz ayında Suriye Arap Hava Yolları ve Suriye Pamuk Pazarlama Kuruluşu da AB’nin kurbanları arasına katıldı.

Bu süreçte, ABD’nin yıkıcı Irak kuşatmasının gerçekleştiği yıl, 12 Aralık 2003’te, yürürlüğe koyulan Suriye Sorumluluk Yasası ile Lübnan Egemenliğinin Tesisi Yasası ile Amerika elbette rakiplerinden avantajlı konumdaydı. ABD’nin 21 milyondan az insan üzerindeki kudretli, şahsi kuşatması bu sene onuncu senesine girdi. Son Ağustos ayında, daha önce Irak’ta da olduğu gibi, Nobel Barış Ödülü sahibi AB ile yine bu ödülü kazanan ABD başkanının ticaret yapmayı olanaksız hale getirmesi sonucu Suriye savunmasız bir hedef konumuna geldi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre ülkede pek çok ilaç firması kapandı; bunun sonucunda kronik hastalıkların ve direnişe katılıp yaralananların tedavisinde kullanılan pek çok ilaç tükendi. ABD, Birleşik Krallık, AB ve NATO’nun desteklediği isyan başlayana kadar Suriye ilaç ve tıbbi malzeme ihtiyacının %90’ını kendi üretiminden karşılayabiliyordu. Ancak “…üretim savaş sürecinde ham madde eksikliği, ambargoların etkisi ve artan yakıt giderleri nedeniyle darbe aldı.” Eczacılıkta kullanılan bitkilerin büyük bir kısmının savaşın en şiddetli yaşandığı Halep, Humus ve Şam bölgesinde yetişmesi de “büyük hasarın” etkisini arttırdı. Sonuç, Dünya Sağlık Örgütü temsilcisi Tarık Jasarevic’in deyimiyle “ciddi bir ilaç kıtlığı” oldu. “Özellikle verem, sarılık, hipertansiyon, diyabet ve kanser gibi hastalıkların tedavisi için ilaçlara ve böbrek hastaları için hemodiyaliz cihazlarına acilen ihtiyaç var.” Durum böyle iken mevcut sağlık merkezleri çatışmalarda gördüğü zarar sonucu veya Batının desteklediği savaşçılar yüzünden kapanıyor. Konu ile ilgili Jasarevic “İlaç ve ilkyardıma en fazla ihtiyaç duyulan çatışma bölgelerindeki sağlık merkezlerinin faaliyetlerini durdurmaları dikkat çekiyor” ifadesini kullandı. Suriye Sağlık Bakanı, 2012 senesi Haziran sonu ile Ağustos başı arasındaki birkaç haftada iki yüz ambulansın “kaybolduğunu”, çalındığını veya tahrip edildiğini söyledi.  

BM’nin verilerine göre ülkede bankalardaki nakit para tükenmiş durumda ve 2012’de buğday hasadı işçi noksanlığı nedeniyle büyük oranda yapılamadı. Orta Doğu’da ekmek olmazsa olmaz besin kaynağıdır. Suriye’de yaşanan süreç tamamen Irak’ta olanları hatırlatıyor; buna buğday hasadındaki sorunlar da dâhil. Irak’ta saldırılar başlayana kadar geçen on üç senede ülke bombalanmış, kıvılcımlardan ekili buğday taneleri, tahıllar alev almış ve böylece üretilemeyen ekmekler kül haline gelmişti. Suriye şu anda dört milyon ton olan senelik tahıl ithalatını, kuşatmacıların korkunç aldatmacası ve ambargosu nedeniyle, gerçekleştirmek için mücadele ediyor. Aslında temel gıdaların ambargo dışında tutuluyor ancak ticaret için gerekli olan nakit para mevcut olmadığı için ithalat gerçekleştirilemiyor. Ülkede birkaç saat sonra bile bir ekmek krizi başlayabilir.

Suriye’nin kendi hasadı 2011’deki su anlaşmazlığı neticesinde yaşanan kıtlık sonucu mahvoldu. 2012 senesi Aralık ayında İran’ın Suriye’ye gönderdiği un sayesinde ekmek krizi biraz ötelenebildi; ancak İran kendisi de Batılı devletlerin acımasızca uyguladığı muazzam bir ambargo ile mücadele ediyor. İran bir taraftan Suriye’ye un yardımında bulunurken diğer taraftan İran Sağlık Bakanı Hindistan’dan durumu ciddi olan hastalar için hayati önem taşıyan ilaçları temin etmeye çalışıyordu. İhtiyaç listesinde “akciğer ve göğüs kanseri, beyin tümörleri, kalp rahatsızlıkları, hemodiyaliz sonrası enfeksiyonlar, kalp ve pankreas nakli, HIV hastalarındaki menenjit, eklem iltihabı, bronşit, yeni doğanların solunum sıkıntıları ve epilepsi” ile ilgili ilaçlar var. Bu konuda da yine bir aldatmaca söz konusu: “İlaç ticaretinin BM Güvenlik Konseyi’nin uluslararası ambargosuna ve ABD ile AB’nin tek taraflı ilan ettikleri kısıtlamalara dâhil edilmemesi gerekirken Batılı bankalar işlemleri azaltarak ticarete engel oluyorlar. 

Hastalara saldırmak ancak sabıkalı delilere özgü bir faaliyettir. Yeni doğmuş bir bebeği hedef almanın elbette hiçbir açıklaması olamaz; bunu sadece Madeleine Albright gibi bir insan mazur görebilir. Irak’a uygulanan yaptırımlar yüzünden yarım milyon çocuğun hayatını kaybetmesi ile ilgili: “…karşılığındaki kazanımımıza değdi” diyebilmişti. Bu sözler bir dil sürçmesi değil yeni dünya düzeninin apaçık ifadesidir. İran’ın temin edemediği ilaçların listesi nedeniyle Washington ve Nobel ödülünü kazanan tüm Avrupa başkentleri kendinden utanmalı: “Kemoterapi, böbrek iltihapları, kalp ve pankreas nakli ve AIDS, kolon kanseri, akciğer kanseri, kanserli beyin hücreleri, yumurtalık ve testis kanseri, Hodgkin dışı lenfoma tedavisi için gereken ilaçların temin edilmesi talebi reddedildi.” Bunun dışında “göğüs kanseri, kalp hastalıkları, menenjit, yeni doğanların solunum sorunları ve epilepsiye” karşı kullanılacak ilaçların alınması da engellendi. Liste henüz bitmedi: “Boğaz anjini için nitrogliserin, taç damar hastalıkları, prematüre doğumları engelleyici ilaçlar, zatürree, kemik enfeksiyonları, jinekolojik iltihaplar ve idrar yolları enfeksiyonlarına” karşı kullanılacak ilaçların teminine de izin verilmedi. Kanamalar sonrası kalbin hasar görme riskini azaltan Nimodipine de listede var. Clinton hanımın beyin sarsıntısını İran’da geçirmemiş olması onun için ne büyük şans.    

Geçtiğimiz Ekim ayında İran Özel Hastalıklar Kurumu Başkanı Fatime Haşimi altı milyon insanın ilaç ambargosu yüzünden risk altında olduğunu söyledi. Öldürücü “uluslararası toplum” büyük felakete karşı, sesler pek gür çıkamasa da, şimdiden uyarılıyor. Mehrnaz Şahabi de Kuşatma Çağının esirlerini şöyle açıklıyor: “İran ihtiyacı olan ilaçların %97’sini ülke içinde kendisi üretiyor. Paranın değerinin düşmesi ilaç üretimi için gerekli olan hammadde ithalatının artık daha masraflı olması demektir.” “Bankaların, özellikle de İran’ın finans kurumları ile elektronik servislerdeki iletişimine ve İran ile işlemlerine son veren Dünya Bankalar Arası Finansal Telekomünikasyon (SWIFT) gibi yapıların, AB’nin yaptırım kararlarına uysalca riayet etmesi nedeniyle pek çok durumda alınan hammaddelerin parasının ödenmesi dahi mümkün olmuyor. Aynı nedenden ötürü Suriye’nin kendi ilaçlarını üretmesi mümkün olmuyor. Bunun sonucu olarak “kalp, ciğer, böbrek iltihapları ve diyaliz, doku sertleşmesi, talasemi, hemofili ve kanser gibi hastalıklara karşı hayatta kalmak için elzem olan ilaçlar üretilemiyor.”  

İran’da kanser vakalarında ciddi bir artış var ve 2015 senesinde “kanser tsunamisi” bekleniyor. İran’ın sınır bölgeleri ile Irak aynı havayı soluduğuna göre Amerika ile İngiltere’nin İran’ı nükleer faaliyetleri nedeniyle Irak’ta kullanılan seyreltilmiş uranyum silahları ile cezalandırdığını ve bunun sonucunda başka bir sağlık faciası daha yaşanacağını düşünmek için yeterli sebep var. “Binlerce hemofili hastasının ameliyatı kan pıhtılaştırıcı ilaç bulunmadığı için ertelendi. Ekim ayı sonunda 15 yaşında bir çocuk ilaç bulunamadığı için hayatını kaybetti. İran Hemofili Derneğinin yaptığı açıklamaya göre: ‘Bu durum ülkelerdeki en korunmasız insanların, insan haklarını savunduğunu iddia edenler tarafından, apaçık biçimde esir edildiğini gösterir. Birkaç günlük bir gecikme bile iç kanama ve sakat kalma gibi ciddi sonuçlara yol açabilir.’”

Avrupa genelinde ve “Özgürlüğün Ülkesinde” yeni yıl kutlamaları yapılırken Suriye’nin dâhil olduğu Mezopotamya Başpiskoposu Jaques Behnan Hindo, Birleşmiş Milletler Gıda ve Trım Örgütüne acilen başvuruda bulunuyordu. Tedarik yollarının kapatıldığını, “temel gıdaların temini için gerçekleştirilen bütün ekonomik faaliyetlerin engellendiğini ve fiyatların hızla yükseldiğini” söyleyen Hindo, yaşanan durumun “yakında bir felakete sebep olabileceğini” vurguladı. “Yakıt kıtlığı hem evlerin ısınmasını engelliyor hem de tarım sezonu başlarken bütün tarımsal faaliyetlerin sonunu getiriyor. Tahıl ambarları ile buğdaylar Türk tüccarlara satıldı onlar da bunları gümrük memurlarının göz yumması ile Türkiye’ye naklettiler.”

NATO’nun müttefiki Türkiye’nin Irak’taki hasadın bombalarla ateşe verilmesinde suç ortağı olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Başpiskopos, yağmalanan tahıla ek olarak, Irak’ta olduğu gibi, özellikle bebekler için elzem olan sütün dâhil olduğu diğer temel gıda ürünlerinin de kıtlığından bu ülkeleri sorumlu tutuyor. Başpiskopos Hindo, Irak Başbakanı Nuri Maliki’ye de başvuruda bulunarak “Lütfen bize mümkün olan en kısa zamanda 600 yakıt tankı, 300 tank dolusu benzin ve birkaç ton un göndererek yardım et” talebini iletti. Henüz doğmamış bebeklerden başlayarak, yeni doğanlar ve daha emekleyenler de dâhil bütün bir halkın yaşamı tehdit eden, acımasız, illegal yollarla toptan cezalandırılmasının “ilk kurbanları çocuklar olur. Bedeninde, ruhunda ve bu çocuklarda adaletsizliğin ne demek olduğunu hissedersin.”

İkinci Dünya Savaşı sonunda Leningrad (şimdiki adıyla St. Petersburg) Nazi gaddarlığına karşı direnişleri, tereddütsüz cesaretleri ve topyekûn mücadeleleri nedeniyle kahraman şehir ilan edilmişti. Dünyanın elbette Nazilerle gaddarlıkta yarışan ülkelere karşı aynı cesaretle karşı koyacak başka kahraman şehirlere daha ihtiyacı var.  

*Global Research internet adresinden Muhalefet.org için çeviren Feride Tekeli


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome