Lenin ve "İşçi Sınıfı Aristokrasisi" - Eric Hobsbawm

6 Aralık 2012 Perşembe

20. yüzyılın önde gelen Marksistlerinden, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm 1 Ekim 2012’de yaşamını yitirdi. “Lenin ve ‘İşçi Sınıfı Aristokrasisi’”daha önce Monthly Review dergisi 1970 yılı Ağustos sayısında yayımlanmıştı. İnatçı sosyalist Hobsbawm’ın anısına yeniden paylaşıyoruz.


Bu makale Lenin’in yüzüncü doğum yıldönümünde, onun fikirleriyle ilgili tartışmalara katkı sağlamak amacıyla yazıldı. Mevzu, Lenin’in 19. yüzyıl İngiltere kapitalizminden hareketle net bir biçimde tanımladığı ve İngiliz Marksistlerinin günümüz koşullarına göre tekrar yorumlayabileceği “işçi sınıfı aristokrasisidir”. Lenin’in işçi sınıfının bir katmanı olarak adlandırdığı “işçi sınıfı aristokrasisi” düşüncesi özellikle İngiltere şartlarına uygundur. (Emperyalizm ile ilgili notlarında benzer şartların İngiliz Kraliyeti’nin “saf” kısımlarında da görüldüğünü ifade eder.) Esasında, bu isimlendirme Engels’in 1885’te yazdığı ve 1892’de yeniden basılan İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu kitabının önsözüne dayanır. Burada İngiliz sendikalarını “işçi sınıfı içindeki aristokrasi” olarak tanımlar. 

Kavram Engels’e atfedilebilir ancak bu konu onun öncesinde, özellikle 1880’lerde, İngiltere siyasetinde ve toplumunda da tartışılmıştır. O dönemde İngiliz işçi sınıfı, hala azınlık olsa da sayıca fazla bulunduğundan görece avantajlı konumda kabul ediliyordu, genellikle konum olarak kalifiye iç gücü sayılan ve sendikalarda veya işçi sınıfına dair başka örgütlerde bulunan esnaflarla bir tutuluyordu. Lenin’in Emperyalizm kitabının en çok bilinen, sekizinci, bölümünde överek alıntı yaptığı Schulze-Gaervernitz gibi harici gözlemcilerin bu terimi kullanma nedeni bu koşulların bir sonucudur. Terim aslında klasik tanımlamalarla çelişiyor fakat “üst tabaka işçi sınıfı” kavramında olduğu gibi, toplumsal bir karşılığı bulunuyor. İşçi sınıfı aristokrasisini ne Marks ne Engels ne de Lenin icat etti. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de bu katman bariz biçimde görünüyordu. Bu denli aşikâr ve kayda değer olmasa da bu tabaka başka yerlerde de ortaya çıktı. Lenin, emperyalizm çağına kadar bu kesimin başka hiçbir yerde bulunmadığını varsayıyor.        

Engels’in savının orijinalliği; işçi aristokrasisinin İngiltere sanayi tekeli sayesinde var olabildiğini ve tekelin sona ermesiyle bu tabakanın ya ortadan kalkacağını ya da işçi sınıfına yaklaşacağını ifade etmesindedir. Lenin, bu tespite katılmakla beraber 1914 öncesi süreçte, İngiliz işçi hareketi radikalleştiğinde, Engel’in savının ikinci kısmına yani “Bağımsız İşçi Hareketi Üzerine İngiliz Tartışmaları” (1912), “İngiliz İşçi Hareketi” (1912) ve “Oportünizmin İngiltere’deki Acınası Sonuçları” (1913) makalelerine vurgu yapma gereği duydu. Lenin işçi sınıfı aristokrasisinin oportünizmin ve İngiltere’deki “liberal işçi hareketlerinin” temeli olduğundan kuşku duymuyordu ancak savın uluslararası boyutunu tam kesin biçimde vurgulamamıştı. Kavramı revizyonizmin toplumsal kökenini incelediği yazısında kullanmaması buna örnek olarak verilebilir. (bkz. “Marksizm ve Revizyonizm” 1908 ve “Avrupa İşçi Hareketinin Farklılıkları” 1910.) Bu makalelerde revizyonizmden ziyade, anarko-sendikalizm gibi, proletaryanın değişmez kastı orta tabakanın-küçük esnaf, ev hizmetlisi vs.- payının gelişen kapitalizme rağmen sabit kalmasını ve küçük burjuva eğilimlerinin proletarya partilerine kaçınılmaz surette sızmasını tartışmaya açmıştı.     

İşçi sınıfı aristokrasisini tanımlarken vardığı fikir çizgisi bu aşamada bir yenilikti ve belirtmek gerekir ki bu çizgiyi siyasi hayatının sonuna kadar takip etti. Lenin’in düşüncelerini ve İngiliz işçi hareketi üzerine yaptığı yorumları yalnızca Marks ve Engels’in yazdıklarıyla şekillendirmediğini, 1902 ile 1911 arasında İngiltere’ye yaptığı seyahatlerde Marksistleri kişisel olarak da gözlemlediğini ve 19. yüzyılın “aristokratik” sendikalarının en kapsamlı kitabı, Sidney ve Beatrice Webb’in yazdığı Endüstri İlişkileri kitabını da okuduğunu burada belirtmekte fayda var. Derinlemesine incelediği bu kitabı Sibirya sürgünü sırasında tercüme etmişti. Çeviri ona İngiliz Fabians ile Bernstein arasında bağlantı kurma fırsatı sağladı: 1899 Eylülünde bir dış ülke muhabirine yazdığı yazıda “Bernstein’ın görüşlerinin kaynağı Webbs’in son kitabında gizli” tespitinde bulunuyor. Lenin daha sonraki yıllarda da Webbs’den alıntılar yapmaya devam etti ve özellikle Ne Yapmalı? isimli kitabını yazarken Endüstri İlişkileri kitabına göndermelerde bulundu.

İngiliz işçi sınıfı aristokrasisi deneyiminden iki farklı tez oluşturulabilir. İlki “Sosyal Demokrasinin ‘bilinç unsurunu’ hor görmesinin ve işçi hareketlerinin kendiliğinden gelişen eylemine olan bağımlılığının beğenelim veya beğenmeyelim burjuva ideolojisinin işçiler arasında etki alanını genişletmesine hizmet ettiği gerçeğidir.” İkincisi mücadeleyi yalnızca sendikal alana indirgeyen bir hareketin “sendikaların koşulları ve işçi yapıları değişken olduğundan her alanın kendine özgü ve sadece koşulları iyileştirmeye yönelik bir strateji belirlemek zorunda kalacağıdır.” (Ne Yapmalı? İkinci tez Webbs’in görüşlerine referanslarla desteklenebilir.)

Buradaki tezler birincisi burjuva ideolojisinin, “bilinç unsuru” devreye girmediği müddetçe, kapitalizm koşullarında etkin olduğu görüşünden yola çıkıyor. Bu önemli tespit bizi işçi sınıfı aristokrasisi ile ilgili problemlerde birkaç adım öteye taşıyor; burada bu konuyu daha fazla tartışmamıza gerek yok. İkinci tez işçi sınıfının aristokrasisi ile daha yakından ilgili. Bu teze göre kapitalizme “istikrarsız gelişimin kuralları”, başka bir deyişle aynı ekonominin çeşitli endüstrilere, bölgelere göre farklılaşan koşulları, verilmekle yalnızca “ekonomiye dayalı” işçi hareketinin işçi sınıfı mensuplarının her birini, gerekirse diğerlerinin çıkarlarını hiçe sayarak ve patronlarla da ortaklaşarak, kişisel çıkarını düşünmeye itmesi ve “bencillik” (“küçük burjuvalık”) sonucu parçalaması gerekiyor. (Lenin 1890’lardaki metal sanayisinde fiyatları kontrol altında tutmak için oluşturulan birlik “Birmingham Anlaşmalarından” defalarca bahsetti. Bu anlaşmaya dair bilgileri muhtemelen Webbs’den de öğreniyordu.) Dolayısıyla bu tarz salt “ekonomiye dayalı” bir hareketin proletaryanın siyasi bilinci ile birliğine zarar vermesi ve devrimci görevinde onu ya zayıflatması ya da etkisiz hale getirmesi gerekiyor. Bu tez de aynı şekilde çok genel. İşçi sınıfının aristokrasisini bu genel model içinde özel bir vaka olarak kabul edebiliriz. Kapitalizmin ekonomik koşulları proletaryanın bir kısmına kişisel yetenekleri, stratejik pozisyonları ve kuruluşa sağladıkları faydaya göre bazı imtiyazlar sağlamasına olanak tanıdığında sınıf idaresinde etkisini arttırıyor. Lenin’in pek çok kez ifade ettiği üzere 19. yüzyıl İngiltere’sinde olduğu gibi bazı tarihsel şartlar işçi sınıfı aristokrasisinin sendikal hareketlerin etkinliği ile özdeşleşmesine fırsat tanıyabilir.

Tezler her ne kadar yüzeysel olsa da, Lenin’in işçi sınıfı aristokrasisi kavramı ile anlatmak istediği düşünceler nettir. Görüşlerini açıkça ifade ettiği cümlelere şu örnekler verilebilir: “Küçük burjuvazi ruhu işçi sınıfı aristokrasisinde maharetle baskın çıkıyor.” (“Enternasyonal Sosyalist Büro Toplantısı”, 1908); “İngiliz sendikaları dar görüşlü, aristokratik, duyarsız ve bencil”: “İngilizler hep ‘pratiklikleri’ ile gurur duyarlar ve genel ilkelerden hoşlanmadıklarını ifade ederler, bu işçi hareketinin ‘esnaf’ ruhunun bir ifadesidir” (“Bağımsız İşçi Hareketi Üzerine İngiliz Tartışmaları”, 1912); ve “işçi sınıfı aristokrasisi bencilleşerek ve esnaf birliklerine dönüşerek kendini proletarya kitlesinden soyutladı” (“Harry Quelch”, 1913). Sonradan dikkatlice hazırlanmış programlı açıklamasında, “İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi için Tarım Sorunlarına Dair Taslak Tezler” (1920) metninde, bu bağlantıları apaçık biçimde ifşa edecektir:

“Fabrikalarda çalışan işçiler sınırlı güçleri, kısıtlı sendikal menfaatleri, bazen hoş görülebilir görünse de bireysel çıkarlarını bencilce düşünmeleri ve küçük burjuva alışkanlıkları nedeniyle kendilerinden şüpheye düşerlerse, insanlığı kapitalizmin boyunduruğundan ve savaşlardan kurtarma görevlerini tamamlayamazlar. Pek çok gelişmiş ülkede, gerek gördükçe, İkinci Enternasyonali sözde dayanak alan “işçi sınıfı aristokrasisinin” başına gelen tam da budur.” 

Bu alıntı Lenin’in işçi sınıfı aristokrasisi ile ilgili o tarihten önce ifade ettiği ve daha sonra açıklayacağı düşünceleri ile birleştirildiğinde doğal olarak bizi düşüncel açıdan zenginleştirir. Sonraki metinleri tüm Marksistler tarafından bilinir. Onlar esasında 1914-1917 arasındaki dönemi tarihlendirilerek ve Lenin’in görüşlerinin bir kısmını alarak meydana gelen savaşa ve özellikle İkinci Enternasyonalin ve onun bileşeni pek çok partinin bir anda ve travmatik biçimde dağılışına tutarlı Marksist açıklamalar getirmeye çalışırlar. Bu açıklamalar özellikle Emperyalizm kitabının sekizinci bölümünde ve 1916 sonbaharında, kısa bir süre sonra yazılan, “Emperyalizm ve Toplumsal Hareketlerin Yıkılışı” makalesinde ele alınır. 

Emperyalizm kitabındaki görüşler oldukça iyi bilinir fakat “Emperyalizm ve Yıkılış” makalesindeki yorumlar çok geniş kesimler tarafından bilinmez. Açıkçası yalnızca kitabın devamı olarak bilinir. İngiliz kapitalizminin özgün koşulu- “büyük sömürge mülkiyeti ve dünya piyasasındaki tekelci pozisyonu”- sayesinde İngiliz işçi sınıfı 19. yüzyıldan itibaren iltimaslı, azınlık işçi sınıfı aristokratları ile alt sınıftan çoğunluk olmak üzere ikiye bölündü. Üst sınıf “burjuvalaşırken” “proletaryanın bir kısmı burjuvazinin satın aldığı insanların onları yönetmesine izin veriyor veya en azından onların etkisinde kalıyor.”

Emperyalizm döneminde yalnızca İngiliz olgusu olan şeyler şimdi tüm emperyalist ülkelerde görülüyor. Bundan dolayı oportünizm İkinci Enternasyonaldeki önder ülkelerin kılığına bürünerek sosyal şovenizmle iç içe geçiyor. Fakat “oportünizm şu anda hiçbir ülkede işçi sınıfı hareketi içerisinde İngiltere’de yıllarca yaptığı gibi zafer kazanamaz” çünkü dünya tekeli bugün rekabet halindeki ülkeler arasında bölüşülmüş durumda. Bu sebeple emperyalizm işçi sınıfı aristokrasisi düşüncesini yayarken aynı zamanda bu düşüncenin sonunu da hazırlıyor.      

Emperyalizm kitabında ara ara verilen düşünceler “Emperyalizm ve Yıkılış” makalesinde birleştirilerek geliştiriliyor. İşçi sınıfı aristokrasisinin varlığı tekellerin ekstra karları ile açıklanıyor. Bu karlar kapitalistlere “işçilerin bir kısmını (sanıldığından daha büyük bir kısım) rüşvetlerle esas işçileri haline getirmelerine ve onlarla, belirli bir ülkenin işçilerine ve kapitalistlerine karşı birlik olmaya dayalı, bir çeşit anlaşma imzalamalarına” olanak tanıyor. “Rüşvetler” tröstler, finansal oligarşi, yüksek fiyatlar gibi etmenler sayesinde, kapitalizm ve işçileri arasında oluşturulan tekellerle, etkili olabiliyor. Rüşvetlerin miktarı azımsanmayacak kadar yüksek, Lenin bu miktarın yüz milyon ile yüz milyar frank arasında olduğunu tahmin ediyor ve sınıfın belli bir katmanı bunlardan istifade ediyor. Ancak, “bu rüşvetin işçilerin ‘temsilcileri’ olan önderlere, fabrikalarda mücadele halindeki komitelere, emekçilere, örgütlü işçilere ve ofis çalışanlarına vs. nasıl dağıtıldığı ikincil bir sorudur.” Tezin istisnaları ile ele alınacağı, geriye kalan, kısım Emperyalizm kitabındaki görüşleri büyük oranda değiştirmeden genişletiyor.

Lenin’in analizinin özel olarak tarihsel bir olayı, İkinci Enternasyonal’in yıkılışını, açıklamak ve bu olaydan yola çıkarak oluşturduğu siyasal sonuçları ifade etmek için yazıldığını burada hatırlatmak faydalı olacaktır. Öncelikle söze oportünizm ve sosyal şovenizmin proletaryanın yalnızca küçük bir azınlığını kapsadığını açıklayarak başlıyor. Devrimcilerin “daha aşağıya ve derine, esas kitlelere inmeleri gerektiğini vurguluyor. Daha sonra “burjuva işçi partilerinin” geri dönülemez biçimde burjuvaziye satıldığından ve devrime kadar hiçbir şekilde, her ne kadar işçilerin güvenini kazanmak için “Marks’ın adıyla yeminler etseler de”, yeniden devrimci proletaryanın eline geçmeyeceğinden bahsediyor. Bu nedenle devrimcilerin devrimci proletarya ile işçi hareketi içerisindeki oportünist yönelimin sahte birliğini reddetmeleri zorunludur. Kısaca komünist işçi hareketinin sosyal demokrasinin yerini alması için enternasyonal hareketin parçalanması gerekir.    

Bu sonuçlara esasında özel, tarihi bir olaydan yola çıkarak varılmış fakat analiz edildiklerinde genel sonuçlara ulaşabiliyoruz. Belli bir olay üzerine yürütülen bir polemikten yola çıkarak genel sonuçlara ulaşan Lenin’in emperyalizm ve işçi sınıfı aristokrasisi ile ilgili analizleri farklı okumalar yapmaya açık. Gördüğümüz üzere kendisi de “ikincil” kelimesini kullanarak belirli bakış açılarını bir kenara itiyor. Bununla birlikte, oluşturduğu tezler yine de belirli açılardan muğlâk veya tartışmaya açıktır. Metinlerin zorluğu çoğunlukla Lenin’in çalışan sınıfın yıkılan kesimlerine dair ısrarla yaptığı analizlerden kaynaklanır. Buna göre çalışan sınıfların yıkılan kesimleri yalnızca azınlık olarak kalabilir. Bazı noktalarda tartışmalı bir biçimde bu küçük azınlığa karşı Marksistlerin“burjuva değerlerine” bulaşmamış kitlelerle bağ kurmalarının “Marksist yöntemin esası” olduğunu ifade eder.     

İlk etapta yapılacak tespit olarak, Lenin’in tahminlerinde de görüldüğü üzere, yıkılma aşamasındaki bu azınlığın çalışan sınıfın büyük bir kesimi ve örgütlü işçi hareketinden daha kalabalık bir grup olduğu öne çıkıyor. Bu oran 19. yüzyıl sonunda İngiltere işçi örgütleri veya 1914 Almanya’sındaki gibi (Lenin’in örneği) proletaryanın yalnızca %20’sine karşılık gelse bile, Lenin’in çok gerçekçi bir biçimde yaptığı gibi, siyasal olarak yok sayılamaz. Bu sebeple tezinde ikircikli bir durum görünüyor. Ekonomik olarak burjuvaziye katılan (“Emperyalizm ve Yıkılış”) yalnızca işçi sınıfı aristokrasisi ya da sadece “bir kesim” değildi. Kaldı ki bu “bir kesimin" kimleri kapsadığı da muğlâktır. Özellikle bahsedilen işçi kesimleri sadece belediye görevlileri, politikacılar gibi işçi hareketi içerisindeki reformist kanattır. Bu kesimler azınlığa-küçük azınlığa- dâhil oldukları için yıkılırlar ve bazen de burjuvaziye satılırlar fakat takipçilerinin desteğine neden ihtiyaç duydukları sorusu burada yanıtlanmamıştır.   

İkinci olarak, işçi kitlesinin sol içerisindeki yeri tartışmaya açıktır. Lenin’in “oportünizmin” temeli olarak tarif ettiği, piyasanın tekelleşerek sömürü mekanizmasını genişletmesi işçi sınıfının kardan kısmen yararlanmasına olanak tanır. “Anlaşma benzeri bir şeyi” desteklemek için çok geçerli sebepler var: “belirli bir ülkenin işçileri ve kapitalistlerinin başka ülkelere karşı (Lenin Webbs’in “Birmingham Anlaşması” örneğini verir)” birleşmesi tüm işçiler, özellikle de örgütlü ve stratejik olarak önemli mevkilerdeki işçi sınıfı aristokratları için kardan daha fazla pay almak demektir. 19. yüzyıl İngiltere kapitalizminin tekellerle dünya geneline bir yandan daha düşük katmanlardan, bariz bir menfaati olmayan, proletarya temin ederken öte yandan işçi sınıfı aristokrasisini zenginleştirdiği doğrudur. Bu koşulları oluşturabilmesinin sebebi rekabetçi, liberal, “bırakınız yapsınlar” ideolojisine sahip kapitalizm ile enflasyona karşı piyasa dışı şartları oluşturacak ve dünya tekelinin karını İngiliz işçilerine dağıtacak (proleter grupların görüşmeleri ve kazanımları gibi) bir mekanizma bulunmamasıdır. Fakat emperyalizmin ve tekelci kapitalizmin koşullarında düzenin bu şekilde devam etmesi zordu. Tröstler, fiyat istikrarı, “anlaşmalar”, imtiyazların yeniden paylaşımına yol açtı ve genellikle işçiler bundan doğrudan etkilendi. Lenin’in belirttiği gibi bu süreçte devletin rolü de değişti. “Emperyalizm ve Yıkılış” makalesinde de tartışılan “Lloyd Georgizm’i” “güvence gibi toplumsal harcamaları kısıtlayarak adeta itaatkar işçilerin rüşvetlerini garanti altına almayı amaçlıyordu.” Bu tarz reformların mevcut koşullardan zaten nemalanan “aristokrat” işçilerden ziyade kardan nasibini alamayan “aristokrat olmayan” işçilere yönelik olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak, Lenin’in emperyalizmle ilgili teorisi “az miktarda, ayrıcalıklı ülkenin” “insanlığın vücudundaki parazitlere”, sömürü şirketlerine dönüşme süreci ve dünyanın “sömürücü” ile “proleter” ülkeler biçiminde ikiye ayrılması şeklinde özetlenebilir. Sömürü şirketine dönüşmüş sistemin karlarının büyük şehirlerdeki proletaryanın ayrıcalıklı kesimini tamamen sınırlaması mümkün mü? Lenin klasik Roma proletarya kitlesinin asalak bir sınıftan ibaret olduğu gerçeğinin farkındaydı. 1907’deki Enternasyonal Stuttgart Kongresi hakkında şunları yazmıştı:

“Hiçbir mülkü olmayan fakat işçi olarak da tanımlanamayacakların sömürücülerini alaşağı etmeleri de mümkün değildir. Yalnızca toplumun tamamını kapsayabilecek proletarya sınıfı toplumsal devrimi başarılı bir şekilde gerçekleştirebilir. Günümüzde, yaygınlaşan sömürü politikalarının bir sonucu olarak Avrupa proletaryasının işgücü ile tüm toplumu kapsayamadığı ve sömürülen ülkelerdeki insanların fiilen köleleştirildiği aşamaya kısmen geçildiği söylenebilir. Bazı ülkelerde bu koşulların bir sonucu olarak somut ekonomik temellerin kolonyal şovenizmin yarattığı olanaklarla, uluslararası düzlemde, işçiler arasında yayıldığı gözleniyor. Bu olgular elbette yalnızca günümüze dair, ancak yine de musibetlerin farkına varılmadı ve sebeplerinin anlaşılması zaruri. 

“Marks çoğunlukla Sismondi’nin antik dünyada proletaryanın masraflarının toplum tarafından karşılandığına, modern dünyanın ise proletaryanın sırtından geçindiğine dair çok kayda değer deyişine atıfta bulunur.” (1907) Dokuz yıl sonra, yürütülen tartışmalar kapsamında “Emperyalizm ve Yıkılış” hala “Roma proletaryasının masraflarının toplum tarafından karşılandığını” iddia ediyor.

Lenin’in reformizmin toplumsal kökenine dair yaptığı analiz genellikle sadece işçi sınıfı aristokrasisini ele alıyormuş gibi değerlendirilir. Lenin’in analizinde bu konuyu siyasal mesajını iletmek ve tartışmada karşı tarafı saf dışı bırakmak amacıyla diğer her şeyden daha fazla vurguladığı elbette inkâr edilemez. Aynı şekilde analizinde o dönemki tartışmaları doğrudan ilgilendirmediği için diğer görüşlere değinirken tereddüt ettiği de bariz biçimde ortada. Ancak yine de makaleleri yakından incelendiğinde problemin öteki yönleri ile de ilgilendiği ve gereğinden fazla tek taraflı “işçi sınıfı aristokrasisi” analizinin sıkıntılarının farkında olduğu ortaya çıkıyor. Bugün Lenin’in metinlerinde daimi unsurlar ile o dönemin koşullarına bağlı olarak yazdıkları birbirinden ayrıştırıldığında tarihi perspektifte yazılanların esas konumunu da tespit edebiliriz.    

“İşçi sınıfı aristokrasisi” metnini bu bakış açısı ile değerlendirdiğimizde, 1914-1916 arasında yazdıklarının Ne Yapmalı? ile 1920’de yazdığı Tarım Sorunlarına Dair Taslak Tezler hattında biraz daha zayıf kaldığı sonucuna varabiliriz. “İşçi sınıfı aristokrasisi” analizi emperyalizm dönemi ve klasik 19. yüzyıl (İngiliz) modeli için Lenin’in konuyla ilgili düşünce tarzının temellerini gösteren ve en azından 1914’ten beri İngiliz işçi hareketi arasındaki reformizme karşı hala geçerliliğini koruyan bir metindir. Bu kesim her ne kadar işçi sınıfının bir parçası olarak düşünülse de 19. yüzyılda ve muhtemelen 20. yüzyıl başlarında işçiler arasındaki en üst tabaka olarak algılanıyordu. 

Son olarak, 19. yüzyıl sonunda İngiliz işçi sınıfı aristokrasisinin tarihi örneğinde somutlaşan, sendikal hareketler içerisinde “kendiliğindencilik” ve “bencil” iktisadiyatçılığın tehlikeleri hakkındaki söylemler hala geçerliliğini koruyor. Bu tezler Lenin’den Marks’a en temel, daimi ve aydınlatıcı unsurlar olmaya devam etmektedir.

* Eric Hobsbawm / Monthly Review / 3 Aralık 2012

Çeviri: Feride Tekeli


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome