Liberal Kişilik Nedir? Solla Ne Derdi Vardır? - Necmi Erdoğan

14 Ağustos 2012 Salı

Solcunun-devrimcinin liberal kişiliği tedirgin etmesinin sebebi de, solun feri sönmüş haliyle bile onun bu narsist bütünlük halesini bozan bir "parazit" oluşturmasıdır.


Öncelikle, sözünü edeceğimiz "kişilik tipi" ile dünya-tarihsel bir olgu olarak liberalizmi eş tutmamak gerektiği kaydını düşelim... T. Bora, sığ bir anti-liberalizme düşmememiz için, "faşizmin sosyalizmle liberalizmi aynı soydan düşündüğünü" hatırlatıyor. Bizim ele alacağımız "liberal kişilik tipi"nin çözümlenmesi tam da bu noktada önem kazanıyor. Şöyle ki, bu liberal kişiliğin tayin edici bir özelliği, faşizmin kurduğu eşdeğerliğin tersini kurarak, "sosyalizm ile faşizmin aynı soydan olduğunu" tartışılmaz bir gerçek gibi sunması ve etrafta (Türkiye sol/devrimci hareketinin tarihinde) "faşist avı"na çıkmasıdır.

Bu liberal kişilik, Türk muhafazakarlığı ve yeni sağı ile kurduğu ittifaklardan da aldığı güçle, müttefiklerinin taşıya geldiği (F. Açıkel‘in nitelemesiyle) "kutsal mazlumluk psikopatolojisi" ile kendisinde vehmettiği "muhalif" veya "putkırıcı" dinamiği karşılıklı olarak etkileşime sokarak, Türkiye toplumunun "siyasal ufkunu" tayin eden bir hegemonik dil oluşturuyor. G. Yalman‘ın kullandığı bir ifadeyle "muhalif görünen, ama hegemonik olan" bu dil, Türkiye toplumuna devlet merkezli bir perspektifle bakan ve bugün artık kendi devlet nosyonunu da ordu ve yüksek yargının kimi kısımları ile sınırlamış (müttefiklerinin hakim olduğu aşikar olan emniyet aygıtından milli eğitim aygıtına kadar diğer devlet aygıtlarını pek de dert etmeyen) bir dildir. Her global kapitalizm ve global sermayenin hükmü bahsinde "ulusalcılık illeti" teşhis eder. "Sınıfsallık sorunu"nu arkaik bir sol motif sayar ve "kültürel kimlikler" veya "farklılıklar" ile meşgul görünürken de, eğitim hakkından yoksun kalan ve "kot taşlama"ya mahkum edilen yoksulların, Ege denizine "dökülen" kaçak göçmenlerin, Tuzla tersanelerindeki Kürt ve Alevi işçilerin veya Ermenistan‘dan gelen kaçak işçilerin hayatlarında sınıf ve kimlik sorunlarının iç içe geçmişliğini umursamaz.

• • •

Bu liberal kişilik, her şeyden önce bir "güzel ruh" barındırır. Ama bununla onda bir takım yüce erdemler bulduğumuzu söylemek istemiyoruz. Hegel‘e göre, "güzel ruh" kendine bir ahlaki saflık atfeder; kalbinin safiyetini ve iç güzelliğinin ihtişamını bozmamak için de "eylemekten" ve "dünyadaki yerini almaktan" kaçınır. Bu durumun yarattığı çelişki nedeniyle de ona "mutsuz bir bilinç" eşlik eder. "Güzel ruh", tam da bu arayışında buharlaşıp uçan, içi boşalmış, "kayıp bir ruh"tur. Mağrur ve fakat huzursuzdur. Dahası, Deleuze‘ün deyişiyle "savaş meydanına fırlatılmış barışın adaleti" gibi davranır: "Güzel ruh, tarih kanlı çelişkilerle yapılmaya devam ederken, her yerde farklılıklar gören ve bunlardan yalnızca saygın, uzlaştırılabilir veya federatif farklılıklar olarak söz eden ruhtur aslında."

Liberal kişiliğimiz de böyle bir "güzel ruh" sahibidir. Kendini o farklılıkların, "kimlikler"in dışında ve üstünde yer alan, ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Bu ruhun güzelliği, "öteki güzellemesi" yapıyor görünürken aslında "beriki"ni, yani kendini güzelliyor olmasından da kaynaklanır (Aslına bakarsanız, her "ötekine" de güzel demez zaten.)... Kendisi kirlenmemiş, lekesiz ve her türlü "ideolojik önyargı"dan azadedir. Dikkat edilirse, liberal kişiliğimiz, kimi tezahürlerinde pervasızca, kimi tezahürlerinde de "çaktırmamaya" çalışarak, etrafına kibir, küçümseme ve alayla bakar. Zaten "ötekinden" söz edip durmasının asıl psişik saiki de kendi kendisiyle böbürlenmektir. Elbette ki, "pozitivist kafalı modernleşmeci"nin Jakoben tavrını sergilemez. Ama onun kendinde vehmettiği konum, T. Bora‘nın vurguladığı üzere, kendini etrafını aydınlatmaktan sorumlu addeden otoriter pedagogun (liberal kişiliğimizin şeytanileştirdiği o meşum "Kemalist öğretmen"in) konumundan hiç de daha aşağı, daha mütevazı, daha ayrıcalıksız bir konum değildir.

Liberal kişilik, bütün liberal lafzına rağmen asabi ve tahammülsüzdür. Neredeyse yalnızca muhafazakarlara tahammül gösterir; "demokratiklik kontrol noktasından" her nedense yalnızca onlar geçebilirler. "Musul sorunu Türk-İslam birliği sorunudur" veya "Komünizm tehlikesi yok olmamıştır ve Kürt hareketi de komünisttir" yollu tam sayfalık ilanlar yayınlayan gazetelerde köşe yazarı olmakta beis görmez. Ve fakat solcu birinin "bu kadar kimlik siyaseti yapmasak" gibi bir fikir serdettiğini duyduğu anda bütün bir devrimci harekete faşist veya ırkçı yaftasını yapıştırmakta da tereddüt etmez.

 "Ötekini içeriden anlamak" liberal kişiliğin şiarıdır. Ama bu şiar liberal kişiliğin kendi ötekileri için, solcular/devrimciler için (ve haliyle Kemalistler için) işe koşulmaz. "Ne yani biz Mamak‘ta faşizme karşı direndiğimizi düşünürken, asıl faşist olanlar bizler miydik?" türü soruları duymak bile istemez; duysa da aldırmaz. Mevcut iki ortodoksinin dışında bir başka yolun, bir üçüncü yolun mümkün olduğu fikrini derhal utangaç bir karşı kamp savunusu veya en iyi ihtimalle "iki cami arasında beynamaz" kalma olarak addeder. Tuhaftır, liberal kişilik, ne kadar ideoloji-sonrası görünürse görünsün, soy ideolojilerin "ya/ya da", biz/düşmanlarımız" gibi karşıtlıklarını sanki öyle yapmıyormuş gibi yaparak aynen yeniden üretir.

Liberal kişiliğin kendi ötekisi hakkında sahip olduğu imge de -kendisini aynasında seyrettiği otoriter geleneğin ölçüsünde olmasa bile- paranoid izler taşır. Bizim "liberal kişilik" adını verdiğimiz kişiliğin, Adorno‘nun Amerikan toplumunu faşizm ölçeğine vurduğu "Otoriter Kişilik Üstüne" çalışmasında incelediği kişilik tipinin anti-semitik paranoyası ile ilgisi yoktur elbette; hatta Adorno‘nun "gerçek liberal kişilik" adını verdiği kişiliğe uyduğunu da söyleyebiliriz. Lakin, bir Yahudi‘nin Adorno‘nun sözünü ettiği "otoriter kişiliğe" "Yahudi komplosu" hususunda derdini anlatmaya çalışması ne ölçüde beyhude ise, bir solcunun/devrimcinin bizim liberal kişiliğimize derdini anlatmaya çalışması da o ölçüde beyhudedir. Her iki durumda da "gerçeğin öyle olmadığını göstermek için çırpınan" bir öteki vardır.

Tabii bunu söylerken, liberal kişiliğe haksızlık etmemek gerekir. Zira liberal kişilik, faşist veya otoriter kişilikler gibi hasmını susturmak, yok etmek veya kamplarda toplamak istemez. Onun istediği şey, hasmın bile isteye husumetten vazgeçmesi, kendi işgal ede geldiği konumu kendi kendine gayrımeşru addetmesi, yani kendi kendini gönüllüce ortadan kaldırmasıdır...

Liberal kişilik kibirli ve zaman zaman da saldırgan bir narsizmle maluldür. Bu durumu resmeden tipik bir anını, televizyon ekranında "ötekilerle" tartışırken kendisine söylenen sözlere müstehzi bir gülümsemeyle karşılık vermesinde ve akabinde de bütün farklı argümanlara kerameti kendinden menkul bir edayla bıyık bükerek hasımlarını vuracak silahlarına tekrar sarılmasında bulabiliriz. Bu itibarla, liberal kişiliğin, özellikle de "genç sivil" olanının muarızları tarafından "yaramaz, haylaz çocuk tavrı" sergiler görülmesi boşa olmasa gerektir. Çünkü her iki durumda da "sevin beni, tapın bana" diyen ve bu gerçekleşmedikçe de dikkat çekmek için elinden geleni yapan ve etrafına küçük çaplı sembolik tacizlerde bulunan özneler söz konusudur.

Liberal kişiliğin kendi kendisinde hayran olduğu asli güzellik "putkırıcılık"tır. Bir "Batı demokrasisinde" müesses nizamın "vasat"ı sayılması gereken çoğulculuk, çokseslilik, farklılıkların tanınması vb. fikirlerin Türkiye‘ye gelindiğinde "muhalif" veya "putkırıcı" gibi görünmesinin birtakım ciddi toplumsal-siyasal sebepleri elbette ki vardır. Yine de, şu "global köy"deki bir "kanaat önderi" olarak liberal kişilik Guardian veya Independent gibi bir gazetede İngilizlere hitap ediyor olsa, onlar için nasıl "putkırıcı" olan bir dünya tasavvuru sunacaktır acaba?.. Liberal kişilik, başka şeylerinin yanı sıra, bu durumunun da farkında olacak kadar bilgili bir kişiliktir. Yine de, kendi siluetine baktığında gözleri kamaşmaya devam eder. "Güzel ruh"unu huzmeleriyle yıkıyor görünen putkırıcılığının göz kamaştırıcılığı, kendisini "devletetaparlığın" aynasında seyredip durmasından kaynaklanır. Fazla kazınırsa, bu putkırıcılığın altında "otoriter baba"nınkinden daha "sahici" bir "otorite" inşa etme arayışı bulmak mümkündür... "Ceberut devlet"e karşı durduğunu düşünen liberal kişiliğin kamusal tartışmalarda "duruma vaziyet eden" ve durduğu "Arşimet noktası"ndan herkesi yerine yerleştiren bir "demokratlık polisi" rolüne soyunması da böyle bir otorite tesisi ile ilgili olsa gerektir.

Solcunun-devrimcinin liberal kişiliği tedirgin etmesinin sebebi de, solun feri sönmüş haliyle bile onun bu narsist bütünlük halesini bozan bir "parazit" oluşturmasıdır. Yani "bir hayalet olarak" sol, liberal kişiliğin "semptom"udur; liberal putkırıcılığın nasıl sığ bir sivil toplum (ve sermaye) putlaştırmasını, nasıl sığ bir devlet eleştirisini, nasıl "baskıcı bir hoşgörüyü" içerdiğinin ve ayrıca "devletetaparlığın da, sivil topluma taparlığın da" dışında bir ihtimal daha olduğunun işaretini verir. Liberal kişiliğin solla olan derdi, "olmayan haliyle bile" solun onun hiç de "heterolojik" olmadığını göstermesinin semptomlarıyla baş etme arayışı olarak okunabilir. Hülasa, liberal kişiliğin anlatısallaştıramadığı "reel"i kendisinin de bir "ortodoksi" oluşturması ve "heterodoks" bir dünya ve toplum tasavvurunun ancak sol bir tasavvur olabilecek olmasıdır. Yani "Marx‘ın hayaleti" liberal kişiliğin ruhuna musallat olmuştur...
*Birgün Gazetesi 2008 Aralık
 


Yazarlar:Necmi Erdoğan
Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome