Muhammed Ali’nin ardından BOKS, DİN ve HEGEMONYA - TANER TİMUR

11 Haziran 2016 Cumartesi


TANER TİMUR

"Muhammed Ali, Müslümanlığın da ötesinde dünyada mazlum ve mağdur kim varsa onun için dövüşüyordu! Onun vurduğu her yumruk rakibine değil, dünyadaki tüm zalimlere, tüm katillere gidiyordu!”. 
 
Eğer cenaze töreninde yapacağı konuşma programdan çıkarılmasaydı, belli ki Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Louisville cemaatine bunları söyleyecekti. Oysa özür dilediler; “sadece bizler konuşacağız” dediler ve Erdoğan da hazırlanmış olan metni Beştepe Külliyesi’nde muhtarlara okumakla yetindi. Ve bizler de Muhammed Ali’nin “yoksulları, işsizleri, hastaları ve çocuklarıyla; yalnızları, bağımlıları, temizlik işçileri hatta meyhanelerdeki zavallı ayyaşlarıyla” nasıl tüm mağdurlar için döğüştüğünü öğrenmiş olduk.
 
*** 
 
Aslında Muhammed Ali’nin şanlı yılları, Türkiye’de de İslamcılığın yükseliş dönemiyle örtüşmüştü. O yıllarda İslamı yücelttiği düşünülen her şey “Milli Görüş”cüler ve “Büyük Doğu”cular arasında heyecan uyandırıyordu. Muhammed Ali klasında bir şampiyon ise adeta gökten inmiş bir nimetti. Erdoğan, muhtarlara o günleri anlatırken, sabahın erken saatlerinde Ali’nin maçlarını TV ekranlarında izleyenlerin “büyük bölümünün aslında bir spor dalıyla herhangi bir ilgilerinin olmadığını” da hatırlatıyordu. Kısaca İslamcılar Muhammed Ali’nin şahsında kendi Che Guevera’larını yaratmışlardı. Uzun süre düş kırıklığına da uğramadılar. Hatta efsane boksör, 1976 Eylül’ünde Ken Norton’u yendikten sonra, Ekim ayında İstanbul’a da geldi ve Erbakan eşliğinde Sultan Ahmet Camii’nde namaz kıldı.
 
***
 
Gerçekten de “ezilenlerin kahramanı” hasımlarına büyük bir kinle vuruyordu. Ne var ki kanlar içinde yere düşenler hiç de “ezenler” değildi. Aksine, yere düşen ünlü hasımlarının (Liston, Norton, Frazier, Foreman, Spinks) hepsi de Ali gibi Güney eyaletlerinin ırkçı atmosferi içinde zor bir çocukluk geçirmiş, pazusu güçlü yeteneklerdi. Bu yüzden boks dünyasında “ezenler”i de başka mekanlarda aramak gerekiyordu: Örneğin kulislerde, organizatör şapkaları altında; ya da bahisçiler ve reklamcılar, özellikle de lüks villalarında TV ekranları karşısında “vur!” diye heyecanlanan milyarderler arasında..
 
***
 
Aslında ağır siklet boks şampiyonluğu, döverek olduğu kadar dövülerek de olsa, kazandırdığı milyonlarla bir sınıf değiştirme işlevi de görüyordu. Normal olarak Ali de bu yolda ilerleyecekti. Okumayı pek sevmiyordu; güzel yaşamaya ve kadınlara düşkündü; kendisi için parlak bir geleceğin yumruklarında saklı olduğunu daha çocukken hissetmişti. On iki yaşındayken bisikletini çaldırınca, polisin de tavsiyesiyle müstakbel hırsızlara haddini bildirmek için boksa başladı. Yine de o yıllarda kendisini hırsızlardan çok, derisinin rengi dolayısıyla karşılaştığı horlayıcı davranışlar kahrediyordu. Cezayir, Kore ve Vietnam savaşlarının eşitlik ilkesini ve ırkçılıkla mücadeleyi ön plana çıkardığı yıllardı. Bu kavga Amerikalı siyahlar arasında da “aşağılama” simgesi olarak “beyaz”ları hedef tahtasına oturtmuştu. Bu konuda aktif bir rol oynayan İslam Cemaati (Nation of Islam), “Black Muslims” sloganı altında ırk ayrımını ön plana çıkarmıştı. Yapılan, dini giysiler içinde, ters yönde bir ırkçılıktı. Herşeyin en doğrusu, en iyisi, en güzeli “Siyahlar”dı. 
 
***
 
“İslam Cemaati”, Kuzey Amerika’daki Müslüman topluluklardan sadece bir tanesiydi, fakat o yıllarda en aktif örgüttü. 1930’da Wallace Fard adında kökeni karanlık bir şahıs, ilhamını Kuzey Afrika’nın otantik halklarından (Berberler, Moor’lar) alarak eklektik bir doktrin geliştirmiş olan Timoty Drew’ün (Drew Ali) öğretisinden esinlenmiş ve bu Cemaat’i kurmuştu. Oysa 1934’te Cemaat’in başına geçen Elijah Muhammed, Wallace Fard’ı tanrılaştırarak Cemaat’e yeni bir ruh aşıladı. Elijah, kendisini de Fard’ın peygamberi olarak sunuyordu. Beyazlar “şeytan”dılar; siyahlar ise insanlığın kremasını oluşturuyorlardı. Bu arada Malcolm Little adında bir bıçkın da hapishanede Cemaat’e katılmış ve Malcolm X adını alarak 1950’lerde örgütün en etkili elemanlarından biri haline gelmişti. Onun için “Little” adı, kölelik simgesiydi; bu yüzden onu sembolik X harfi ile değiştiriyordu. Cassius Clay’i de örgüte yönlendiren Elijah’la birlikte, Malcolm X oldu.
 
***
 
Muhammed Ali, “İslam Cemaati “adını ilk kez 1959 yılında, Chicago’da bir turnuvadayken duyduğunu söylemişti. Bir yıl sonra Roma Olimpiyatları’nda altın madalya kazanınca kendisi de örgüt liderlerinin dikkatini çekti; fakat Cemaat’e üye oluşu 1964’te Liston’u yenerek dünya şampiyonu olmasıyla gerçekleşti. O yıl Elijah ve Malcolm X’in teşvikleriyle Cassius X adı altında örgüte katılmış ve sesini yüzbinlere duyurmaya başlamıştı. Oysa uğursuz bir rastlantı olarak Cemaat’te kendi yıldızı yülselirken, Malcolm X’inki kararıyordu. Bunun nedeni Elijah’a göre kendisini fazlasıyla ön plana çıkarmasıydı; oysa bunda kuşkusuz Malcolm’un Başkan’a yönelttiği eleştirilerin ve bu arada Elijah’ın sekreterlerinden yaptığı evlilik dışı çocuklarla ilgili açıklamaların da payı vardı. Sonunda Malcolm X Cemaat’ten uzaklaştı ve Elijah, 1964 yılında, Cassius X’i de Muhammed Ali adıyla kamuoyuna ilan etti. Bir yıl sonra da Malcolm X Cemaat’e mensup fanatikler tarafından öldürülecekti. Bunu sorun yapmayan Ali’nin Malcolm X’e ihaneti, yıllar sonra “hayatımın en büyük hatalarından biri” diye pişmanlık duyacağı bir davranış olacaktır.
 
***
 
Muhammed Ali İslam Cemaati’nde on yıl kadar kaldı; fakat konformist bir üye de olmadı. Beyazlara karşı ırkçı söylemleri yer yer paylaşsa da, biyograflarının işaret ettiği gibi, çevresinde beyazlar her zaman siyahlardan fazla oldu. Sevimli halleri, sivri dili ve esprili hazır-cevaplılığı ile herkesi şaşırtıyor, hayranları artıyordu. Kendisine “En Büyük” lakabını uygun görmüş ve bunu da herkese kabul ettirmişti. Ne var ki 1966’da Vietnam savaşı için askere alınınca kariyerinde ilk kırılmayı da yaşadı. 
 
Çağrı anlamsızdı. Muhammed Ali’nin hiç tanımadığı bir ülkeye gidip, kendisine hiçbir zarar vermemiş insanlarla savaşması için hiçbir neden yoktu. Vietkong’u “Asya’nın zencileri” olarak görüyor ve onlarla savaşmayı reddediyordu. Bu tutumu yüzünden ağır baskılara uğradı, şampiyonluk titri elinden alındı ve hapisten kurtulmak için ağır para cezaları ödedi. Yine de dik durdu; yılmadı ve 1970’de haklarını geri alana kadar örnek hukuk savaşı verdi. Üç buçuk yıl ringlerden uzak kalmasına rağmen şampiyonluğu yeniden elde edecek ve karzimasının zirvesine ulaşacaktı.
 
***
 
1975’te Eijah Muhammed ölünce Muhammed Ali’nin siyasi kavgasında da ikinci bir kırılma daha meydana geldi. Elijah’ın yerini oğlu Warith D. Muhammed almış ve Cemaat’i Sünni Müslümanlığa doğru yöneltmişti. Ali de bu dönüşümün içindeydi ve bu akım aynı zamanda “sistem”le uzlaşma anlamını da taşıyordu. Kaldı ki yaptığı ağır spora nisbetle artık Şampiyon’un yaşı da ilerlemeye başlamıştı. Manilla’da 1974’te Joe Frazier’yi 14. raunda yendiği zaman kendi ifadesiyle “ölümün eşiğine” gelmişti ve maçın filmine “cehennemi tekrar görmek istemiyorum” diyerek bakmayı reddetti. 1980’de ise hayatını zehir edecek olan Parkinson hastalığının ilk belirtileri başlamıştı. Doktorları bunun kariyeri boyunca başına aldığı darbelerle ilgili olabileceğini düşündüler ve 1984 yılında, Muhammed Ali henüz 42 yaşındayken de asıl teşhisi koydular. Artık Şampiyon kendisini her geçen gün biraz daha kuvvetten düşürecek çileli bir yolculuğa başlamıştı. Herkesle ve herşeyle alay eden, düzene meydan okuyan “Asi Ali”, giderek yerini düzenle barışık, Beyaz Saray’a davet edilen, “uyumlu Ali”ye bırakıyordu. Beyaz düşmanı İslam gitmiş, ılımlı İslam gelmişti. Ve bu bayrak altında Muhammed Ali, 2005 yılında, Irak “fatihi” George Bush’un ellerinden bir “özgürlük madalyası” almakta da bir sakınca görmedi. 
 
***
 
Yine de Ali’nin karizması sönmedi; sadece metamorfoza uğradı. 68 Ruhu içinde düzene başkaldırma ile doğan karizma, zamanla “Amerikan rüyası”nın ve “Amerikan hoşgörüsü”nün ifadesi şekline dönüşmüştü. İşte 10 Haziran’da toprağa verilen efsane boksör bu değerlerin, Amerika kültürü içinde yoğrulmuş bir İslam anlayışının ürünüydü. Bunu başkalarının anlaması zordu. Hele, “Müslümanların, Osmanlı'nın çöküşünden sonraki sahipsizliğini” düşünerek (Yeni Şafak, 10 Haziran) Amerika’ya çıkartma yapanlar ve İslam giysileri içinde çakma Che Guevera’lar yaratmaya çalışanlar gülünç olmaya mahkûmdu. Onlara istihfafla “No, Thank you!” dediler; söz vermediler ve kendi kahramanlarını kendi mesajlarıyla, kendi törenleriyle gömdüler. 10 Haziran’da hayatı boyunca kendi onurunu korumaya çalışan, fakat isteyerek ya da istemeyerek kendisini aşan davaların simgesi haline gelen müstesna bir spor yıldızı kaydı.
 


Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için info@muhalefet.org

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome