"Mülkümüz Bir Gıdım İyimserlik" - Doğuş Sarpkaya

19 Mart 2012 Pazartesi

Ahmet Büke’yi yazmaya iten bir derdi, bu derdin de toplumsal bir tonu vardı. Derdini anlatmak için illa büyük laflar söylemesi ya da insanların acılarını bir üçüncü sayfa editörü cinliğiyle işlemesi gerekmediğini bilen Ahmet Büke, minik minik adımlarla, bir karıncanın sabrıyla gerçekliğin fotoğrafını çekmeyi başardı.


Türkiye’de öykücülük, 2000’li yılların ikinci yarısında ciddi bir atılıma geçti. 90’lara damgasını vuran postmodernizmin etkisinin yavaş yavaş dağılmaya başlamasının bunda etkisi büyük. Çünkü postmodern akıl, öyküyü içeriğinden olabildiğince uzaklaştırarak, biçim konusunda uzmanlaşmayı vaaz ediyordu. Toplumsal gerçeğin bir olayda açığa çıkarılıp vurgulandığı, yaşamın “gariplik ve belirsizliklerinin” çerçeve içine alındığı öyküler yerini, anlamın geriye itildiği, toplumsal olan ile bireysel olan arasında uçurumun yaratıldığı, dilsel, biçimsel oyunların anlatılan öykünün önüne geçtiği anlatılara bırakmıştı. Bu müdahale ile, artık öykünün toplum gerçeğiyle işi kalmamış gibi gözüküyordu. Sıradan insanların sıradan hikayelerinin anlatıldığı kısa öyküler sıradan bulunuyordu. Öykü, saf biçimciliğe dönüştürülerek erimeye bırakılmıştı.

2000’li yıllar ise bu dönemin en azından edebiyat alanında yavaş yavaş aşılmaya başladığı, gerçekçi öykücülüğün yeniden ama yeni bir solukla edebiyat dünyasına adımını attığı bir döneme işaret etti. Bu dönemde ortaya çıkan öykücülerden en dikkat çekenlerinden biri ise Ahmet Büke oldu.

Karınca Adımları

Ahmet Büke üzerine düşünürken, gerçekçiliğe “dönüş”ün nasıl gerçekleştiği sorusunun cevaplanması gerekiyor. 90’larda gerçekçiliği kaba olarak gören bir algının oluşması, öykünün içerik olarak kan kaybetmesine sebep olmuştu. Diğer taraftan özgünlük tartışmalarının daha önce hiç olmadığı kadar açığa çıktığı bir dönemle karşı karşıyaydık: Bir tarafta esinlenme, metinlerarasılık gibi bahanelerle aşırmacılık yapmanın mubah sayılması söz konusuydu. Diğer taraftan özgünlük, daha önce denenmemişi deneme, sanatsal olana yeni bir soluk ekleme adına biçimsel oyunlar oynanmaktaydı. Bu iki yönelimin dışında bir yol açmak zorunluydu. Böyle bir yol açarken önceki kuşakların gölgesinden de kurtulmak gerekiyordu. Genç bir öykücünün, hem çağının biçimsel ve biçemsel sorunlarını aşması hem de önceki kuşakların baskısını omuzlaması ağır bir sorumluluktu. Tüm bunlar olurken ülkede kirli bir savaşın sürdüğünü, ölüm oruçlarında insanların hayatlarını kaybettiklerini, yeniden ayağa kalkmaya çalışan muhalefetin baskılarla susturulmaya çalışıldığını hatırlayalım. Elimizde, 1980 sonrası Türkiye’sinin yeni bir gerçekliği olduğunu ve bu gerçekliği anlatabilecek edebiyatçıları beklediğini düşünmek için bir çok veri vardı.

Ahmet Büke’nin, böyle bir edebiyat ortamında kendi sesini oluştururken, gerçekçiliği yeniden icat etmesi gerekiyordu. Bunu yaparken özel bir formül kullandığı düşünülmesin. Yeni dönemin gerçekçiliğini oluştururken, sade bir dilin yeterli olacağı birçoklarımızın aklından geçmezdi belki de.  Ahmet Büke’yi yazmaya iten bir derdi, bu derdin de toplumsal bir tonu vardı. Derdini anlatmak için illa büyük laflar söylemesi ya da insanların acılarını bir üçüncü sayfa editörü cinliğiyle işlemesi gerekmediğini bilen Ahmet Büke, minik minik adımlarla, bir karıncanın sabrıyla gerçekliğin fotoğrafını çekmeyi başardı. Ahmet Büke’yi okurken Cortazar’ın öykü ile fotoğrafçılık arasında kurduğu ilişkiyi anımsamamız bundandır belki de: “Gerçeğin içinden bir fragmanı kesmek, onu belli sınırlara hapsetmek ama bunu öyle bir şekilde yapmak ki, bu kesilen parça kanat kanat açılarak çok daha geniş bir gerçekliğe nüfuz eden bir patlamaya dönüşsün, kameranın kapsadığı alanı ruhsal olarak aşan dinamik bir bakış açısı olarak hareket etsin.” Ahmet Büke’nin öyküsünde gerçekliğin farklı biçimlerinin anlatıldığı açıkça görülüyordu ama bu gerçekliğin insan ruhuna işlemesi dalga dalga, adım adım gerçekleşiyordu.

İşte şimdi karınca imgesine geri dönebiliriz: Turgut Uyar, kuşyemi ile kendi şiirini küçülterek nasıl yoğunlaştırdıysa Ahmet Büke’de karıncaları, serçeleri, gevrek susamlarını, çiğdem tanelerini gerçekliğe açılan kapıyı aralayacak anahtarlar olarak kullanmıştı. Büke’nin karıncaları “yıkılmış bir ormanı yeniden kurmaya çalışmaktaydı”.  Ahmet Büke’nin öyküsü, klasik öyküye bir dönüşü işaret eder gibiydi. Ama klasik öykünün anlatım imkanlarını genişletmeden önce imgesel bir daralmaya gitmeliydi: Böylece Sait Faik’in denizinin yerini dar sokaklar, balıkçı teknelerinin yerini, küçük dükkanlar, martılarının yerini serçeler aldı. İmgesel daralma, anlatılacak sıradan insanların yaşamını daha gerçekçi bir düzleme taşıma şansı da yarattı. Büke’nin özellikle ilk üç öykü kitabında görülen bu daralma daha sonraki genişlemenin nüvelerini de taşıdı. Kumrunun Gördüğü ve Ekmek ve Zeytin’de, imgesel daralmanın genişlettiği bakış açısıyla arka sokaklardan, yavaş yavaş büyük caddelere, oradan tüm ülkeye açılma bu sayede gerçekleşti. Görmezden geldiğimiz insanların, delilerin, çocukların öykülerini anlatmaya devam etti Ahmet Büke. Ama artık öykülerinde yeni kahramanlar arzı endam etmeye başlamıştı: Sait Faik Öykü Ödülü’nü hediye ettiği devrimci abilerin, ablaların sesi geldi kulaklarımıza. Sınıfın yaralarıyla, devrimcilerin yaraları birbirine benzediğinde kabuk tutmaya başladı. İşte o zaman “insan insana iyi geldi”.

Sorumluluk ya da Sonuç Yerine

Bu noktada 90’ların sanatçının sorumluluğu tartışmalarını hatırlamamız anlamlı olabilir. Genellikle Sartre’ın Yazarın Sorumluluğu makalesinin etrafında dönen tartışmalarda, pek çok postmodernist, sorunlu biri olan sanatçının, sorumluluk üstlenmesinin anlamsız olduğunu, sanatçının kendi eserine karşı sorumluluğu dışında bir sorumluluğunun bulunmadığını savunmaktaydı. Dönemin bireyciliğine ve sorumluluk kaçkınlığına en güzel yanıtlardan birini Ahmet Oktay vermişti: “...Edebiyat, imgesel ve söylemsel düzeyde nereden konuştuğunu sezdirerek, hangi tarafta yer aldığını açığa vurur. Açın mı, tokun mu yanında, ezilenin mi ezenin mi yanında durduğunu belli eder. Tercih, metnin hücrelerinden, seçilen sözcüklerden, betimlemelerin biçiminden sızar, kan gibi. Dikkat edelim: Çalışan beden uzun süredir edebiyattan dışlanmış bulunuyor. Erotik beden, hatta sanal beden gündemde: ama sekiz saat terleyen, sakatlanan, sömürülen, işkence edilen bedenden hiç söz edilmiyor. Sartre haklıdır: Adlandırılan yazarın sorumluluğu vardır. Çağırmak ve önermek okurun zevkine ve düşüncesine müdahale değildir”. Tüm bu sorumluluk tartışmaları hatırlatılarak, Ahmet Büke’yi neden sevdiğimiz sorulacak olsaydı,  bir saniye durmadan “sekiz saat terleyen, sakatlanan, sömürülen, işkence edilen bedenden” söz edebildiği ve “adalet denilen ve eninde sonunda gerçekleşeceğine inanılan o mükemmel şarkıyı üçüncü sınıf pavyon namesine dönüştürenlere” karşı tokat gibi öyküler yazdığı için derdik.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome