Sağlıklı Yaşam Tarzları Endüstrisi

19 Ocak 2012 Perşembe

Hastalığın nedenlerinin düzene ilişkin nedenlerinin görünmez kılınmasının sonucu olarak, suç bireyde ise ceza da bireye kesilmekte, sağlık hizmeti tamamen paralı halde getirilmekte ve her tür kamusal niteliğinden arındırılmaktadır.


Önder İşleyen

ABD'nin Körfez'e saldırısı 'savaşın ışık illüzyonunu' olarak sunulmasının başlangıcıydı. Bu illüzyon zaman içinde 'savaş endüstrisinin' içerisinde 'tüketici içine çeken' bir oyunlar ve mekanların oluşturulmasıyla 'gerçeklik' kazandı. ABD'de Taktik Tanklar denilen 'askeri eğlence parkı' bunlardan birisidir. 'Amerikalı Taktik Tanklar'da 8 500 dolar karşılığında bütün bir günü gerçek bir tankın içinde çeşitli 'misyonlar'ı yerine getirerek geçirebilir. Ayrıca, ordunun gezgin 'Özel Operasyonlar Mecera Kavramı' askeri bir teşebbüs olarak bir tanka, helikoptere binme ya da diğer silah simülatörlerini kullanma şansını, belirli bir para karşılığında sunuyor. Bir fuar alanındaki eğlence parkının yakınlarında, simülasyonla Humvee zırhlı araç ve helikopter kullanabileceğiniz 1765 metre karelik bir alana yayılan 'Sanal Askerlik Deneyimi' alanına ailenizle birlikte gidebilirsiniz.'

Bilgisayar oyunu ile savaşın 'öznesi' olmanın yetmediği noktada 'savaş endüstrisinin' bir savaş deneyimini tasarlanmış mekanlar tüketim kültürünün günümüz toplumunu nasıl sardığının çarpıcı örneklerden bir tanesidir. 'Savaş endüstrisinde' olduğu üzere eğitim ya da sağlığı tartışmaya başladığımız da tüketim kültürünün bütünselliği, piyasanın belirleyiciliği dışında kalmak artık olanaklı değil.

George Ritzer, 'Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek' kitabında, tüketim araçlarından birisi olarak da 'tıp ve hastaneleri' işaret eder. MCdoktor ve Mchastene tanımlaması ile sağlığın tüketim içendeki yeniden inşasını ele alan Ritzer, hastane yerine artık bol yıldızlı otellere dönüşen, hızlı servis tıp merkezlerinden söz eder. McDonald'slaşma, gündelik hayatın hıza teslim olduğu zamanlarda ihtiyacı ayak üstü ve çabuk şekilde çözmenin verimliğini; ürünlerin her zaman her yerde aynı olacağına ilişkin öngörülülük sunması, tarife bolluğu ile çeşitlilik imkanı aynı zamanda çalışanların hızlılığı, tek biçimliliği, kendi içindeki rekabeti ve standardı getirir. Ritzer, 'Toplumun McDonaldlaştırılması' kitabında sağlığın bu anlamdaki dönüşümüne işaret eder, 'Tarihsel olarak tıp hiçbir şekilde öngörülebilir olmamıştır. Çok çeşitli güçler, tıbbı daha büyük öngörülebilirli yönüne doğru itmektedir, yani çeşitli tıbbi uygulamalar standartlaşmaya başlamıştır. Bütün bürokrasiler gibi tıp kurumları da bir dizi kural, yönetmelik ve resmi denetime bağlıdır. Bunlar doktorları sınırlar ve mesleklerini daha öngörülebilir şekilde uygulamalarına yol açar. Yani doktorların davranışları fazla değişmez, bir yerde ya da bir zaman verilen tıbbi kararlar başka yerler ya da başka zamanlarda verilenle aynı olur. Kar amacı güden kurumların tıbbı bu yöne yöneltmeleri büyük bir olasılıktır. Doktorun daha az öngörülebilir, öznel yargılarının yerini gelişmiş tıp teknolojilerinin mümkün kıldığı daha nesnel yargıların almasına yönelik bir eğilim de var.'

'Sanal Askerlik Deneyimi' mekanlarına benzer biçimde Mchastanelerde de tüketim merkezleri olarak gelişmektedir. Yine ABD de, 'Rehabilitasyon ve ameliyat merkezleri zinciri Health South, McDonald'sı modelini taklit etmeye ve tüm ABD'de de düşük maliyetli, verimli ve kolay gidilebilin sağlık bakımı sunmaya çalışıyor. Yönetim kurulu başkanı, 'Sanırım 50 eyalette sağlık bakımı yapabiliriz ve hangi şehirde bulursanız bulunun tutarlı bir tedavi görebilirsiniz', diyor'

Ülkemizde de sağlıkta dönüşümle birlikte, her yerde açılmaya başlayan Tıp Merkezleri'nin henüz bu tür bir noktada olmasa da gelişme yönü bunu takip edecektir. Piyasanın ve tüketimin parçası kılınmış sağlık sisteminin 'sağlıklı yaşam endüstrisine' dönüşerek bir yaşam biçimi ve mekanlarla kendi zincirlerini geliştirmeye başladığı bugünden görülmektedir. Dünün, döküntü binalarında, eskimiş araçlarla ve uzun hasta kuyrukları ile hatırlanan hastanelerin yerini, şimdi ayak üstü tedavi olunabilecek, bir Alışveriş Merkezi parlaklığı ve çekiciliğindeki, paketlenmiş hizmetlerin satıldığı, işlemlerin hızlı ve standart olarak teknolojiye bağlı kılındığı, doktorların araçların aracı haline geldiği hastaneler almaya başlıyor.

Sağlıkta yaşanan piyasalaşma süreçleri çok yönlü olarak gelişmektedir. Sağlık, sermaye birikiminin en önemli alanlarından birisi olarak görülürken, gelişen endüstri artık çok yönlü olarak sağlık sistemini ve insanların sağlığa ilişkin alışkanlıklarını, ilişkilerini de dönüştürmektedir. Bu nedenle sağlıkta yaşanan dönüşüme tüketim kültürü bağlamı içerisinden bakmak faydalı olacaktır.

Tüketim Kültürünün Gelişimi ve 'Sağlıklı Beden'
Kapitalizmin ilk dönemlerinde 'Protestan Ahlakı' olarak tanımlanan 'çok çalışmaya, az tüketmeye' dayalı anlayış, kapitalizmin gelişimine paralel olarak 'tüketimin demokratikleşmesi' olarak tanımlanan süreçle, tüketimin alt sınıflara doğru genişlemesi ile farklılaşmıştır. Tüketim, aşağıdakiler için kimlik kazanmanın ve üst sınıflarla duygusal özdeşlik kurmanın bir yolu olmuş, günümüzde bu bir yaşam felsefesine dönüşmüştür.

Tüketim kültürünün bu denli yaygınlaşması 1980 sonrasında gelişmiştir. Kapitalizmin 'Keyneysen Model' çerçevesi içindeki, sosyal devleti daha fazla içeren döneminde üretim ve tüketim dengesini de kitlesel üretim-kitlesel tüketim üzerinden şekillenmiştir. Fordizm, kitlesel ve standart üretimi temel almaktaydı, tüketim kalıpları da buna uygun olarak benzer malların toplu pazarlarda kitlesel tüketimi üzerine kuruludur. Emekçi sınıfların, -mücadelelerin sonucunda dönemin temel özelliği olarak emeğin haklarının güvenceye alınması ve sosyal devletin var olmasının bir sonucu olarak- tüketim kapasitesine sahip olduğu dönemde, tüketimin hedefi de aile olmuştur. İşçi sınıfını hedefleyen tüketimin ana unsuru dayanaklı tüketim malları olurken, daha çok erkeğin çalıştığı kadın ve çocuğun ise tüketici olarak görüldüğü bir sistem içerisinde, kitle iletişim araçlarının ve vitrinlerin tüketimi arttırmak için devreye sokulduğu yıllar olmuştur.

Kitlesel üretim sistemi 1970'li yıllarla birlikte, iç ve dış pazarda meydana gelen ani değişimlere yanıt verememiş, kitlesel üretilen mallara talebin doyması, farklı taleplerinin yaratılamaması sorunu petrol fiyatlarındaki dalgalanma ile birleşmesiyle önemli bir kriz ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin bu krizi aşma noktasında gündeme getirdiği yeni politikaların parçası olarak kitlesel üretim yerine parçalı ve esnek üretim sistemine geçiş yaşanmıştır.

Post-fordizm olarak adlandırılan bu üretim sistemi ile birlikte aynı zamanda kapitalizmin toplumsal, politik ve kültürel olarak yeniden inşa edildiği bir döneme geçilmiştir. 'Örgütlü kapitalizmden' örgütsüz kapitalizme, sınırlarla çevrili ulusal pazarlar yerine küreselleşmenin, sosyal devlet yerine piyasanın hakimiyetinin geliştiği bu dönem içerisinde tüketim alışkanlıkları ve kalıpları da farklılaştırılmıştır. Esnek üretime ve ürün çeşitliliğine dayalı üretim sisteminde emeğin örgütlülüğü de bu parçalanma temelinde dağıtılırken, çalışma yaşamında da esnek-güvencesiz çalışma biçimleri geliştirilmiştir.

Kitlesel tüketime dayalı fordist dönemdeki aile merkezle tüketim yerini birey merkezli tüketime kayarken, tüketim ihtiyaçların karşılanmasının ötesinde büyük ölçüde sembolik anlamlarla kimlik kazanmanın en önemli unsuru haline getirilmiştir. Çeşitliliğe, sürekli değişime dayalı üretime yanıt verecek şekilde tüketim de farklı kimliklerin inşasının parçası kılınmış, sembolik anlamlar toplumsal statü ve varoluş kaynağına dönüşmüştür. Thierry Paguot Lükse Övgü kitabında günümüz tüketim kültürünün etkisini şu şekilde tanımlar, 'Yabancılaşma duygusunu insanlara artık hissettiren şey niteliksiz -hiç kişisel doyum yaşatmayan- iş değildir; toplumun bize ilerleme, rahatlık, serbest zaman vb. Olarak sunduğu şeylerin tümünü kabullenerek yabancılaşırız kendimize. Sonuç olarak da çalışmaya ayrılan zamanın dışında kendimizi keşfettiğimizi düşünürken, benliğimizden yoksun kalıveririz! Her şey ama her şey, der, çok boyutluluğumuza köstek vurmak ve durmaksızın bizi tek boyutlulaştırmak için işler tam da. Bir montaj hattına, dayanılmaz üretim hızlarına, bir küçük şefin abuk sabuk sözlerini başkaldırmak ve işçinin düzenlenmesini hak olarak ileri sürmek kulağa mantıklı gelse de kendini insan olarak içinde bulunduğumuz koşulların iyileştirilmesi olarak ortaya koyan şeye karşı çıkılmasını esinlemek tuhaf görünür'.

Artık çalışmanın ve üretmenin değil, tüketmenin kendini keşfetmenin, inşa etmenin tek yolu olduğu çağımızda, müştiş bir tek boyutluluk, farklılık ve çok boyutluluk olarak sunularak hayatın her alanı kontrol altına alınarak düzenlenir. Üretmek için değil tüketmek için çalışan, boş zamanı merkeze alan ve kendisini tüketim vesilesiyle düzenin parçası kılabilen bir buharlaşmadan söz etmek mümkündür.

Tüketim kültürünün içerisinde pek çok araç ve imge ile birlikte sağlık da çok farklı yönleriyle bu sürecin parçası haline gelişmiştir. Yaşam tarzları öncelikle doğrudan bedenle ilgilidir. Medya tarafından tanımlanmış biçimdeki 'sağlıklı bedenler' her yaşta genç olmanın, bir yaşam tarzının sürdürücüsü olabilmenin, bir toplumsal sınıfa -sembolik anlamda da olsa- ait olabilmenin yollarından birisidir. Bu şekilde insanın bedeni doğrudan tüketimin esiri haline getirilerek kontrol altına alınır. İnsanların kendilerini iyi ya da kötü hissetmeleri artık aynada nasıl göründükleri, medyada tanımlanan 'sağlıklı bedene' ne kadar sahip olup olamadıklarıyla ilgilidir. Bedenin iktidar tarafından ele geçirilme süreci aynı zamanda hastalık ve tedavi tanımı ve yöntemlerine ilişkin de bir değişimi beraberinde getirmiştir. 'Sağlıklı yaşam endüstrisi' eliyle, bunun yolları, formülleri sürekli ve değişen bir biçimde üretilirken, bunu sağlayacak mekan ve hizmetler de piyasa eliyle üretilmektedir. Tıbbın ilerlemesinin sağladığı imkanlarla insan ömrü uzatılırken hatta şimdilerde ölümsüzlük formülleri dahi tartışılırken, toplumun topyekun hastalığa sürüklendiği, sürekli tedavi ve ilaçlarla ayakta durabildiği bir durum da ortaya çıkarılmıştır.

Tüketimin bireyselleşmesine paralel olarak sağlıkta bireyselleştirilmiştir, hastalığın kaynağı bütün toplumsal-çevresel etkilerden uzaklaştırılarak bireyselleştirilmiştir. Dolayısıyla tedavi de ancak bireyin kendi sağlığına dikkat etmesine bağlanmaktadır. Her sabah televizyonlarda boy gösteren 'doktorların' verdiği sağlıklı yaşam formülleri, genç kalabilmenin ve bedenini sağlıklı tutabilmenin yolları anlatılmaktadır. Bir hayat meselesi olarak insanları can evinden yakalayan 'sağlıklı yaşam endüstrisi' içerisinde bedenle birlikte ruhu da iyileştiren mistik/dinsel inanışlarla birleşerek aynı zamanda bir yaşam tarzı da sunmaktadır. Tüketim içindeki sağlık sistemi hastalık tanımlanmasının içeriğini de dönüştürürken, bedenin kontrolü de bu yolla sağlamaktadır.

Bireyselleşen Sağlık ve Yaşam Tarzı Hastalıkları
Hastalık tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Melankolinin dahilik olarak görüldüğü ya da hastalığın tanrıya karşı suçun bir sonucu olduğuna ilişkin Ortaçağ'daki yaklaşımlarda belirleyici olan din olmuştur. Dinin, hastalığın tanımlanmasındaki ve tedavisindeki etkisi tıbbın gelişme evresinde de birliktelik içerisinde devam etmiştir. Tıbbın, on yedinci yüzyılda gelişmeye başlaması ile birlikte bedenin temizlenmesi doktorların, ruhun temizlenmesi ise din adamlarının alanı olarak görülmüştür. Tıbbın gelişimiyle objektif kriterlere göre tedavi yöntemleri gelişirken, ilk dönemde hasta-doktor ilişkisinin merkezi hastanın anlatımları, öyküsü olmuştur. Doktor bu öyküden yola çıkarak tedavi geliştirmeye çalışmıştır. On yedinci yüzyılın sonu ve on sekizinci yüzyılda ise bu durumda değişiklikler meydana gelmeye başlamış hasta-doktor ilişkisinin merkezi objektif yöntemlerle hastalığı tanımlamaya dayanan bir yöntemle doktora doğru bükülmüştür. Hastanın anlatımları bunun içerisinde giderek önemini tamamen yitirmiştir.

Kapitalizmin gelişimi ile birlikte sağlıkta da önemli değişimler ortaya çıkmıştır. Sanayileşme ile birlikte 'sağlıklı emek gücüne' ihtiyaç duyan sistem, dönemin en temel sağlık sorunlarının nedeni olan bulaşıcı hastalıkları önlemek için kireçleme, sağlık kontrollerine yöneldi. Bu noktada kapitalizm ve sağlık tartışmasında bugün öne çıkartılan piyasanın ve bireysel sağlığın 'iyileşmenin 'geçerli yol' olduğuna ilişkin bir tarihsel göndermede bulunmak mümkündür. Bu da 1870'lerde kentlerdeki 'hıfzısıhha hareketleri'dir. Yeni kanalizasyonların inşa edilmesi, temiz su kaynaklarının temin edilmesi, evlerin daha yaşanılır hale getirilmesine dayanan halk sağlığı hareketliliği bu dönemdeki yaygın ölümlerin önüne geçilebilmiştir. Buradan yola çıkarak, Richard Easterlin, 'tarihin kapitalist piyasa ile sağlık arasındaki ilişkiye dair hükmünü şöyle özetler, Birincisi, 19. yüzyılın büyük bölümünde, hızlı ekonomik büyümenin yaşandığı ülkelerdeki ortalama ömürde herhangi bir artış yaşanmadı veya en iyi ihtimalle hafif bir iyileşme gözlendi. Yaşam süresi üzerindeki asıl iyileşmeler, ancak hastalıklardan korunma önlemleri etkinlik kazandığında ortaya çıkabildi. İkincisi, herkes için temiz su ve kanalizasyon gibi, ölüm oranı devriminin gerçekleşmesinde pay sahibi önleyici tedbirlerin çoğu, kolektif etkinlik gerektiren, maliyetin ödenmesine katkı yapıp yapmadığına bakılmaksızın herkese fayda sunan kamu ürünledir. Kapitalist piyasa bu ürünleri sunmayacaktır ve geçmişte de sunmamıştır'.

Bu tarihsel okumayı da aklımızda tutarak hasta ve hastanelerin gelişime geri dönersek, 19. yüzyılda kapitalizmin toplumu denetim altına alma çabasının bir parçası da hastaneler olmuştur. Hastaneler o zamana kadar daha çok sağlıkla ilgilenirken bu dönemin ardından 'normal' olanla 'patolojik olan' arasındaki iki kutup üzerinden düzenli işleyiş, sağlıklı model insanı sapma/anormal olan karşısında bir norm olarak yerleştirmiştir. ''Kalabalıkların' denetim altına alınmasının ve kapitalizmin ihtiyaç duyduğu emek gücünün yeniden üretiminin sağlanmasının bir aracı olan hastaneler 'normalin' dışına çıkanın 'kapatılmasının', işçi ordusunun ise 'çalışır halde' tutulmasının organizasyonu işlevini gördü. Bu dönemde 'hasta'nın değil 'hastalığın' odak noktası olduğu, tedavinin hastalığın kendisine yöneldiği bir 'kolektif hasta' anlayışı vardı.

Tüketim kültürünün körüklendiği çağımızda ise 'kolektif hasta' yerine bireyselleşmiş hasta, hastanelerin yerini de  'sağlıklı yaşam endüstrisi' aldı. Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin amacı ise iş gücünün 'çalışır halde' tutulmasının ötesinde kişinin 'iyi yaşam ve sağlıklı beden' aracılığıyla yaşam tarzı ve kimlik edinmesini sağlanmasıdır. Önceki dönemlerde salgın hastalıklarla bu dönemde baş edilirken onun yerini yaşam tarzı hastalıkları aldı. Stres azaltma egzersizleri, deli dana hastalığı, Prozac salgını türünden özel hayatın sonucu olarak gelişen hastalıklar medyanın da gündeme taşıdığı popüler hastalıklar haline geldi.

Sağlığın çevresel etkenlerden tamamen koparılmasının sonucu olarak, çözüm de bireyselleşmiştir. Bireyselleşme de 'bedenin sembolik sağlığı' yani görüntüsü temel bir mesele haline gelmiştir. Foucault'ın 'biyo-iktidar' kavramında tanımladığı biçimiyle, fiziksel zora ve cezaya dayanmayan yaşamın sürdürülmesi içinde geliştirilen kontrol mekanizması tüketim kültürü içerisinde gerçekleştirilmektedir. -Tanımlanan çerçevede- güzel görünmek, genç kalmak, iyi bir bedene sahip olmanın peşinde koşun insanlar, önerilen her tür yöntemi uygulayarak bunun arayışı içerisindedir. Bir dönemin modası olarak zayıflayan öteki dönemin modası gereği belirli bir kiloya ulaşması gereken, özellikle kadın bedeninin bu şekilde biçimlendirildiği 'sağlık endüstrisi' içinde hastalık ve sağlık gerçek bağlamlarından tamamen kopartılmıştır. Ortalama insan ömrünün uzatılması dahi tüketimin yaşlılık içinde bir yaşam örüntüsü kurması ile paralel olarak ilerlemektedir.

Kuşkusuz bütün bu gelişmeler öncelikle tüketim kültürünün öznesi yeni orta sınıf yaşam tarzları olmasıdır. Toplumsal statünün parçası olarak sağlıklı bir bedene sahip olma arzusu, medyada sunulanlar etrafından alt sınıflar içinde de sembolik bir sınıf atlama yolu olarak görülmektedir. Medyada sunulan beden ölçülerine ulaşmak için denenen farklı yöntemler, genç kalmanın her kesim için sunulan formülleri el birliğiyle uygulanmakta, o bedenler için önerilen marka ve modalar da 'çakmasıyla' da olsa takip edilerek, bu dünyanın parçası olarak alt sınıflar da hayata tutunmaya çalışmaktadır. Ancak, sağlığın bireyselleşmenin en önemli sonucu her tür sağlık hizmetinin bireyselleşmesi, yeni tıp merkezleri içerisinde, yüksek teknolojinin parçası olarak satın alınması pahalı bir tüketim aracına dönüşmesidir. Artık, o eskimiş hastane binaları otellere çevrilirken yoksullara da kapanmaktadır. Hastalığın nedenlerinin düzene ilişkin nedenlerinin görünmez kılınmasının sonucu olarak, suç bireyde ise ceza da bireye kesilmekte, sağlık hizmeti tamamen paralı halde getirilmekte ve her tür kamusal niteliğinden arındırılmaktadır. Bu da yoksullar için, hızlı yaşa genç öl, yaşam tarzını dayatmaktadır.


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome