Sağlıkta Dönüşüme Karşı Mücadele

19 Ocak 2012 Perşembe

Önümüzdeki dönem yürütülecek mücadelenin hedefi mevcudu korumak değil bu alanı piyasa saldırısı ve devlet bürokrasisinden arındırarak yeniden kamulaştırmak olmalıdır.


Köksal AYDIN *

Neo- liberal saldırının ilk şekillenmeye başladığı yıllar sağlıkta dönüşüm sürecinin de başlangıç temellerini oluşturdu. Kamusal sağlık hizmetlerinde uzaklaşma, piyasalaşma, özelleştirme hedefli dönüşümün 24 Ocak kararları ile başlayan ilk evresi bir hazırlık evresi olarak yaşandı. Her alanda kamuya dair toplumsal beklentilerin örselendiği, özelleştirmenin tek çıkış yolu olarak dayatıldığı bu dönemin önceliği ideolojik hegemonya tesisi idi.

Dünya deneyimlerinin başta Dünya Bankası olmak üzere küresel sermaye örgütleri aracılığıyla “ustaca” dayatıldığı bu dönemin gerek akademik gerekse toplumsal muhalefet zeminlerinde algılanması ve buna karşı etkili bir mücadele yürütülmesi oldukça zordu. Nitekim çok başarılı deneyler yaratılamadı. Ülkemizde 2002 yılı sonuna kadar süren bu evre koalisyon hükümetleri ile karakterizeydi. Hedeflenen kamusal yatırımlardan uzaklaşılarak kamuya güveni ve kamudan beklentiyi zayıflatmaktı. Hedef bu olunca temel politika kamuya ve özellikle sağlık hizmetlerine yeterli bütçe payı ayırmama, yatırım yapmama üzerine kuruldu. Böylece eksik arzla birlikte kamusal sağlık hizmetlerinde yetmezlik ve buna paralel toplumsal ölçekte kocaman bir hoşnutsuzluk yaratıldı. Personel açığını gidermeme, siyasal kadrolaşma gibi politikalar da bu genel stratejinin bir parçası olarak işlev gördü.

Bu dönem sağlık örgütlerinin mücadele öncelikleri sağlığa bütçeden ayrılan payın artırılması, ücretlerin artırılması, personel açığının giderilmesi ve siyasi kadrolaşmanın sonlandırılması talepleriyle sınırlı kaldı. Şüphesiz bu talepler doğru olmakla birlikte uzun erimli ve sürecin sağlıkta özelleştirme stratejisiyle ilişkisi tanımlanamadı, büyük fotoğraf yeterince bilince çıkarılamadı.

AKP Hükümetiyle Başlayan Dönüşüm Ve Mücadele:
 
Sosyal devlet uygulamalarının bile çoğu kez askeri darbelerle başlatıldığı, toplumsal talep oluşmaksızın hakların ‘yukarıdan’ verildiği ülkemizde hakların gasp edilmesine karşı da etkin bir direnç gelişmesi beklenemezdi şüphesiz. Bu noktada başta SES ve TTB olmak üzere sağlık örgütlerinin sürece dair algısı, mücadele stratejisi büyük önem taşımaktaydı. Nitekim -dünya örneklerinden farklı olarak- bu örgütler süreç içerisinde çok önemli toplumsal sorumluluk aldılar.

AKP Hükümetinin iktidara gelmesiyle artık yeni bir evre başlıyordu. Sağlıkta neo-liberal dönüşümün toplumsal altyapısı hazırlanmış, gerekli siyasal irade oluşturulmuş, sermayenin iktisadi hazırlıkları tamamlanmıştı. Hazırladığı “acil eylem planı” ile ilk kez “sağlıkta dönüşüm programını” tanımlayan hükümet süreci tamamlamak için önüne 1 – 2 yıl gibi bir süre koymuştu. Tam da bu noktada sağlık örgütlerinin bu sürece dair ilk tepkileri kritik önemdeydi. Nitekim SES ve TTB’nin bu sürece yanıtı uzun yıllar etkisi ve anlamı sürecek olan G(ö)REV eylemleri oldu. 2003 Mart ve Nisan aylarında sağlık emekçileri üretimden gelen güçlerini kullanarak iş bıraktılar. Böylece sağlıkta özelleştirme programına karşı sessiz kalınmayacağı ve bu mücadelenin uzun süreceği anlaşılmıştı.

G(ö)REV eylemleri hükümetin beklemediği bir kararlılık örneği idi ve hükümetin hızını kesmesinin yanı sıra programında da önemli değişikliklere yol açtı. Hükümet başta hekimler olmak üzere sağlık emekçilerinin direncini kırmak için “kesenin ağzını açmak” dahil olmak üzere bir dizi uygulamayı planlamak ve hayata geçirmek zorunda kaldı.

Hükümet her açıdan avantajlı pozisyondaydı. İlk evrede yaratılan yetmezlik, hoşnutsuzluk dönüşümde çok önemli üstünlük sağlıyor, sıklıkla bizleri köhnemiş düzeni savunmakla, “statükoculuk” la suçluyorlardı. Alınan kredilerle sorunun esasını oluşturan ve vatandaşın cebine yönelen saldırı sürekli ertelendi. Yurttaş sağlıkta özel sektöre ve dönüşümün bütününe incitilmeden adapte edilmeye çalışıldı. Toplumsal muhalefetin başta sağlık hakkı olmak üzere temel hak arayışlarındaki mücadele geleneği çok zayıftı. Ne siyasi partiler nede kitle örgütleri ve sendikalarda neo-liberalizme karşı mücadelenin yol ve yöntemleri tanımlı değildi. Sürecin ideolojik ve politik kavranışında en ileri düzeyde olan ve programına öncelikli olarak neo-liberalizme karşı mücadeleyi koyan ÖDP’ nde de örgütsel yapı ve ortalama parti kadrolarının algı düzeyi bu sürece yanıt verebilmekten hayli uzaktı.

2005 yılında SSK sağlık kuruluşlarının mülkleriyle birlikte Sağlık Bakanlığına devredilmesine işçi sendikaları seyirci kaldığı gibi hükümetin “uzayan kuyruklar” üzerine kurulu propagandası kırılamamış ve sınırlı dirençle dönüşümün önemli bir aşaması kat edilmiştir. Temel amacın sağlıkta tek çatı değil, piyasa sömürüsüne kapalı ve nüfusun yarısına hizmet veren devasa bütçeli bir yapıyı ortadan kaldırıp piyasalaşma ve özelleştirmenin önünü açmak olduğu yeterince anlatılamamıştır. İşçi sınıfının alın teri SSK mülklerinin sermayeye peşkeş çekilmesi işçi sendikalarının hiçbir zaman gündemi ol-a-mamıştır.

Programlı Mücadele Deneyimi:
“Her şeyin Başı Sağlık; SAĞLIKTA YIKIMI DURDURALIM”

2005 yılının gerek sağlık gerekse sosyal güvenlik alanını derinden sarsacak gündemi Nisan ayında TBMM komisyonlarında gündeme getirilmesi planlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SS ve GSS) Yasa Tasarısı olmuştur. Tasarıya karşı -işçi sendikalarının “kahrolası” sessizliğine rağmen- başta SES olmak üzere- sağlık örgütlerinin öncülüğünde uzun erimli mücadelenin fitili ateşlenmiş, 21 Nisan grevi, Mayıs – Haziran yürüyüşü ile yasanın görüşülmesi engellenmiştir. O dönem KESK içerisinde yaşanan kamplaşma nedeniyle bu yasaya karşı mücadele uzunca süre SES üzerinde kalmıştır.

2006 yılında toplumsal muhalefetin ataletini büyük ölçüde ortadan kaldıran “halka sor!” referandumu önemli bir mücadele deneyimi olarak kayıtlara geçerken süreç solun rekabetçi kültürünü bir türlü aşamamıştır. Bu arada yasa meclisten geçmesine rağmen SES’ in kararlı mücadelesi sürmüş, 2006 yılında “Her şeyin başı sağlık; SAĞLIKTA YIKIMI DURDURALIM!” mücadele programıyla mücadele süreci çok önemli bir aşamaya taşınmıştır. Sendikal zeminlerde örneğine az rastlanır cinsten öngörüsü, amacı, hedefi, teması, strateji ve taktikleri olan bir mücadele programı oluşturulmuş ve uzunca süre kararlılıkla uygulanmıştır.
 
“Her şeyin başı sağlık; SAĞLIKTA YIKIMI DURDURALIM!” mücadele programı SES’ in sendikal zeminde ürettiği ve uyguladığı bir program olmakla birlikte asıl olarak neo-liberal saldırıya direnişin siyasal ve toplumsal zeminini, yol ve yöntemlerini tanımlamaktaydı. Bundan dolayı siyasi partilerin kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayan, siyaset önceliklerinin insana dair saflaşmasını sağlayan bir özelliğe ve belki de en önemlisi her düzeyde birlikte mücadele önceliklerini içeriyordu. Etkisi bugünlerde daha iyi anlaşılan sağlık ve sosyal güvenlik alanındaki sermaye saldırısına karşı önemli bir mücadele dinamiği idi. 2008 14 Martında “genel grev”e kadar büyüyen mücadelenin önemli bir biriktirme programı olarak yaşandı. Hükümete geri adım da attırdı ancak o dönem toplumsal muhalefetteki hatalı saflaşma, sürekli AKP’yi büyütmeye hizmet eden derin müdahaleler sonucudur ki yasayı tamamen geri püskürtemedi. Bütün bunlara rağmen yasada emekçiler lehine iyileştirmeler sağladığı da bir gerçektir.

2008 yılıyla birlikte sola yönelen liberal kuşatmanın KESK ve bağlı sendikaları da etkilemesiyle mücadelede ‘kesinti’ yaşandı. Aynı dönem bir meslek örgütü olarak TTB’nin sabır ve kararlılıkla yürüttüğü çalışmalar (ortak talepler yaratma, geniş sağlık platformu oluşturma, çalışanları saflaştırma… vs.) 2011 yılına doğru kitlesel sonuçlar yaratmaya başladı. 13 Mart mitingi, 19 – 20 Nisan grevi ve üniversite hastanelerinde başlayan ve her birisi bir tür toplu sözleşme ve kazanımla sonuçlanan grevler 12 Haziran seçimleri öncesi süreçte büyük bir sıçrama yarattı.

Bir Dönemin ‘Sonu’; Yeni Dönem Mücadele Tarzı ve İçeriği Üzerine:

12 Eylül anayasa referandumu ve 12 Haziran seçimleri sonucunda Türkiye’de yeni bir rejim tesis edildi. Yeni, kendi bağrında eskiyi de barındırmakla ve nihai olarak aynı üretim ilişkileri zemininde gerçekleşmekle birlikte bu durumun önümüzdeki dönem mücadeleyi etkilemesi kaçınılmazdır. Rejimle birlikte devlet yapısı (sosyal devlet yerine piyasa devleti, düzenleyici devlet) kamu yönetimi yapısı, personel ve ücret rejimi değişmiştir ki bu haliyle başta sağlık eğitim olmak üzere tüm kamu hizmetleri farklılaşmaktadır. 

Haziran - Kasım ayları arasında çıkarılan 35 kanun Hükmünde Kararname (KHK) 24 Ocak Kararlarıyla başlayan dönüşümün son halkası olmuş ve bir süreç böylece tamamlanmıştır. Şüphesiz birçok nedenle eskiye dönme istem ve çabaları olacaktır. Ancak gelinen aşama eskiye dönüşün zeminini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Haliyle artık korunması gereken ve küçük direnişlerle tekrar yaşanabilecek bir sosyal devletten söz edebilmek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Tek başına kapitalist sistemin yaşadığı tarihsel kriz bile birçok şeyi geri dönüşümsüz etkileyebilen bir potansiyel taşımaktadır. Sermayenin bu dönem için bildiği ve uyguladığı tek yol işçi sınıfına daha fazla saldırmak, kamusal alanı daha fazla işgal etmek ve riskleri toplumsallaştırmaktan ibarettir. (“Kendine Keynesçilik”).

Gelinen aşamada “sağlıkta dönüşüm” tamamlanmıştır. Dönüşümün en temel unsurlarının önündeki  hukuksal engeller kaldırılmış, birçok konuda da fiili uygulamalar sürdürülmektedir. Artık sağlık hizmetlerinin finansman yapısı değişmiştir. (GSS, katkı katılım payları, cepten ödemeler…). Birinci basamak sağlık hizmetleri aile hekimliğine, ikinci basamak bütçeden pay almayacak biçimde ticari işletmelere dönüşmüştür. Bilgi- işlem sistemleri yenilenmiş ve her biçimiyle sağlık hizmetleri piyasalaşmış, piyasaya entegre olmuş ve iktisadi verilerden de anlaşılacağı üzere sağlıkta özelleştirme süreci hayli ilerlemiştir.

Yurttaş açısından da sağlık hizmeti parayla alınıp satılan bir meta olmuştur. Yurttaş sağlık hizmeti alabilmek için vergi ödemekte, prim ödemekte, muayene, ilaç ve tıbbi malzeme için katılım payı ödemekte, gittiği hastaneniz özelliğine göre ilave ücret ödemektedir. Başka bir anlatımla dönüşümün takkesi düşmüş paralı sağlık hizmeti herkes tarafından hissedilir olmuştur. Yeşil kart iptalleriyle birlikte çelişki ve çatışma daha da derinleşecektir.

Önümüzdeki dönem yürütülecek mücadelenin hedefi mevcudu korumak değil bu alanı piyasa saldırısı ve devlet bürokrasisinden arındırarak yeniden kamulaştırmak olmalıdır. Bu talebin en meşru zemini ise emekçilerin, halkın hala çok yüksek oranda ödediği vergilerdir. Sınıf mücadelesinin, siyasal mücadelenin en önemli görevlerinden birisi budur. Piyasacı sağlık sisteminin irili ufaklı yarattığı her türlü sorun sistemle ilişkilendirerek gündem haline getirilmelidir. Çok hızlı bir biçimde amacı, öngörüsü, strateji ve taktikleri olan bir mücadele programı üretilmelidir. Yine önümüzdeki dönem verilecek mücadelede uygun araç ve yöntemlerle bu piyasacı sistemin alternatifi olduğunu anlatmak ve bunu bizzat gösterebilmek kritik önem taşımaktadır.

Unutulmamalıdır ki sağlık alanındaki mücadelenin esası bu sistemle hesaplaşmaktır. Mücadele ideolojiktir, politiktir. Sınıflar mücadelesinin güncel görevlerindendir. % 99’u % 1’e karşı saflaştıracak haklı ve meşru bir toplumsal mücadele alanıdır. İnsana dair, insanlık tarihinin kendisine dair var olma mücadelesidir.

Yeni bir mücadele dönemine MERHABA!


* KESK Genel Meclis Üyesi


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome