Sendikal Mücadelenin İhtiyaçları ve KESK Kongreler Süreci- Özdemir Kolcu

16 Temmuz 2014 Çarşamba

AKP, içinde yer aldığı iktidar bloğunun parçalanmasıyla Haziran direnişinde, 2014 1 Mayıs’ında ve en son Soma katliamına karşı tepkilerin bastırılmasında ve Haziran Direnişinin yıl dönümünde yaşatılan devlet terörü ile kendi özünde taşıdığı faşizan karakterini yansıttı.


Erdoğan-AKP iktidarının niteliği ve yapmak istedikleri açıkça orta yerde duruyor. Yeni bir tahlil dahi gerektirmeyecek bu gerçekler karşısında kuşkusuz asıl mesele buna karşı mücadele ve direnişin nasıl daha büyük bir güçle yürütülebileceğidir.

Emek Hareketinin Yenilenme İhtiyacı
Faşist baskı altında geliştirilen neoliberal sömürü politikalarına karşı emek hareketinin sürdürdüğü mücadele, bugün artık yeni bir tarzı, politika ve örgütlülüğü gerekli hale getirmektedir.
Soma katliamında da görüldüğü gibi bu düzen emeği –gerçek bir sendikal güvence de dahil olmak üzere- tüm güvencelerinden yoksun bırakarak öldüresiye sömürüyor. Taşeronluk sistemi bugün farklı biçimler altında tüm çalışma hayatını egemen hale getirilmiş durumda.

Emek süreci farklı çalışma biçimleri ve bölünmüş mekanlar içerisinde birbirinden parçalanırken bu yeni çalışma ilişkileri  örgütlenmeyi pek çok bakımdan zorlaştıran bir sonuç üretti. İktidar, dini tevekkülle ve kendi uzantısı olarak işlevlendirdiği sözde sendikal yapılarla emeği kuşatan tahakküm ilişkiler ile birlikte emekçilerin hak arama yollarını da tamamen kapatmaya çalışmaktadır.

Mevcut durum karşısında son dönemdeki işçi direnişlerinin ağırlıkla sendikal merkezlerin değil, işçilerin doğrudan kendi eylemleriyle –çoğu kez de sendikalara rağmen- örgütlediği yeni bir durum da yaşanmaktadır. TEKEL işçilerinin direnişi bu anlamda ilk ve güçlü bir işaret fişeğiydi. Bugün de Soma’da işçilerin kamulaştırma talebiyle başlattığı mücadele emek hareketinin yeni ihtiyaçlar çerçevesinde yeniden kurulmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Sendikal mücadelenin bugünkü kendi statik yapısını da bozacak şekilde, yeni fili örgütlenme alanları yaratarak emekçilerin birleşik mücadelesinin farklı biçimlerini örgütlenme sorumluluğu ortada durmaktadır. Böylesi bir mücadelenin işçilerin, emekçilerin  her düzeyde söz ve karar sahibi olacağı bir demokrasi anlayışı çerçevesinde, tarihsel birikimlerimizle birlikte Haziran direnişinin işaretleri üzerinden geliştirilmesinin imkanları her zamankinden daha fazladır.
 
KESK Kongreler Süreci
KESK ve bağlı sendikaların kongreleri böylesi bir dönemin ihtiyaçları ve görevleri ile karşı karşıya olduğumuz bir süreçte gerçekleştirildi.
Ancak KESK ve bağlı sendikaların kongreleri tamamlanırken, tartışmalara baktığımızda bu ihtiyaca yanıt verme sorumluluğundan uzak hareket edildiğini görmek mümkün. KESK’e bağlı sendikaların kongrelerinde kendini tekrar eden ve değişime karşı mevcudu savunma refleksinin ötesine ne yazık ki geçilememiştir. Bir başka ifade ile sendikaları mücadeleden uzaklaştıran rutinleşmiş refleks, araç ve yöntemlerle, üyeden kopmuş örgütsel formlarla yürütülecek mücadelenin başarı şansı olmadığı gün gibi ortadayken yapılan kongrelerde değişen hiç bir şey yok. Sendikal dinamikler arasında yönetimlerde daha güçlü bir pozisyon tutmaya ve etkili olmaya yönelik yarış bütün hızıyla devam etti.
Ülkenin ve emekçi halkın ihtiyaçlarını temel alan bir sorumluluk yerine, -koltuk paylaşmaya - kendi dar grupsal çıkarlara odaklanmış bir yaklaşım sergileyen sendikal dinamikler, KESK’in yenilenmesine ilişkin esaslı bir tartışmadan uzak durmayı tercih etmiştir. Devrimci Sendikal Dayanışma, bütün bu olumsuzluklara rağmen Kongreler sürecinde KESK’in; üyelerinin ve tüm emekçilerinin söz ve inisiyatifiyle yeniden kuruluşuna ilişkin bir tartışmayı yapma sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmıştır. Bu noktada kürsülerden de ifade ettiğimiz gibi önemli olan bugün giderek üyeleriyle yabancılaşan, emekçi sınıfların sorunlarına yanıt vermekten uzaklaşmış bir KESK’in kendi kuruluşun felsefesine ve mücadelesinde yer alan fiili-meşru mücadele çizgisine geri dönerek işyerlerinden başlayarak yeniden kuruluşunu gerçekleştirmektir.
 
Kongrelerden Birkaç Not
Örgütün işyerleri ile bağının koptuğu tespiti her sendikal dinamik tarafından yapılmakta, delege sisteminin örgütte yaşattığı tahribat dile getirilmektedir. İşte bu olumsuzlukları ortadan kaldıracak adımlardan biri olan doğrudan seçim önerisinin iktidar odaklı kaygılarla reddedilmesinin hiç bir mantıklı açıklaması olamaz. Hele hele kürsüden Gezi Direnişine, demokrasi ve katılım gibi kavramlara pozitif anlamda sık sık gönderme yapılmasına rağmen doğrudan seçim önerisine karşı delege sayısının arttırılmasının önerilmesi ise en hafif değimi ile samimiyetsizliktir.

Üyelerin temsili ve karar süreçlerine katılmasına yönelik bu tartışmalar yapılırken sendikal dinamiklerin temsili noktasında savunulan nispi temsil  ile pratik tutumlar arasında da çelişkiler yaşandı.  Bu süreçte çoğunluk sistemine karşı nispi temsili öneren bir sendikal dinamiğin SES kongresinde başka sendikal dinamiklerin yönetimde temsil imkanlarının artması –bir başka ifade ile de birilerinin seçilmesini engellemek için- kendi listesinin dışında iki farklı listeye oy aktararak destek olduğunu da gördük. Ya da Tüm Bel-Sen’de yaşandığı üzere nispi temsile göre dört farklı listeden merkez yöneticilerin seçilmesine karşı yönetim kurulu arasında görev dağılımında DSD’ye karşı üç grubun ittifak yapması gibi nispi temsilin ruhuna aykırı pratiklerle de karşılaştık.

Kadın mücadelesi ve temsiliyetinin artırılması, kadınların karar süreçlerine doğrudan katılımını zenginleştiren mekanizmaların, meclislerin kurulması kararların alınması Eğitim Sen kongresinin olumlu yanıydı. Kongreden geçmeyen Eğitim Sen Kadın Meclisi önergesinin bir karar organı olmasında dile getirilen kaygıların dikkate alınmaması düşündürücüdür.


Eğitim Sen örgütlülüğünün çok zayıf olduğu alanlardan bir de yüksek öğretimdir. Uzun süredir tartışılan üniversitelerde, kredi ve yurtlar kurumunda çalışan üyelerinin başta bu alana dair politikaların belirlenmesi olmak üzere örgütlenme ve mücadelede inisiyatif alma isteğinin bir ifadesi olan Eğitim Sen Yüksek Öğretim Meclisi önerisi -önergede imzası olmasına rağmen “grup disiplini” gereği karşı oyu kullanan arkadaşlarında katkılarıyla- reddedilmiştir. İktidar odaklı kaygılarla reddedilen bir diğer öneri ise Eğitim Sen şubelerinde bulunan hukuk sekreterliğinin KESK’te olan şekliyle Hukuk ve TİS Sekreterliği adı altında Eğitim Sen Merkez Yürütmesinde de oluşturulması önerisidir.

KESK’i ve sendikaları siyaseten dizayn etme ve yönetme anlayışı her geçen gün daha fazla baskın hale gelmektedir. Nitekim KESK Kongresi, Eğitim Sen Kongresinin rövanşı olarak gerçekleştirildi. Eğitim Sen kongresinde geçmeyen Eş başkanlık – eşit temsil, KESK’te bir karar organı olarak KESK Kadın Meclisi, nispi temsil gibi birçok tüzük maddesi yönetim ittifakında yer alan sendikal dinamiklerin itirazlarına rağmen delege ağırlığının belirleyiciliği ile geçti. Yapılan kongrelerde de görüldüğü üzere yönetim hesaplarının egemen olduğu, siyasal hareketin ihtiyaçlarının önemsendiği ve kamu emekçilerinin taleplerinin ve örgütün ihtiyaçlarının ise küçümsendiği bir sendikal yaşam her geçen gün daha fazla egemen hale gelmektedir. 


Örgütün değişen dengeleri ile birlikte daha önce oluşturulan ortak hukuk ve eğitim politikalarının belirlendiği Demokratik Eğitim Kurultayı gibi temayüller rafa kaldırılarak, birçok kuruluş referanslarının ve bugüne taşınan mücadele birikimlerinin yok sayıldığı bir süreçle ilan edilmemiş farklı bir tasarımla yeniden kuruluş dönemi yaşanmıştır.

Kuşkusuz KESK ve bağlı sendikalar toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmamalıdır. KESK’in toplumsal sorunlara duyarlılığı sınıfsal duruş noktasından hareketle olur. Emek örgütü olma özelliğinden hızla uzaklaşılarak, bu alanın özgünlüğünün göz ardı edilmesi neticesinde bir siyasi parti veya İnsan Hakları Derneği gibi yapılan çalışmalar sendikaların sınıfsal refleksini zayıflatmakta, sınıf örgütünden sivil toplum kuruluşuna doğru bir dönüşüm yaşandığına dair kamuoyundaki algı her geçen gün güçlenmekte ve örgütü içe büken tartışmaları ateşlemektedir.

KESK farklı kültür ve kimliklerin kendini ifade etmesinin önündeki engellerin kaldırılmasını savunma noktasından asla geri adım atmamalıdır. Ancak bu tür mücadele veren örgütlenmeler dururken KESK kendisini böylesi bir mücadelenin merkezine koyması da doğru değildir. Dolayısı ile bugün hangi kavram setinin esas alınarak bir rota çizileceği temel meseledir. Kültür ve kimlik siyasetini esas alarak belirlenecek bir sendikal siyaset doğal olarak sınıfı ve sınıfın sorunlarını görmez. 

Sonuç olarak sendikal mücadelede güçlü bir KESK’e ihtiyaç var. O nedenle KESK’in önünde çok farklı seçenekler yok. Ya yeni dönemin mücadele ihtiyaçlarına uygun bir yenilenme ve yeniden yapılanmayla bir sınıf ve mücadele örgütü olarak güvencesizleri de kapsayan birleşik emek mücadelesi yürüterek emekçilerin umudu olacak ya da içerisinde bulunduğu sendikal rutini sürdürerek etkisizleşip, bürokratik bir yapıya dönüşerek “sürdürülebilir sendikacılığa” doğru kulaç atıp sınıf mücadelesinden hızla uzaklaşacaktır. Bizim tercihimiz birincisinden yanadır.  



 


Yazarlar:Özdemir Kolcu

Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome