Şer’e karşı şeriye mi? İnsan haklarına dayalı hukuk mu?-Şenal Sarıhan

27 Temmuz 2016 Çarşamba


Türkiye’de gündem her zaman büyük bir hızla değişiyor. Özellile son bir yılı, bomba sesleri ve ölümlerle geçirdik. Can güvenliğinin sağlanacağı özgür bir ortamın yaratılmasını beklerken 15 Temmuz’da ansızın kanlı bir senaryo eşliğinde “artık olmaz” dediğimiz darbe girişimiyle karşılaştık. Darbe duyurusu ile önlendiği bilgisi art arda duyuruldu. Bu duyuruları, Türkiye’nin her yanından yansıyan sala sesleri izledi. Ardından da yüzlerce insan sokağa döküldü. Bu dökülüş, halkın darbelere izin vermeyen vicdanının eseri olarak tanımlandı. AKP diliyle söylemek gerekirse; “Allah’ın lütfu“ sayılan bu “şer”, “iyiliğe vesile olacaktı.“
 
Görünen köy kılavuz istemiyor. Günlerdir bu “şer” üzerine konuşuluyor. Neden, nasıl, kim ya da kimler sorusuna yanıtlar aranıyor. Tarih nasılsa gerçeği bulup, gösterir. Bugüne bakmak ve buradan üremekte olan “kötülüklere“dikkati çekmek istiyorum. Darbe girişim düzeyinde kalmıştı ama darbe yapılmışçasına yeni bir yasal statü ile karşı karşıya kaldık. Hükümet, hemen olağanüstü hâl ilanı için kolları sıvadı. 1987’de Başbakan Turgut Özal döneminde alınan Doğu ve Güneydoğu’daki illerdeki OHAL kararının kaldırılması Ecevit döneminde alınmasına karşın, fiili kaldırma AKP döneminde gerçekleşti. 14 yıl sonra, yeniden OHAL kararı almak da AKP’ye düştü. AKP, “ doldur – boşalt” politikalarına yeni bir ek daha yaptı: “Kaldır-Kondur...” Kaldırmak ve kondurmak ancak “kararsız ve plansız“ yönetimlerin işi olabilirdi. Öyle de oldu. Bu kez tüm Türkiye’yi kapsayan bir OHAL ilan ediliyordu. Yineliyorum: Üstelik de akim kalmış bir darbe girişiminin ardından…
 
Yasaya göre, OHAL ilanı için iki koşul gerekiyor. Biri doğal afet, yaygın hastalık ve ekonomik bunalım halleri, diğeri anayasal düzeni kaldırmaya yönelik yaygın şiddet olayları ile kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması. Türkiye yaygın şiddet olaylarını bir yılı aşkın süredir yaşıyor. Kobani’den 13 Mart’a dek uzanan süreçte terör onlarca insanımızı aramızdan alıp götürdü. Hepimiz, ölümün çok yakınında yaşıyoruz. Ancak, iktidar, bunun için OHAL’e başvurmadı. İyi de yaptı.
 
OHAL ve sıkıyönetim, her zaman geniş halk yığınları için açık bir tehdittir. Darbelerin her türlüsü de halk aleyhinedir. Halkın pratiği bunun sayısız örnekleri ile doludur. Özellikle darbeler, hâkim sınıfların yöntemi olduğundan kim galip gelirse gelsin halk yararına bir sonuç elde etmek olanaksızdır. 16 Temmuz’dan bugüne olanları izlediğimizde, iktidar güçlerinin yasaları ihlal ederek gerçekleştirdiği pek çok hak ihlaline KHK’lerle “hukukilik” kazandırmaya çalıştığını görüyoruz.
 
300’e yakın insanın ölümüne neden olmuş bir darbe girişimini hiçbir hukuk sistemi cezasız bırakamaz. Ancak, her adım hukuka uygun olmak zorundadır. İktidar, OHAL dahi çıkarmadan, OHAL içinde dahi yapılmaması gereken uygulamalara girişmiş ve yargı önünde suçluluğu dahi kuşkulu ve hukuk sistemimizde bu nedenle “şüpheli” diye anılan ve hemen tümü ordu mensubu olan kişilere işkence ve kötü muamele uygulamış ve görüntülerini Anadolu Ajansı eliyle servis etmiştir. Hem Anayasa’mız hem de uluslararası sözleşmelerde korunan “kimseye eziyet ve işkence yapılamaz” hükmü ihlal edilmiştir.

Sadece bu görüntüler dahi, adil bir yargılanma için gerekli koşulların yaratılmadığının kanıtıdır. Kaldı ki bu uygulamalar, adil ve meşru bir kararın oluşmasına da engeldir. Benzer iddialar, Ergenekon ve benzeri davalar nedeni ile tarafımızdan yapılmış, sonuçta bu uygulamaların karar süreçlerini sakatlayarak, gerçekten “katliamlara ve darbelere” karışmışlara dahi cezasızlık getireceği anımsatılmıştır. Davaların sonuçları ortadadır.
 
Bu uygulamaların kaynağında ortaçağ anlayışı olan “kısasa kısasın yattığı” açıktır. Bu anlayışa karşı, faili belirsiz bir kurşunla aramızdan alınan Tahir Elçi’nin eşinin verdiği yanıt unutulmamalıdır.
 
Yine bugün hukuk dışı uygulamaları olağan gibi göstermeye çalışanlara 12 Eylül’ün 1402’likler uygulamasını da anımsatmak isterim. Herhangi bir yasaya dayanmaksızın ve usul hükümlerini çiğneyerek, kamu görevlilerini eylem ya da örgütle bağlantılarını idari ya da adli kararlara dayandırmadan görevlerinden alanların, bir kişiyi değil, bütün bir aileyi açlığa ve umutsuzluğa mahkum ettiğini ve adalet duygularını hiçleştirdiğini unutmamak gerekir. Kararname ile getirilen yetkileri kullanacak olanların idari, cezai ve hukuki sorumluluğunun olmamasıı, görevlerine son verilenlerin işe iade davası da açamamalarının yaratacağı hukuksuzluk öfke ve isyanı da çoğaltacaktır.
 
Hukuk devletinde, savaş ve meşru müdafaa hâli olmadan bomba yağdıranların başlarına bomba yağdırmak ne denli olanaksız ve hukuksuzsa insan haklarını yok sayarak onlara insanlık onurlarını kırıcı davranışta bulunmak o ölçüde suçtur. Bu suçun cezası, adalet duygusu yok edilmiş bir toplum yaratarak, halkın duygudaşlığını yok etmek ve halkın birliğini bombalamak olacaktır.


Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome