Sınıf Mücadelesi Yol Ayrımında: Tarih, Gericiliğe Karşı Yürütülecek Mücadeleyle Yazılacak - James Petras

15 Nisan 2013 Pazartesi

Gittikçe derinleşen toplumsal eşitsizliklerle şiddetlenen yoksulluğun birincil sonucu; ekonomik krizlerin gidişatını tayin eden fakat önemi hep göz ardı edilen “sınıf mücadelesidir”. Sınıf mücadelesi hakkında sarf ettiği “tarihin itici gücü” benzetmesi, Karl Marx’ın bulduğu en etkileyici metaforlardan biri.


Bu yazıda sınıf mücadelesinin öneminden bahsederek, ekonomik irade üzerindeki etkisini ve bu etkinin yol açtığı sonuçları açıklamaya çalışacağız. Sınıf mücadelesi yürütenlerin izlediği farklı yöntemler de bu yazıda değerlendirilecek. Sınıf mücadelesindeki yöntemleri açıkladıktan sonra sınıf mücadelesinin ülke ve bölgelerde hem yerel hem de bölgesel düzlemde farklılaşan güç dengesine göre şekillenen siyasetlerini inceleyeceğiz.

Yazının son kısmında, bugüne kadar yürütülen sınıf mücadelesi deneyimlerini karşılaştırmalı olarak analiz ederek, mücadelenin sınıfsal güç dengesine göre hangi dönüşümlerden geçtiğini tespit edeceğiz. Buradaki amacımız, “aşağıdan yukarıya” yürütülen sınıf mücadelesinin üst sınıfların saldırılarına karşı etkili bir direniş örgütleyebilmesi için gereken koşulları anlayabilmektir.

İki Farklı Sınıf Mücadelesi: “Dışarıdan ve Yukarıdan” Müdahaleler veya “Aşağıdan Yukarıya” Örgütlenmek
Sınıf mücadelesi genellikle, işçilerin işçi sınıfının çıkarları için örgütlenmesi olarak algılanır. Bu algıda, en az işçi sınıfının çıkarları uğruna mücadelesi kadar önemli olan bir husus eksik kalıyor: yöneten sınıf da kendi çıkarlarını korumak için, devleti de kullanarak, sınıf mücadelesi yürütür.

“Tasarruf tedbirleri” adı verilen neoliberal politikalar; birçok işçinin işten atılmasını, ülkelerin tüm varlıklarını sermayeyi daha da zenginleştirmek için harcamasını ve sürecin faturasını işçilerin ödemesini öngören uygulamaları kapsar. Marx’ın sözlerini yorumlayacak olursak: “yukarıdan aşağıya yürütülen sınıf mücadelesi”, tarihsel süreci tersine çevirmeyi, işçi sınıfının uzun mücadeleler sonucu kazandığı haklarını geri almayı hedefler. “Yukarıdan ve dışarıdan yürütülen sınıf mücadelesi” toplantı odalarında, borsalarda, Merkez Bankalarında, hükümetin yürütme organlarında, meclislerde ve kurultaylarda konuşlanır. Karar alma mekanizmasındakiler, üst sınıflardan ortaya çıkarlar veya bu sınıfların “kanatları altında” hareket ederler. En önemli kararlar, finans kurumu (Uluslararası Para Fonu, Avrupa Merkez Bankası ile Avrupa Komisyonu) mensubu, karar verme yetkisi bulunmayan kişilerce kredi veren kurumların, tahvil sahiplerinin ve büyük bankaların çıkarları doğrultusunda alınır.

“Yukarıdan aşağıya yürütülen sınıf mücadelesi”, doğrudan üst sınıfların sermayelerini arttırmaya dayalı politikalar izler; bu doğrultuda işçilerin ücretlerinden yapılan kesintiler artarken şirketlere uygulanan vergilerin düşürülmesini savunur, finans kurumlarının çıkarlarına uygun düzenlemeler yaparken işçilerin ve ailelerinin sosyal güvenlik, sağlık ve eğitime dair sosyal harcamalarını kısmaya çalışır. Yukarının sınıf mücadelesi, sermayenin kârını daha da arttırmasına zemin hazırlamak amacıyla, sendikaları, toplumsal hareketleri ve kamu emekçilerinin haklarını ortadan kaldırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapmaya çalışır. Başka bir deyişle, onların mücadelesi “işyerleri” ve “ekonomik alanla” doğrudan bağlantılıdır. Mücadele ipotek alacaklıları ile ev sahipleri, alacaklılar ile borçlular arasında devam ediyor; kurtarma paketlerini yürürlüğe koyan hükümetler de bankalar da bu süreçte taraftır. 

“Üst sınıfların” genellikle eylemleri engellemeye çalışması bu kesimlerin yöneten sınıfla, iktidarlarla doğrudan bağlantılı olmasıyla açıklanır. İşçi sınıfının karar alma mekanizmalarında etkisini arttırdığı dönemlerde yöneten sınıflar demokrasi dışı yöntemlere başvurmaktan kaçınmazlar; bu sürecin bir parçası olarak kanlı darbeler yapılır, “atanmış otoriter rejimler” devreye girer ve lokavt, mali yıldırma ve şantaj yöntemleriyle, işçileri işten atarak yerlerine kendi işbirlikçi müttefiklerini yerleştirirler.  

Kriz dönemlerinde yöneten sınıfın siyasi kurumları ve icraatları şeffaflaşır ve “yukarıdan aşağıya yürütülen sınıf mücadelesinin” fırsatçılığı ve yozluğu görünür olur. Böyle dönemlerde, devlet bütçesinden trilyonlarca dolar ödenek bankaların kurtulması için harcanır ve faturayı sosyal harcamalarda yapılan kesintilerle işçiler öder. “Üst sınıflar” bunalım dönemlerinde sermayeyi kurtarmak için tüm yolları dener; ücretlerdeki kesintilerle ve yılları süren sınıf mücadelesiyle kazanılan hakları geri alarak işçi sınıfını daha da yoksullaştırır.  

Aşağıdan Yukarıya Yürütülen Sınıf Mücadelesi
Aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen sınıf mücadelesi, işyerlerindeki çalışanların hakları uğruna yürüttükleri muhalefetten genel grevlere, hukuki mücadeleden sosyal haklar ile yaşam standartlarının iyileştirilmesine veya korunmasına kadar, her alanda görülebilir. Büyük yıkımlara neden olan savaşlara ve despot yönetimlere karşı çıkan bu mücadeleler, süreç yükseldiğinde sistematik kırılmalara yol açarak toplumsal devrimlere evirilir. Aşağıdan yukarıya örgütlenen sınıf mücadelesinin mensupları ile sonuçları, hareketin ortaya çıktığı sosyoekonomik ve siyasal koşullara göre farklılaşıyor. Günümüzde, sınıf mücadelesinin hem emperyalist hem de sömürülen ülke ve bölgelerdeki işçi hareketleriyle yükselmesi dikkat çekiyor. Aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeye dayalı sınıf mücadelesi, özellikle kapitalizmin geliştiği, işçilerin sömürü düzeni konusunda daha bilinçlendiği, tek parti yönetimine sırtını yaslayarak zenginleşen yeni milyarder seçkin sınıfın ortaya çıktığı Çin ve Güney Afrika gibi ülkelerde yaygın biçimde görülüyor.  

Kapitalist Kriz Dönemlerinde İktidarın Saldırılarına Karşı Yürütülen Sınıf Mücadelesi
Kapitalist kriz dönemlerinde, ekonominin kötüye gitmesine paralel olarak artan iflaslarla birlikte devlet desteğine yönelik talepler de çoğalıyor. Bunun sonucu olarak mevcut kaynaklar, kapitalistler, bankalar, kredi sağlayan kurumlar, işçiler, borçlular ve emekliler arasında – eşitsizlik temelinde bile –  paylaşılmıyor. Kaynakların azalması ve talebin artmasıyla birlikte bu gruplar arasındaki çatışmalar artıyor; herkes pastadan pay alabilmek için kıyasıya mücadele ediyor. Üst sınıflar, var gücüyle ölüm kalım savaşı verirken, hem devletin hem de özel sektörün sermayenin çıkarlarını koruması için uğraşıyor. Devletin bütçesinden alınan payla borçlarını ödeyen sermaye böylece geleceğini güvence altına almış oluyor. Krizin faturasını kimin ödeyeceğine, “kurtarılan kârlardan” kimlerin yararlanacağına yöneten sınıf karar veriyor. Kriz dönemleri kapitalist ekonomik sistem için tehlike arz ediyor. Yöneten sınıf, kriz dönemlerinde, krizi “atlatma” sürecini gerekçe göstererek ekonomik ve toplumsal bahaneler ileri sürerek işçi sınıfının kazanılmış haklarını gasp etmek için son elli yıldır saldırıyor. Kapitalist sınıf, sosyal güvenlik ağını parçalamak için “refah kapitalizmini” meşrulaştırmak adına kendisini ideolojik olarak destekleyecek kanallar açıyor. Yöneten sınıf, devletin bütçesini “tasarruf tedbiri” kılıfıyla kendi çıkarlarını korumak için gasp ediyor ve bunu yaparken icraatlarının toplumdaki yansımasını hiç dikkate almıyor. “Üst sınıfların mücadelelerinde” en çok başvurduğu yöntem “tasarruf tedbirleridir”; çünkü sermaye ancak bu yöntemle maaşlar ile kârlar, istihdam ile işsizlik, kredi verenlerle borçlu ülkeler arasındaki dengeyi hem günümüzde hem de gelecekte sadece kendini düşünerek, keyfi biçimde tayin edebiliyor.   
 
Borçlu ülkelerde kriz gittikçe derinleşirken, yöneten sınıf işçi sınıfına, çalışanlara ve küçük esnafa yönelik saldırılarını şiddetlendiriyor. Öncelikle, kredi veren emperyalist devletler (Avrupa’da Avrupa Komisyonu, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsü) borçlu ülkelere uyguladıkları baskılarla bu devletlerin anayasal düzenlerini hiçe sayıyorlar. İkinci olarak, daha da ileri giderek, bu ülkelerin sosyoekonomik politikalarını hem makro hem de mikro düzeyde kontrol ediyorlar. İstihdam, ücretler ve mali politikalar doğrudan kredi veren kurumlar tarafından belirleniyor. Devletin gelirlerini hem günümüzde hem de gelecekte borçlandığı sömürgecilerle kendi işçileri arasında nasıl paylaştıracağına da yine onlar karar veriyor. “Sınıf savaşı küreselleşiyor”: teorik olarak üyeleri arasında ayrım bulunmayan Avrupa Birliği gibi bölgesel yapıların, emperyalist merkezlerdeki egemen bankaların çıkarlarına hizmet eden emperyalist örgütler oldukları bu süreçte ayyuka çıkıyor.   

Kriz Döneminde Aşağıdan Yukarıya Örgütlenen Sınıf Mücadelesi
İşçiler ile emekliler, sendika gibi alanlarda örgütlenirken yöneten sınıfın şiddetli saldırılarına maruz kalacaklarının bilincinde. İşçi sınıfı onlarca yıldır, genellikle“toplu sözleşme”, kimi zaman da kısa süreli grevlerle hakları uğruna yürüttüğü mücadeleyi yükseltti. İşçi sınıfının veya sosyal demokratların hem kapitalist çıkarları hem de sosyal refahı savunmaya çalışan partileri kapitalist düzende başarısız olmaya mahkûm. “Kriz” dönemlerinde, işçi sınıfının haklarını savunmak için var olduklarını göz ardı ederek tamamen yöneten sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye başlarlar; sermaye sınıfından tek farkları “tasarruf tedbirleri” için “kendilerine has” bir program önermeleridir. Yalnızlığa terk edilen, hem devletten destek göremeyen hem de güvenebileceği siyasi mecralar bulamayan işçi sınıfı ise kendi başının çaresine bakmak durumunda kalır. Bu süreçte sendikalar, özellikle gençler arasında gittikçe artan işsizliği yok sayarak gündelik telaşların peşine düşer. Aşağıdan yukarıya örgütlenmeye çalışan işçi sınıfı önderlikten, geleceği öngörme kabiliyetinden, yöneten sınıfın eline geçirdiği devlet kaynaklarından yoksun kalır; bunun sonucu olarak saldırılara karşılık veremez hale gelir. Aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen sınıf mücadelesi ilk ortaya çıktığından tamamen savunmaya dayalıydı; işçilerin sözleşmelerle gasp edilen haklarını, iş garantilerini sağlamayı, işten çıkartmaları azaltmayı hedefliyordu. Bugünkü sınıf mücadelesinin temel problemi sendikalar ile birçok işçinin işçi sınıfındaki yapısal değişiklikleri görememesidir. Yöneten sınıfın “bütünlüklü saldırı stratejileri”, ücret artışları ile kâr raporlarının çok ötesine geçmiş durumda; üst sınıflar artık işçi sınıfının yaşama, çalışma, barınma, emeklilik, sağlık ve eğitimini kapsayan cephesel saldırılar düzenliyor. İşçi sınıfı ile sermaye arasındaki “uzlaşmayı” hedefleyen politikalar yöneten sınıf tarafından devre dışı bırakılmış durumda. Bütün toplumsal taleplerden kayıtsız şartsız vazgeçilmesini dayatan sermaye, devletin gelir dağılımını yeniden düzenleme yetkisini ve siyasi gücünü de elinden almış bulunuyor.     

Bu şartlar altında, Avrupa ve ABD’de bugün aşağıdan yukarıya yürütülen “sınıf mücadelesi” hakkında ne söylenebilir? Yeni sömürücü kredi merkezleri ile borçlu işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi bugün, daha önce hiç olmadığı kadar, eşitsiz gelişiyor. Taleplerin kapsamı ve hareketin militanlığı temel alındığında; mücadelenin en fazla yükseldiği ülkeler Yunanistan, İspanya ve İtalya’dır. Bu ülkeleri Fransa ve İrlanda izliyor. İşçi sınıfı mücadelesinin en az ilerleme kaydettiği ülkeler ise Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Almanya, İngiltere, İskandinavya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda’yı kapsayan bölgedir. BRIC ülkelerindeki sınıf mücadelesi Çin ve Güney Afrika’dan yükseliyor; bunları Hindistan, Rusya ve

Brezilya takip ediyor. 
Talepler bölgelere göre değişiklik gösteriyor: Çin’deki işçi sınıfı sosyoekonomik dönüşülmesi gerçekleştirilmesini talep ediyor. Bu doğrultuda Çin’de öne çıkan istekler; ücret artışlarının güvence altına alınması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve barınma ile sağlık alanında düzenlemeler yapılmasıdır. Brezilya’daki işçi sınıfı yoksulluğa ve işsizliğe çare bulunmasını talep ediyor. Güney Afrika’da ise maden işçileri devletin kanlı saldırılarına rağmen mücadele ederek ücretlerinde artış yapılmasına yönelik taleplerini kabul ettirmeyi başardı.

Geri kalan ülkelerin çoğunda sınıf mücadelesi hala savunma konumunda; birçoğunun işsizliğin azaltılmasına, işçi haklarının iyileştirilmesine, sosyal güvenliğin ve iş garantisinin sağlanmasına yönelik talepleri kabul edilmiyor. İşçi sınıfının mücadelesi, sermayenin uzun süredir “yukarıdan” şiddetle saldırdığı ve yaşam standartlarının ciddi oranda düştüğü ülkelerde kayda değer biçimde yükseliyor. 

Sınıf mücadelesi ve genel grev geleneği olmayan Anglo-Amerikan ülkelerinde sınıf mücadelesi son derece zayıf durumda. Bu ülkelerde sendikaların üye sayısı da pek fazla değil. Sendika öncüleri kapitalist partilerle doğrudan irtibat halinde ve işçi sınıfının politik bilinci kısıtlıdır. Bu nedenle buralarda, özelleştirmeler gibi ciddi konularda bile, işçi sınıfı tepkisiz kalıyor ve neredeyse hiç dayanışma örneği sergilemiyor.

Sınıf Mücadelesini Örgütlemek
Son on yılda, sosyal refah ve kamusal hizmetler alanında en büyük başarılara kapitalist krizlerin sonucunda sınıf hareketinin militanlaşarak geliştiği Latin Amerika ülkeleri imza attı. Yükselen sınıf mücadelesi sayesinde neoliberal rejimler ile ülkeleri borç batağına sürükleyerek sömüren sermaye iktidarları alaşağı edildi. İlk aşamayı başarıyla tamamlayan Latin Amerika ülkeleri, ikinci aşama olarak, yerel kaynaklarına ve özgücüne dayanarak istihdamın ve toplumsal dönüşümlerin önünü açacak düzenlemeleri önüne koydu. Halkın isyan ederek siyasi sürece müdahil olmasının sonucu olarak, bölgede yapılan seçimlerde halkın yanında yer alan, krizin açtığı yaraları sarmaya uğraşan ve işçi sınıfına kulak veren yönetimler iktidara gelmeye başladı.

Güney Avrupa’da ise bunun tam tersi bir süreç işliyor. Emperyalistlerin sözünden çıkmayan kapitalistler, kapitalizmin yıkılışına paralel olarak saldırılarını şiddetlendiriyor. Neoliberal düzenlerini, en acımasız haliyle, dayatarak sınıf mücadelesini ortadan kaldırmayı hedefliyorlar. Kapitalist ülkelerde, saldırılardan zarar gören örgütlü işçi sınıfı ve toplumsal hareketler savunmaya çekildi; siyasi mücadele, radikal direnişler ve toplumsal muhalefet kabuğuna çekildi. İlerlemeyen hareketler gerilemeye mahkûmdur. Bu nedenle savunmaya dayalı her hareket, özellikle de günümüzde, “üst sınıfların mücadelesine” boyun eğer ve toplumsal gerilemeyle sonuçlanır. Yöneten sınıflar, borçlar için onlarca yıl vadeli ödeme takvimleri çıkararak borçlu ülkelerin yıllar sonraki bütçelerini bile yağmalamanın önünü açar. Borçları ödemek isteyen hükümet ise sürecin faturasını ücretleri düşürerek ve sosyal harcamalardan kısarak işçilere keser. Toplu sözleşmeler, gittikçe artan oranda, kapitalist sınıfın geleceğini garanti altına almaya yönelik hazırlanıyor. “Yukarıdakilerin” dayattığı “sınıf mücadelesi”, refahı amaçlayan programlar ile toplum sözleşmelerini, egemenliğini pekiştirmek için uyguladığı strateji gereği verilen ödünler olarak görüyor.        

Batının finans sınıfları, sağlanan mali desteklerle bankalarının kârlarını kurtardılar; ancak “reel ekonomideki” durgunluğa çare bulamadılar. İşçi sınıfı militan eylemleri sayesinde “toplu sözleşmelerin” artık çözüm olmadığını anladı ve bunun sonucu olarak radikalleşti. Hükümetlerin, karar alma mekanizmasında aslında hiçbir söz hakkı olmayan ve halkı temsil etmeyen yabancı/emperyalist bankaların sözünden çıkmadığı anlaşıldı. Bugün parlamentoları işgal eden “seçilmiş” partilerin cırcır böceklerinden farksız oldukları görüldü. Sendikaların ise en “militan” icraatı, yöneten sınıfın emperyalist bankalarının ve yereldeki politik müttefiklerinin yok saydığı “kitlesel” protestolar düzenlemekten ibaret kalıyor. Avrupa Komisyonu, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsü ise işçiler için daha şiddetli “tasarruf tedbiri” programları oluştururken olası sonuçlara karşı üç maymunu oynuyor. Sokaklarda, meclis binalarının çevresinde toplananlar ise gittikçe yoksullaştırılmalarına karşı var güçleriyle “Basta!” diye haykırıyor.

Sınıf Mücadelesinin Bugünkü Durumu
Özellikle emperyalist ülkelerdeki yöneten sınıf, maalesef, Karl Marx’ın “sınıf mücadelesinin tarihin itici gücü” olduğuna dair söylemini işçi sınıfı hareketi ile bürokrat memurlarından daha iyi anladı. Onlar, Marx’ın daha “çalışkan öğrencileri” oldu. Üst sınıfların en tehlikeli silahı, yukarıdan ve dışarıdan yürüttüğü sınıf mücadelesidir. Yöneten sınıflar, yeniçağ tarihi boyunca işçi sınıfının en büyük düşmanı oldu. Yıllarca, işçi sınıfının istihdam ve toplumsal dönüşüme dair kazanımlarını gasp etmek için uğraştılar ve maalesef bunda önemli ölçüde başarılı oldular; işçilerin yaşam standardı ciddi oranda düşmekle kalmadı, ücretlerin önümüzdeki dönemde daha da düşürülmesinin zeminini de hazırlandı. 

Bugün, işçi sınıfının mücadelesini merkeze almayan ancak kendini işçi sınıfından ve soldan zannedenler, öncelikle mücadele edilmesi gerekenlerdir. Üst sınıflar sömürüde sınır tanımıyor; onlara göre bütün sosyal haklar ortadan kaldırılabilir ve tüm kaynaklar onlar sömürsün diye vardır. Yeni oluşan üst sınıf ideolojisine göre, para eden her şey satılmalı ve işçilerin ellerindeki her şey son kırıntısına kadar alınmalıdır.  

Aşağıdan yukarıya örgütlenen sınıf mücadelesi, yeni radikal ideolojinin değişen saldırıları yöntemlerine rağmen, hala aynı biçimde “faydacı” ve “uzlaşmaya dayalı” mücadele vermeye çalışıyor. Radikal dönüşümlerin fark edilememesinin nedeni yapısal marazlardır. İşçi sınıfı hareketi, yeni sınıfsal gerçekliği, öngöremediği veya reddettiği değişimleri şimdi kabul etmek istemiyor. “İşçi sınıfı bürokratlarının”, “sınıf mücadelesini” sadece bugünün koşullarına göre analiz etmesi, “işçi sınıfı ile sermayenin ortak çıkarları için faydacı politikalar izlenmesi” gerektiğini düşünenlerce destekleniyor.
 
Yeni oluşan toplumsal sınıfın aktörleri ne istediğini gayet iyi biliyor. Avrupa Merkez Bankası, IMF ve AB’nin oluşturduğu “üçlü başkanlığı” karar alma sürecine doğrudan dâhil etmek için uğraşıyorlar. Emperyalist krallıklarının bedelini sömürerek kaynaklarını kuruttukları için kendilerine borçlanan ülkelere ödetmek istiyorlar. Şu anda 25 yaş altındaki gençlerin işsizlik oranı %50’ye ulaşmış durumda; sermaye sınıfı için bu durum büyük bir fırsattır. Onlar işsiz gençleri düşük ücretlerle, hiçbir güvence sağlamadan, çalıştırabilecekleri ucuz işgücü olarak görüyor. Orta sınıfın büyük bir kısmının yaşam standardı gittikçe düşüyor; özellikle kamuda çalışan emekçiler süreçten ciddi zarar görüyor, “proleterleşme” sürecinde iş güvencelerini, emeklilik haklarını yitiriyorlar. Emeklilik yaşı gittikçe yükseliyor. Küçük esnaf, yani küçük burjuvazi, iflasın eşiğinde; işsizlikle, güvencesizlikle boğuşmak durumunda kalıyorlar. Nitelikli işçiler işten atılma tehdidi ile karşı karşıya kalıyor, maaşları ve sosyal hakları gasp ediliyor.         

Bu sosyal sınıfların gittikçe kötüleşen koşulları işyerlerindeki sendikalar veya “toplu sözleşmelerle” güvence altına alınamaz. Çözüm, siyasi sistemi değiştirecek politik yöntemlerin uygulamaya alınması. Borçların ödenmesine ayrılan kaynakların istihdam sağlayacak yatırımlar için değerlendirilmesi şart. “Euro Bölgesi” adı verilen alan,  emperyalist devletlere kaynak sağlamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Oysaki imparatorluklar inşa etmeye çalışmanın anlamsızlığı tarihsel süreçler incelendiğinde anlaşılıyor. 

Emperyalistlerin çıkarlarına göre hareket eden siyasi sınıfın yöneten sınıfa karşı muhalefet örgütlemesi mümkün değil. Yöneten sınıfa bağımlı kalan muhalefet, tarihsel mirası gereği, yeni oluşan sistemde de “oyunun kurallarına uygun” olarak güçlenen sınıfa yaranmaya çalışarak yönünü tayin etmeye devam ediyor. Öte yanda ise orta sınıfa mensup esnaf ile işçilerin durumu kötüleşiyor, gelecekleri yok ediliyor. Orta sınıf, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu işsizler ordusundan sıyrılmaya, umutsuzca iş aramaya devam ediyorlar. Peki, ne yapmalı? Evlerinden atılan, işlerini kaybeden milyonlarca insan için çarenin oy sandığında olmadığı aşikâr. Hiç iş bulamayan milyonlarca işsiz var. İşsizlerin mal ve hizmet için harekete geçirilmesi şart. Sorunlar ancak hep birlikte hareket edilerek çözülebilir. Evlerinden atılanların barınma, işsizlerin ise istihdam hakkına sahip çıkması gerekiyor. İş güvencesi için fabrikaların üretenler yani işçiler tarafından yönetilmesi elzem. Rejim değişikliğine, siyasi devrime giden yol buradan geçiyor. 

Kısa vadede düşünüldüğünde emperyalistlere bağımlı ülkelerde işçiler arasında dayanışma ağlarının kurulması muhtemel görünüyor. ABD, Almanya, İngiltere gibi emperyalist ülkelerdeki işçiler hala yöneten sınıfa tabi durumda. Sömürülen, dışlanan, barınma hakları ellerinden alınan yani her şeyini kaybetmiş ve esas çözümün sınıf mücadelesi yürütmek olduğunu gören milyonlarca insan arasında köprüler oluşturulması sayesinde daha güzel bir gelecek kurulabilir. İnsanlığın kurtuluşu ve onurlu bir yaşam ancak bu şekilde mümkündür.

Kaynak: http://petras.lahaine.org
Çeviri: Feride Tekeli


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome