Sinik-sözde solcu kişilik nedir? -2-Necmi Erdoğan

14 Ağustos 2012 Salı

Daha da çoğaltılabilecek olan ve birbirinden farklı pratik bağlamlara atıfta bulunan bu karma sorularla tarif etmeye çalıştığımız sinik-sözde solcu kişiliği hiç kimsede aynen ve tümüyle vücut bulmayan, somut kişiliklerin karmaşıklığını asla tüketmeyen bir analitik kategori olarak düşündüğümüzü derhal kaydedelim.


Bu kişiliğin sorunu basitçe bir “teorinin iyi, ama pratiğin sallanmakta olması” durumu değildir. Söylediklerine olan inancından da emin olamayan ve ideolojisi ile arasına ciddi (ve yine ideolojik) bir mesafe girmiş bir kişiliktir çünkü. Sözgelimi kitlelerle “organik bağlar”ı olmadığını bilir; bunu da açıkça teslim eder ve kurulması gerektiğini söyler. Dahası kurulması için pek bir şey yapamadığını da kabul etmeye hazırdır ve hatta bunu da dillendirir. Ancak tam da bu konuşma (“söyleyip ruhunu kurtarma”) ediminden sonra, bir başka vesile çıkıncaya kadar -ki bu vesile tipik olarak bir sonraki toplantı veya arkadaş sohbetidir- her şeyin eskiden olduğu gibi devam ettiği gündelik hayatına dönecektir. Nihayetinde “yaşanacak bir hayat” ve onun gaileleri vardır çünkü.

Tam da bu nedenle, ne kadar “post-ideolojik” görünse de (yani mesafeli tutumu ne kadar ideoloji tarafından “çağrılması” ve ideolojinin öznesi haline gelmesinin başarısız kalmasına işaret eder gibiyse de), pratiklerinde cisimleşen bir kendiliğinden ideolojisi vardır. Althusser’in “insanların gerçek nesneler ve kendi toplumsal ve bireysel varlıklarına ve tarihlerine ilişkin sorunlar karşısındaki davranışlarını ve somut tavır almalarını yöneten pratik kurallar” olarak tanımladığı “pratik ideoloji”[3] açısından düşünüldüğünde, “solculuk” ile “hayat” arasındaki bu gidiş gelişi kolaylaştıran ve doğallaştıran şey onun “nesnel sinizmi” ve kendiliğinden pragmatizmidir. Bu pratik ve kendiliğinden ideolojide inanç başka şeylerden ayrıştırılmış ve özel bir alana hapsedilmiş görünen bir fanteziye dönüşmüştür. Böyle bir kişilik için sol da inanıp inanmadığı şüpheli haline gelmiş bir “hayali cemaat” projeksiyonu olur. Giderek bu kişilik hayali cemaatin “meçhul asker”ine bile şüpheyle yaklaşır; onu karalayanlarla yan yana durmakta da beis görmez. (Burada “meçhul asker”i Mahir, Deniz, Che imgesi olarak düşünebiliriz.)

Devrimcileri eleştirirken faşistlerden bile daha zalim olabilen bir kişiliğin sahip olduğu cemaat hissi böyle bir fantezi değil de nedir?

Bu sinik-sözde solcu kişiliğin bir alt tipi, geçmişte “solculuk yapmış” ama şimdiki bütün siyasallığı solun dünü ve bugününün eleştirisinden ve hatta yerden yere vurulmasından ibaret sohbetlerle sınırlı olan kişiliktir. Bu kişiliğin soykütüğünün 1980’lerin ortalarında dillendirilen “bireysellik eksiği”, “kolektivitenin içinde özel alanın kalmaması”, “feodal ahlak”, “cinselliğin reddi ve bacı muamelesi” gibi eleştirilere uzanıyor. (“Hızlı Gazeteci” söylemini akla getirelim.) Bunun yanı sıra, “solun alternatif proje geliştiremediğinden” başlayıp “liderlerin kötülüklerine” kadar uzanan anlatıları da bu soykütüğüne dâhil edebiliriz. Kendine dönük bir eleştirelliği içerdiği ölçüde olumlu bulunabilecek olan bu vurguların zaman içinde “kendine dönüklük” yerine “sola yöneliklik” özelliği kazanmaya başladığını söyleyebiliriz. Buradaki önermelerin her biri kendi içinde doğru olsa bile bu önermelerin kendini bilinçdışı bir şekilde de olsa soldan ayırmaya hizmet edebildiğini düşünmeliyiz. Yani Althusser’in deyişiyle “açıklamak istediği gerçeklikten farklı bir gerçekliğin belirtisi olduğu için”, “içeriği doğru olsa da ideolojik olan” bir sözle karşı karşıya kalabiliyoruz.[4] Zira tam da bu sözü söylemek siyasal pratiğe dâhil olmaktan veya pozitif-kurucu bir (başka) siyasal pratik geliştirmekten kaçınmanın haklılaştırılması olduğu ölçüde, söylenen söz ile sözün söylenmesiyle ne yapıldığı arasında ciddi bir fark ortaya çıkar. Bu açıdan, bu satırların yazarının da geçmişte zaman zaman aldığını düşündüğü türden bir negatif konumun kendisinin sorgulanması gerekiyor. Çok yaygın olan “şefler eleştirisini” yapan insanların, bu eleştiri doğru veya masumane olsa bile, bütün sorunların kefaretini “şefler”e yükleyerek kendilerine dışsallaştırabildiklerini, kendilerinin de içinde yer aldığı topluluğun bu sorunların aşılmasındaki ortak sorumluluğunu es geçebildiklerini düşünmeliyiz. Ancak bu alt kişiliğin de ötesinde, solcuların genel olarak sol, kendilerinin dışındaki hareketler ve hatta kendi hareketlerinin içindeki insanlar veya eğilimler hakkında konuşurken hâkim vurgularının negatif olduğunu söylemek yanlış bir izlenim olmasa gerektir. Kendimiz hakkında hep negatif terimlerle konuşuyorsak, inandığımız şeye inancımız açısından ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? Neredeyse kompülsif bir nitelik kazanan bu tavır kolektif kişiliğe ilişkin derin bir şüphenin semptomu olarak görülebilir.

Marksist ideoloji eleştirisini değerli kılan şey kendi ideolojik söyleminin eleştirisinin araçlarını da sunabilmesidir. Bu açıdan kendi ideolojik söyleminin kapanmasına izin vermemek ve kendi siyasal pratiğini sorgulamak (“sorarak ilerlemek”) özgürleşimci bir perspektifin olmazsa olmaz koşuludur. Ancak sözünü ettiğimiz kişilikte ilk bakışta böyle bir eleştirel mesafe var gibiyse de, pratikte ortaya sinik bir mesafe çıkıyor. Zira kendine gülmek veya kendi kendini hicvetmek ile kendine dışsallaştırdığı bir şeyi müstehzi bir edayla karşılamak ve horlamak arasındaki yolu bir çırpıda kat ediyor. İroni meraklısı, alaycı, her şeye ve herkese ürpertici bir soğukluk ve kıyıcılıkla yaklaşan bu sinik kişilik bir grubun içinde yer alsa da içten içe bir aidiyet ve bağlanma sorunu yaşayan bir kişiliktir aynı zamanda. İdeolojilerin “fazlasıyla totaliter ve irrasyonel” oldukları yönündeki liberal argümanın gizli bir cazibesi vardır onun için. Üstelik bütün bunların farkındadır. Sloterdijk’in sinizm için kullandığı “aydınlanmış yanlış bilinç” kavramlaştırması başka herkesten önce bu sinik-sözde solcu kişilik için geçerlidir.[5] Bu açıdan, Marx’ın yazının başında aktardığımız sözünün yine onun “Ne yaptıklarını bilmiyorlar ve fakat yine de yapmaya devam ediyorlar” sözüyle uyumlu olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu sinik kişilik Zizek’in revizyonuyla “ne yaptığını bilen ve fakat yine de yapmaya devam eden”[6] bir kişilik olduğu ölçüde bir “bilinçsizlikle” suçlanabilecek bir kişilik değildir. Kendi şizoidliğinin farkında olan, karamsar ve mutsuz bir bilinçtir burada söz konusu olan.

Simmel’in para ekonomisi ve kültürü bağlamında çözümlediği bir toplumsal tip olan “sinik” hakkında söylediklerini bağlamından koparmak pahasına da olsa bu sinik kişiliğe uyarlayabiliriz[7]: Eski Yunan’daki kinik kişiliğin özgürlük gibi bir takım mutlak değerler adına toplumda kabul gören değerleri ve bunlar arasındaki farklılıkları cesaretle reddetmesine karşılık, sinik kişilik bütün yüksek değerleri aşağılar veya aynı düzeye indirirken herhangi bir pozitif ve ideal ahlaki amaca dayanmaz. Bütün eski değerleri hor görür ve fakat bunu kiniğin yaptığı gibi daha yüce bir insani ideale dayanarak yapmaz. (Bu açıdan kinik “hala” ideolojik bir kişiliktir; oysa sinik “ideoloji sonrası”na geçmiştir. Kendisini solcu olarak tanımlamasına rağmen solu her fırsatta aşağılaması kat ettiği “mesafe”ye işaret eder.) Nitekim Simmel de sinik ile ateşli veya heveskâr kişilik arasında bir karşılaştırma yaparak, ikincisinin aşağıda görülen değerleri yükseltmeye çalışmasına karşılık, birincisinin tersi yönde bir hareket gösterdiğini belirtiyor. Yine Simmel’den uyarlayarak diyebiliriz ki, alaşağı etmek şeklinde de olsa değerlere karşı bir tepki gösteren bu sinik kişilik ile her şeyi eşit ölçüde sıkıcı, boş ve heyecanlanmaya değmez gören ve değerler arasındaki farkları artık hissetmeyen bıkkın kişilik iç içe de geçebilir. (Bıkkın kişilik fazla uyarana maruz kaldığı için hissizleşmiş, bir çeşit sinir zafiyeti (nevrasteni) yaşayan bir kişiliktir. Bizim bağlamımızda, “biz vaktiyle çok gördük bunları, çok duyduk bu lafları” diyerek kayıtsızlığını ilan eden “eski solcu” kişiliğe denk düşer.) Bu kişiliklerden birini girdiği marketteki her ürüne burun kıvıran ve hepsinde bir kusur bulan müşteriye, diğerini de raflar arasında “ne fark eder ki?” diye düşünerek hissizce dolaşan müşteriye benzetebiliriz. Bu benzerliğin biçimsel olmanın da ötesinde Simmel’in tartıştığı para ekonomisiyle gerçekten ilişkili bir “ailevi bir benzerlik” olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusudur.

Marx’ın sermayenin “nesnel olarak sinik” olduğu vurgusunu ve bu arada Bourdieu’nün “neoliberalizmin sinizmi bütün pratiklerin normu haline getirdiği” argümanını düşünürsek, bu kişilik ile hâkim ideolojik iklim arasında yüzeydeki olası çatışmaların altında temas noktaları var demektir. Nitekim günümüz Türkiye’sindeki ideolojik alanın hegemonik kodunun post-ideolojik görünen bir sinizm olduğunu dahi iddia etmek mümkündür. “Angaje” olmaktan, bağlanmaktan, taahhütte bulunmaktan kaçınan bu sinik-sözde solcu kişilik ile ibadetini öte dünya için “rasyonel bir yatırım” veya “sigorta”ya indirgemiş bir Müslüman, milliliği arabasının arkasına yapıştırdığı slogandan ibaret olan milliyetçi ve -Ertuğrul Kürkçü’nün anlattığı bir öyküye göre[8]- sahip olduğu trikotaj atölyesinde çalıştırdığı gözaltında kaybedilmiş bir devrimcinin kızlarına 29 Ekim öncesinde 48 saat uyumadan Türk bayrağı diktiren Kürt “yurtsever”i arasında bir akrabalık vardır. Bu kişiliğin Ali Şimşek’in “yeni orta sınıf”ın mizahında izlerini sürdüğü[9] ve İnternet forumlarında da kendini gösterebilen bir başka kişilikle, “her şeyi çözdüğü” ve ideoloji dışı ve üstü bir konum işgal ettiği vehmiyle “yurdum insanı”nı da, “yurdum insanı”ndan söz edeni de tutarlılık gibi bir derdi olmadan alaya alan, tek angajmanı kendi sarkastik bakışına olan ve bütün diğer angajmanlarla dalga geçen, hiçbir şeyle “boşu boşuna” özdeşleşmediği için şişinen kişilikle de bir bağı kurulabilir. Giderek, bu kişiliğin geç veya yeni kapitalizmin “esnek çalışma” rejiminin yarattığı -Sennettt’ın deyişiyle- “karakter aşınması”yla da ilginç bir paralellik içinde olduğunu söyleyebiliriz[10]. Zira güveni, sadakati, karşılıklı bağlılığı ve “ortak kader”e inancı aşındıran bu rejim bir “ironik karakter”, yani kendi benliği de dâhil hiçbir şeyin sabit olmadığına inandığı için kendi kendisini dahi ciddiye almayan, kendi kendisine ironik bir gözlükle bakan, sorumluluk ölçütleri belirsizleşmiş olan ve derinlerde bir “biz” özlemi yaşasa da bağımlılıktan ve özdeşleşmeden korkan bir karakter yaratmaktadır. Hakeza bu sinik kişiliğin solculukla bağı, “akışkan modernliğin” “akışkan aşklar”ı gibidir.

[3]     L. Althusser; Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi - Çev. Ö. Sezgin, Birey ve Toplum Yayıncılık, Ankara 1984, s. 18.
[4]     A.g.y., s. 12.
[5]     Sloterdijk’in argümanının kısa bir özeti için bkz. T. Bora, a.g.y., s. 24-5.
[6]     S. Zizek; Sublime Object of Ideology (İdeolojinin Yüce Nesnesi) - Verso, Londra 1989.
[7] G. Simmel; The Philosophy of Money - Der. D. Frisby, Routledge, Londra 2004, s. 255-7.
[8]     Aktaran Y. Göktürk; “Solun Ufku, Express, 2009/12, s. 4.
[9]     A. Şimşek; Yeni Orta Sınıf, L&M Yayıncılık, İstanbul 2005.
[10] R. Sennett; Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri - Çev. B. Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2002, s. 122.
 


Yazarlar:Necmi Erdoğan
Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome