Suni Enternasyonalizm ve Gerçekte Var Olan Emperyalizm - Ellen Brun ve Jacques Hersh

30 Haziran 2012 Cumartesi

Eğer savaşın ilk katlettiği şey gerçeklik ise, insani idealler adına yapılan askeri müdahalelere de şüphecilikle yaklaşılmak durumundadır.


“Sivil popülasyonu koruma sorumluluğu” söylemi;  BATI’nın dış politikalarında dogmatik bir prensip haline gelmekte olan bir yaklaşımdır. Bu büyük güçlerin diğer (zayıf) ülkelerin iç işlerine müdahele etme hakkı olduğu düşüncesi uluslararası hukukun, pratiğinin olmasa bile, temellerinin değişmesi tehtidini ortaya çıkarmaktadır.

Aynı zamanda, nerdeyse herkesçe kabul edilmiş olan “insani müdahalecilik” ideolojisi, gizli bir politik gündemin meşrulaştırılması olarak da yorumlanılabilir. Bu durumun Avrupadaki ve ABDdeki muhafazakarlar, liberal enternasyonalistler ile dünya genelindeki sol cenahın büyük kısmı arasındaki ideolojik ve politik farkı bulandırma potansiyeli vardır. Tüm bu gelişmelerin, NATO’nun ulusal bağımsızlık prensibini ihlal etmesini aklamak gibi ortak bir zemini vardır. Geçmişe bakıldığında bu sürecin Soğuk Savaş’ın bitimi ve “peace dividend” vaatleriyle başladığını görülür.

Walden Bello’ya göre, Yugoslav anlaşmazlığında ülkenin bağımsızlığı dikkate alınmaksızın gerçekleşen batı işgali sonrasında Afganistan’ın işgalini meşrulaştırmış; aynı şekilde, bu iki müdahale de Irak işgalinin ve NATO’nun Libya müdahalesinin meşrulaştırılmasına hizmet etmiştir. Suriye’nin de artık bir sonraki hedef olarak listedeki yerini alması, uluslararası kamuoyu nezlinde rejim değişikliğini bu “insani” müdahalelerin bir kriteri haline getirmektedir. Ba’ath Partisinin gücünün ortadan kalkması Orta Doğuyu Arap milliyetçi rejimlerinin etkisinden çıkaracak ve bu da Iran üzerindeki baskıyı artıracak bu da son olarak, azınsanamayacak miktarda, İsrail’in bölgedeki pozisyonunu geliştirecektir.

Bu bağlamları insan hakları organizasyonları destekli medyanın, müdaheleciliğin kavram ve pratiğine dair halkın görüşünü yönlendirme üzerindeki etkisi azımsanmamalıdır. Yoğun bir medya kampanyası temelinde gerçekleşen bu durum, Batı destekli Libya insan hakları cemiyetinin yardımlarıyla Birleşmiş milletler güvenlik konseyine kadar gitmiştir. . Bu açıdan, Qatari’ye ait Al Jazeera haber ağının rolu belirleyici olmuştur. Qatar  Batı ile müttefik baskıcı monarşileri barındıran körfez işbirliği konseyinin kilit üyelerinden biridir ve bu işbirliği NATO’nun Ortadoğu ve başka yerlerdeki demokrasi ve insan haklarına dair asıl söylemlerini örtpas etmektedir.

İnsani Müdahalecilik kavramsal çerçevesine dair problem, konseptin jeoekonomik ve jeopolitik ilişkilerden soyutlanmasıyla alakalı olduğu kadar, dünya üzerindeki güç ve tesir eşitsizliğinin göz ardı edilmesidir. Ülkeler arası ilişkiler düzeyindeki koruma sorumluluğunun kabul edilmesi hegemonik güçlere, daha zayıf ülkelerin itaatkar olmayan rejimlerine müdahale etmelerinin ideolojik meşruluğunu sağlar.

Tarihsel deneyimler birçok ulus-devletin dış politikalarının belirlenmesinde  insani kaygıların etkili olduğundan şüphe etmek için bir çok iyi sebep sunmaktadır.Bu eğilimlerden biri de Büyük güçlerin dış politikalarını azımsanamayacak sıklıkta büyük ses getiren ahlaki söylemlerle gizlemeleridir. Emperyalist bir güç tarafından hümanizmin ve savaşın bağlantılandırılması ve ortaya çıkan sonuçlar tezattır. “İnsani amaçlar uğruna” bombalar yağdırmak ve işgal etmek, daha barışçıl bir  ortam yaratılmasına hizmet etmez; askeri yıkım ne çevre dostudur ne de enerji tasarrufu sağlar.

İkinci Dünya (paylaşım) Savaşında ABD Stratejisinin Kaynağı
Yalnızca bir saf ABD’nin 150 ülkede bulundurduğu askeri üstlerin ve dünya genelindeki askeri harcamalarının 2/5sinden daha çok harcama yaptığı “savunma” bütçesinin basitçe dünyada insan haklarını savunmak, iyi bir yönetim sağlamak adına olduğuna inanabilir. Tabi ABD’nin her alanda askeri bir egemenliğinin olması bu amaçlar için ödenebilir bir bedel olarak görünüyorsa ayrı.

Çağdaş politikanın anlaşılabilmesi için daha gerçekçi olan bakış açısı söylemlerin ötesine bakmak ve pratiği özelinde değerlendirmekten geçer. ABD’nin dış politikaları 60 sene öncesinde ikinci dünya savaşı döneminde belirlenmiştir. 1948 yılında, Soğuk Savaşın ve dekolonizasyon sürecinin başlangıcında, George Kennan yönetimindeki, Devlet Dairelerinin Politik Planlama Birimi tarafından ABD’nin uluslararası stratejilerinin ana fikri olarak formüle edilmiştir.Bu tarihten beri Amerikan dış politikasının tavsiye dokümanlarında olan bir değişikliğe dar bir kanıt bulunmamaktadır. Bugün hala, bu politikaların temel varsayımlarını ve stratejik tercihlerini, Amerika’nın “ayrıcalıklılık” durumunu korumak adına dünyayı yoğurma girişimi olarak değerlendirmek öğretici olacaktır.

Amerika halkı dünya nüfusunun %6.3ü olarak, dünyadaki servetin %50sine sahip. Önümüzdeki süreçte ana görevimiz bu eşitsizliği korumak. Bunu yapabilmek için tüm hayalciliğimizden ve duyarlılığımızdan vazgeçmemiz gerekmektedir. Başkalarını düşünme lüksünün altından kalkabileceğimiz gibi düşüncelerle kendimizi kandırmamalıyız. İnsan hakları, yaşam standartlarının yükselmesi ve demokratikleşme gibi hayallerden bahsetmeyi bırakmalıyız.Doğrudan güç konseptiyle ilgilenmemizi gerektirecek günler uzak değil..

Gerçekçi bakıldığında elbette empati ve insani değerler, dünya kaynaklarının eşitsiz dağılımıyla aynı stratejik amaçlara hizmet etmez. 3. Dünya ülkelerine tahsis edilmiş tutumların varsayımları doğrultusunda uluslararası anlaşmaların bir ülke tarafından ihlal edilmesi hakkının olması, dünya sisteminin gözden geçirilmesini olmazsa olmaz kılar. Bu bakış açısıyla, Batının ekonomiye, politikaya ve Avrupa-dışı bölgelere askeri müdahalelere itibar eden ideoloji ve pratiği eski çağların ilişkilerinin bir devamı olarak okunabilir.

Batı İşgalciliğinin Tarihi ve Libya Meselesi
“Talan Etme Hakkı”na dayalı batı müdahaleleri tarihini bir kenara bırakırsak, günümüzdeki söylem ve strateji uluslararası politikaya ahlak getirmek adına “Koruma Sorumluluğu”na dayalı bir yenilik olarak sunuluyor. Bu durum batıdaki bir çok sol hareket tarafından, Latin Amerika’nın popülist devletlerinin NATO’nun Libya’da bir iç savaşa sebep olan müdahalesine karşı Kaddafi rejimini desteklemesini eleştirmek adına bir kılıf teşkil ediyor.

“İnsani işgalciliği” destekleyen (yandaş) sol tarafından, çelişkili anti emperyalist tutumun pozisyonu, dünya ölçeğindeki kaynakların eşitsiz dağılımının kurumsallaşmış ve yapısal durumunu anlaşılması güç bir noktaya götürmektedir. İnsani düşünce sistematiği üzerinde kurulan hegemonyayla, Avrupa solunun büyük çoğunluğu, Kaddafi rejiminin siviller üzerinde oluşturduğu sözde katliam riski nedeniyle NATO’nun hava saldırılarını politik olarak doğru ve öncelik verilmesi gereken bir durum olarak savundu.Sonuç Avrupa da ve Kuzey Amerika’da savaş-karşıtı duruşun ortadan kalkmasına sebep oldu. Walden Bello’nun kendi cümleleri, “Libya olayı büyük ihtimalle İnsani müdahalecilik doktrininin en önemli kötüye kullanılışı olacak.”

Bu bağlamda, Al Jazeera (el cezaire)nin Libya’daki uluslararası müdahaleye itilmesine rağmen, basında kıdemli bir editörü ve analizci olan Marvan Bishara teminatın bedelinin çok yüksek olduğunu onayladı. Daha batının, Kaddafi karşıtı güçlere askeri desteği başlamadan önce, yaşanacak ölümlerin sayısının en az bin- iki bin civarı olacağını yazmıştı. Ancak Kaddafi’nin yenilişi ve katledişi sürecine kadar on binlerce Libyalı hayatını kaybetti. Karşılığında ise NATO’nun hiç bir kaybı yoktu.

Uluslararası ekonomi-politik çalışan öğrenciler ve genel bağlamdaki gelişmeler açısından, sözde insani müdahalelerin dikkate alınması gereken bir çok öğretici yanı var. Batı uluslarının iç savaş esnasında Kaddafi karşıtı güçleri desteklemelerindeki amaca dair çok fazla yazılıp çizildi. İzlenim inisiyatif kullananın Avrupalı güçler olan Fransa ve İngiltere olduğu yönünde. Bu Beyaz Sarayın, Afrikalı-Arap ülkelere saldırarak kendi ülkesindeki Afro-Amerikalı kesimi karşısına almayı istemeyeceği düşüncesiyle örtüşmektedir. Ancak Başkan Obama’ya göre, ABD, aslında, en başından beri “gizli lider” konumundadır.

Karar alma sürecinin kendisi şu soruları ortaya çıkarıyor: NATO’nun Libya’ya saldırması ve sonrasında gelen rejim değişikliği dünya politikalarında yeni yapısal bir gelişmenin habercisi midir?

21 Eylül 2011 tarihli yazısında Başkan Obama Libya olayının gelecekteki kuzey-güney ilişkilerini şekillendirecek ideal model olduğunu vurgulamıştır: “Bu uluslararası toplumların durması gereken noktadır, barış ve güvenlik adına ,bireylerin kendi haklarını aradığı, beraber bir duruş.” Diğer bir deyişle, “Uluslararası topluluklar; hava saldırılarını, özel harekat ekiplerini, üstü kapalı yapılan operasyonları içeren, Washington’un çıkarlarıyla örtüşmeyen isyanları bastıracak hareketli askeri eylemler yaratmalıdır.”

Başkana göre zaferin, koalisyonun iradesinin yıkılmaz olduğunu kanıtlamasına rağmen, aslında savaş tek cepheli olmadı. Güvenlik konseyi üyeleri Çin ve Rusya “Resolution 1973” için veto etmedi, ama alehinde de oy kullanmadı. BRİCS ülkeleri, Birleşik Afrika ve Latin Amerika’daki ALBA ülkeleri çekincelerini belli ettiler. Almanya dahi Libya güçlerine hiç bir uçuş izni verilmemesi dayatması konusunda çok istekli değildi.

Günün sonunda, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu temsil eden hükümetler NATO’nun Libya’ya saldırmasına muhalif konumda duruyorlar. Bunun sonucu olarak uluslararası politikalarda bir fay hattı oluştu. Hem  hava sahası kısıtlaması önergesine karşı çıkmamaları hem de  onay vermemeleri nedeniyle, güvenlik konseyinin iki üyesi, Rusya ve Çin’in önümüzdeki süreçte 3. Dünya ülkelerinin iç işlerine müdahale ettiklerinde Birleşmiş Milletleri bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmaları beklenebilir.

İşbirlikçi Emperyalizm Rekabete Karşı
Batının kapitalist ülkelerinin işbirliği, Libya’daki sivil savaşa politik/ askeri katılımlarıyla gösterdikleri gibi, Marksist gelenek ile geçtiğimi yüzyılın başlarında ortaya atılan devletlerarası kapitalist sistem yapısına ilişkin teorik tartışmaların akıllara getiriyor. 1914 yılında yayınlanan bir makalede, Teorisyen Karl Kautsky, koloni savaşlarında birlikte hareket eden bir grup kapitalist ülke anlamlarına gelen  ‘Ultra- emperyalizm’ veya ‘ işbirlikçi emperyalizmin’ gelişini tahmin edebilmişti. Bu fikir ile çatışan Lenin, aralarındaki anlaşmazlıklar çıkacağını ve bunların çatışmalara neden olacağını ön görerek böyle bir oluşumun sadece geçici bir yapıda olabileceğini savunmuştur. Birinci ve İkinci dünya savaşları Lenin’in emperyalizm anlayışını doğrulamış olsa da Almanya, Japonya ve İtalya hemojenik düzene, İkinci dünya savaşından sonra oluşup galip ve mağlup emperyalist güçlerden oluşan Batıdaki işbirliği sistemine karşı çıkmaları Kautsky’ın tezini destekleyen bir gelişmedir.

Sosyalist oluşuma karşı ‘özgür dünyayı’ aşındıran Soğuk savaş, zayıflamış kapitalist güçlerin politikalarını ve bu ulusların elitlerinin ABD hegemonyasına bağlılıklarını kesinlikle etkilemiştir. Bu kuralı doğrulayan istisna ise 1956 İngiliz-Fransız-İsrail birliklerinin, Nasır hükümeti tarafından ulusallaştırılmasının ardından hep birlikte Süveyş Kanalını işgal etmeleriyle meydana gelen Süveyş Krizidir. Sovyetler birliği misilleme yapmak üstünden tehdit savurmuşsa da ABD müttefiklerine, birliklerini geri çektiren Başkan Dwight Eisenhower olmuştur.

Güncel bağlamda, öncü Troyka( ABD, Avrupa ve eski Japonya) gelişmekte olan ülkelere karşı ilişkilerinde işbirliğine gitmeleri beklenen ülkeler olmasına rağmen, bu tür bir düzenleme yine de söz konusu ülkeleri baskı altına sokacaktır. Bunun nedeni, Çin, Rusya, Brezilya vs gibi yeni ortaya çıkan ekonomiler olarak adlandırılan yeni oyuncuların, kendi gelişmeleri dünya pazarını ve doğal kaynakları paylaşmayı gerekli kılacağı için bu oyuna dâhil olmayı talep etmeleridir. Bu şartlarda, asıl sorun; gelişmiş uluslardan oluşan çekirdek kadroya dâhil olacak yeni oyuncuların, bu ülkelerin kurulu kapitalist çıkarlarına zarar vermeden ve karşılıklı kazanç sağlanarak nasıl müdahil edilecekleridir.

Eğer tarihi kendimize rehber edersek, yeni gelişen ekonomilerin düzgün olarak işleyen ‘’supra-emperyalizm’’ sisteminin oluşmasına engel olarak artan katılımlarının gerilim artışına neden olacağı görüşü doğal olarak karşımıza çıkacaktır.
Durum böyle oldukça, inter-emperyalizm zıtlıkları ve rekabet işaretleri fark edilecektir. 2007 yılında Fransa Cumhuriyetinin başkanı olan Nicholas Sarkozy Afrika’yı diğer küresel güçler ile birlikte fethedilecek bir kıta olarak tasvir etmiştir. Ocak 2007’de Strasbourg şehrindeki bir konuşmasında ‘Amerika ve Çin şimdiden Afrika’nın fethini başlatmışlardır. Avrupa yarının Afrika’sını inşa etmek için daha ne kadar bekleyecek? Avrupa tereddüt ederken, başkaları ilerliyor ‘ demiştir.

Her ne kadar hem Çin hem de ABD, Afrika kıtasında aktif olsalar da, Pekin’in Afrika’daki faaliyetleri Washington tarafından hoş karşılanmıyor. ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton Haziran 2011’de Zambiya’ya yaptığı bir ziyarette, dolaylı olarak ABD’yi aklarken onlara ‘yeni koloniyalizmin’ yeni bir şeklinden bahsetmiştir. Bu noktada, on dokuzuncu yüzyılda Latin Amerika’yı Avrupa emperyalizminden korumayı amaçlaması öngörülen Monroe Doktrinini hatırlamakta yarar var. Latin Amerika ülkeleri, kendilerini ABD emperyalizminin egemenliğinden kurtarma sürecine ancak günümüzde girebildiler!

Vurgulanması gereken soru Batı’nın (ve özellikle ABD’nin) 3. Dünya ülkeleri ve rejimleri ve hükümetlerine karşı stratejileri bağlamında şudur ki: Günümüzde Kuzey/Güney ilişkilerinin doğası nedir? Bu konuda tarih eğitici bir öğretmendir. Bundan bir kaç nesil öncesine kadar, dünya 2. Dünya’nın savaşından bu yana olduğu halindne oldukça farklıydı. Geçen yüzyılın ortalarından önce bir çok Avrupa ulusu, özellikle Afrika’ da fakat aynı zamanda Asya’da sömürgeleri olan imparatorluklara sahipti. Latin Amerika’ da ABD ve İngiltere bağımsız uluslara yeni sömürgeci bağlar dayattı. IV. Yüzyıl boyunca yükselen ve deniz aşırı genişleyen Avrupa güçleri asimetrik uluslar arası ekonomik ve politik yapının yaratılmasının temellerini attı.

Politik olarak süreç 1948’de 30 Yıl Savaşı’nı sona erdiren Vestfalya Antlaşması ile başladı. Savaş Katolik İspanya’nın Protestan Hollanda’ya boyun eğdirme girişimi ile başladı. Avrupa’nın büyük bir kısmını etkiledi ve Avrupa’nın ulusal egemenlik kavramına dayalı devletler arası ilişkiler sistemini kurumsallaştıran barış antlaşması ile sonuçlandı. Bu egemenlik ve bağımsızlık ( diğer bir deyişle yabancı müdahalelerden arınmış) temelinde bir politik varlık olarak ulus devletin tanınmasıydı. Önceki method arzulanan bir yapıya sahip olmasına rağmen, Vestfalya uluslararası ilişkiler için kural ve norm olarak kabul gördü. İlkeler, sosyal düzenlemeleri ve politik egemenliği sömürgeci güçler tarafından bir köşeye atılan Avrupa dışı bölgelere her nasılsa genişletilmemişti. Avrupa’nın devletler arası sistemi kıtalar arası savaşı bitirmese de, endüstriyel Kapitalizm’in yükselişi Avrupa ulus devletler arası rekabeti Afrika’ya aktardı.

Marksistlerin uluslar arası politik-ekonomik analizine göre 1. ve 2. Dünya Savaşları’nın ikisi de ilk gelenler ve son gelenler arasında sömürgelerin yeniden paylaşılma mücadelesi idi. Bu rekabetin temel nedeni bu sosyo-ekonomik oluşumların işleyiş biçimi ile ilgiliydi. Avrupa ulusal kapitalizmlerini genişlemesi dünyanın diğer bölgelerindeki servet birikimine oldukça erken bağımlı hale geldi. Bu İspanya feodalizminin ticaret anlayışı altında zaten başlamıştı. Fakat, endüstriyel Kapitalizm’in büyümesi ve İngiliz ekonomi politiğine göre formüle edilen serbest ticaret doktriniyle daha da sistematik hale geldi.

Kaynaklar ve Pazar için doğan yarış klasik emperyalizme yol açmıştır. Bir taraftan gelişmiş Kapitalist ülkeler arasında toprakları dışındaki mal varlığının kontrolü için rekabet anlamına gelirken diğer taraftan kolonilerin sömürülmesi emperyalist metropollerin sözde ulusal çıkarları olarak tanıtılır. Sömürgeci güçler ve onların sömürgeleri arasında ortaya cıkan eşitsiz ilişki batı ülkelerindeki endüstriyel kapitalizmin gelişmesine bağlı olan İç-Sosyal maliyet ve toplumsal gerilimleri hafifletmiştir. İngiliz sömürgecilik yanlısı Cecil Rhodes, Lenin’in sözleri ile, “Modern emperyalizmin ekonomik ve siyasi-sosyal temellerini” tanımıştır. Rhodes’ a göre, ülkelerinde iç savaş ve devrimden kaçınmak icin İngilizler Emperyalist olmalıdır! İlişkinin çıkarları Avrupalı olmayan toplumlara erişmemektedir. Ulusların Zenginliği kitabından Adam Smith, yeni dünyanın keşfinden sonra Avrupalılar ile temasa geçen Avrupalı olmayan nüfus için öngörüde bulundu ve empati gösterdi. Gerçekten de Amerika da on milyonlarca yerli insan oraya zorla giren Avrupalılar tarafından hunharca katledildi.

Tahmini olarak 11 milyondan fazla Afrika’lı köle Amerika’da satılırken köle ticaretinden kaynaklanan ölümlerin sayısı milyonlara ulaştı. Diğer yandan, her nasılsa, Trans-Atlantik üçgen ticaretinin batı kapitalizminin gelişiminde bir birikim sürecine ve üretim ve sanayisinin büyümesine oldukça katkısı vardır. Emperyalist ülkeler arasında sömürge edinme yarışı varken, aynı zamanda sömürgelerin kapışılmasının düzenleme girişimleri vardır. Sonradan gelen Almanya tarafından 1884-1885 Berlin Konferansı’nda 13 avrupa ulusu, Afrika Kıtasını paylaştılar. Köleliği ortadan kaldırmayı kabul ederken, Emperyalizm’in stratjeik ve ekonomik hedeflerinin farkındaydılar, eski pazarlarını korumak ve yenilerine erişim sağlamak gibi. Sonuç olarak sömürge arayışı hız kesmeden devam etti. Asya’da ABD’nin sahneye çıkması Avrupalı Emperyalist Güçler arasında açık kapı politikasını zorladı. Sonuç emperyalist çevrelerin etkilerinin ve Çin üzerindeki sınır dışı hakların bölünmesi ve kurumsallaşması idi –Buna yeni gelen Japon emperyalizmi de dahil oldu. İspanya Amerika savaşından sonra ABD Filipinler’i ele geçirmiş ve Filipin bağımsızlık mücadelesi yüzbinlerce insanın hayatına mal olacak şekilde bastırılmıştır.

Geçmişten Öğrenmek
Şimdiki "insani müdahalecilik" tartışmamızda klasik emperyalizmin politik ekonomisini gündeme getirmemizin sebebi bu konseptin savunucularının tarihdışı ve metinsel olmayan niteliklere sahip olmaya meyilli olmasıdır. Sömürgecilik döneminde dominant ideolojik görüş- batının üstünlüğü, açıkça Avrupa-merkezciydi. O zaman vermek istedikleri,ve hala verdikleri mesaj, dünyanın geri kalanının Batı'nın bu üstünlüğünü kendi iyilikleri için kabul etmeleri ve bunasaygı duymalarıdır.

İngiliz misyoner-kaşif David Livigston'a göre, Afrika’nın tek makul kurtuluşu “Ticaret, Hıristiyanlık ve Sivilleşme” üçlüsüne riayet edilmesidir. Bu görüşün modern versiyonunda Washington tarafından propogandası yapılan görüşün bir kısmı haline geldi, yalnızca Hıristiyanlık yerine Demokrasi ön plana çıktı. Bu meseledeki sıkıntı, yalnızca Güney Amerika, Avusturalya ve Yeni Zelanda’daki colonal yapılar başarıyla kapitalist toplumlar olarak gelişebilmiştir. Amerika’daki durumda ise, bu gelişim İngiliz İmparatorluğu ile bağların koparılmasıyla gerçekleştirilebilmiştir.

Yıllardır süre gelen talan etme uygulamaları çerçevesinde Emperyalizm, ekonominin Avrupalı metropollerce eşitsiz dağıtılışını kolonileşmiş insanlara kabul ettirmek için hem akıllarını hem kalplerini etkilemesi gerekmiş bunun içinde gücünü her şekilde kullanmıştır. Kolonici güçler amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak yönde lokal ittifaklar yapma amacıyla bölme ve yönetme stratejisini iyi kullanmışlardır.

Yerellerinde kolonileşmeyi meşrulaştırmak için ahlaki bir hegemonya kurma arayışıyla, sözde insani sloganlar kullanılmıştır;bu sloganlara örnek İngiliz ve ABD emperyalizmi tarafından kullanılan “Beyaz adamın sorumluluğu” ve Fransız İmparatorluğunun “Sivilleşme Misyonu” sloganlarıdır. Aslına bakılırsa politik kuruluşlar imparatorluğa kendi toplumları tarafından destek yaratma konusunda başarılıydılar Batı Avrupanın Anti-Kapitalist görünen politik akımlar dahi, Komünist partiler gibi, sıkça 20. Yy da kolonileşmeyi sıkça desteklemiştir.

Orada sömürge yönetimi ve politikalarının uygulanmasında farklılıklar olsa da  sonuç genellikle aynıydı. Avrupa sömürgeciliğinin feci sonuçlarının kapsamı, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki sömürgelerden geri çekilme ve bağımsızlık üzerine görünür oldu. Frantz Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’nde sömürgeciliğin söyleminin ikiyüzlülüğü hakkında alayla söyledikleri bu bağlamda idi: ‘ ‘İnsan’ hakkında konuşmayı bırakmayan Avrupa tek endişesinin  ‘insan’ olduğunu ilan etmeyi kesmiyor, biz bugün bu Avrupa ruhunun egemen olduğu her ülkede insanlığın acılarının var olduğunu biliyoruz.’

Emperyalizm: İnsani Gelişmenin Bir Kuvveti?
Gelişmiş  Batılı kapitalist uluslar ve onların Avrupalı olmayan sömürgeleri arasındaki ilişkinin sicili göz önüne alındığında, çekirdek kapitalist ülkelerden kaynaklanan ideoloji ve politikaların eleştirisini yapmak için yeterinden fazla neden var.  Onlar Üçüncü Dünya ülkelerinin politikalarına örtülü yada açık müdahaleyi meşrulaştırmaya çalıştıklarında, bu özellikle doğrudur.

İnsani müdahalecilik veya Korumu Sorumluluğu gerekçesine ilişkin şüphecilik gerekmez, ancak bununla birlikte  sadece uluslararası sistemin ve Kuzey-Güney asimetrik ilişkisinin gelişiminin tarihsel anlatısına dayalı. Hatta eğer koruma ilkesi itibari değerinde kabul edilirse, onun uygulaması istenilen düzeyde kalır. Bu seçicilik ve üçlü otoritenin –ABD, Avrupa Birliği ve NATO, diğer bir deyişle Batılı ittifakın yabancı lejyonu- kavramı kullanışındaki tutarsızlıkla bağlantılı. Buna ek olarak onlar diğer ülkelerin ulusal egemenliklerinin ihlalini sürdürme yetkisini nereden buluyorlar?

1996’da Robert Cooper ( eski diplomat ve İngiliz eski başbakanı Tony Blair’ın kişisel danışmanı)    tarafından yazılan kısa kitapçık Post-modern Devlet ve Dünya Düzeni,  uluslararası ilişkilerde çifte standart kullanımını rasyonalleştirdi. Cooper diyor ki: bir yanda değerler ve silah üzerinde  tekeli olan postmodern Batılı devletler, diğer yandan da değerlere fazla önem vermeyip güç arayışında olan devletlerin hala 19. Yy dünyasında yaşamaya devam eden insanları var. Sonuç olarak, Cooper’a göre, yasalar temelinde çalışıyoruz ve kooperatif güvenliğe açığız. Fakat ne zaman eski kafalı devletlerle uğraşacak olsak eski çağ güçlerinin kaba yöntemlerine, önleyici saldırı, aldatma( her ne gerekliyse…) dönme ihtiyacı duyuyoruz. Diğer bir deyişle kurbanı suçluyoruz!

Aldatma ve yalan mantığı son insani müdahalecilik olayında örneklendirildi. Sık sık gözardı edilmesine rağmen, BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 Sayılı Kararı, Kaddafi karşıtı ayaklanma başladıktan sonra Libya kuvvetleri üzerinde uçuşa yasak bölgede yalnız NATO’ya yaptırım yetkisi verilmişti. Bununla beraber, Güvenlik Konseyi’nden daha fazla emir olmadan, görev neredeyse hemen BM Şartınının kendini ihlal eden saldırgan bir hava savaşı şekline dönüştü. Sonuç olarak, bir rejim –El Kaide ile mücadelede işbirliği yapan, bir atom bombası inşa girişimini reddeden, Avrupa'ya Afrika mülteci akışını kontrol üzerinde işbirliği yapan, neoliberal bir ekonomik politika uygulanması yönünde hareket eden ve demokratik olarak seçilmiş batılı devlet adamları ile iyi kişisel ilişkiler geliştiren- aniden acımasızca şeytan olarak gösterildi, ki öyle de olabilirdi!

Ancak, bu şeytanlaştırma karşılığında, Kaddafi, birçoğunun gözünde, bir milliyetçi olarak ve Libya’yı modernleştirmek için çok şey yapan ve Afrika ülkelerine Batı hâkimiyetinin güçlü kalesinden kurtulmaları için yardım eden pan-Afrikanist lider olarak görülüyordu.

“Seçici müdahalecilik” sorusu “Koruma sorumluluğu”  doktrininin eleştirisi için önemlidir: Batının sözde insanı müdahalesi ve bazı ülkelerde rejim değişikliği varken, neden aynı batılı demokrasiler Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen gibi diğer despot rejimlerle mükemmel ilişkilerini sürdürüyorlar veya insan haklarını ihlal etmekle ve antidemokratik olmakla suçlanan ülkelere-soykırım yaşanan Kongo dahil- askeri müdahaleden kaçınıyorlar?

Seçicilik tartışmasına bağlı olarak diğer temel sorular ortaya çıkıyor: Neden ADB liderliğinde Batı ittifakı İsrail’in Filistin topraklarını işgalini ve o halkın ulusal isteklerinin bastırılmasını kabul eder? “Orta Doğu’daki tek demokrasi” olarak kabul edilen İsrail baskıcı politikaları ve Uluslararası Hukuka aykırı işgali dikkate alınmadan, ABD ve Avrupa Birliği’nden ekonomik, politik ve askeri destek alıyor! Çifte standart haykırıyor, duymak isteyene.??

Uluslararası Hukuk ve egemenlik sorusu endişesi olmadan, Üçüncü Dünya’da potansiyel rejimlerin tam bir listesi Batının bu ülkelerde hükümet karşıtı iç politik güçleri desteğiyle devrilmek için hedeflendi. Bu rejimlerin “günahı”  Washington’un hegemonik diktesinin reddidir. Gizli ve örtük müdahaleler uzun zamandır ABD dış politikasının bir parçası olmuştur; bu bağlamda bakıldığında, rejim değişimi bir yenilik değildir. Soğuk Savaş döneminde ABD doğrudan ve dolaylı olarak Kongo'da Lumumba, İran'da Musaddık, Guatemala'daki Arbenz, Endonezya'da Sukarno, Şili'de Allende’nin dahil olduğu demokratik seçimle gelen sosyalist ya da milliyetçi sayısız devletin yıkılmasını yönetmiştir. Bu hükümetler
Amerikan ayrılıkçılığına karşı tehdit edici ve bu yüzden yok edilmeleri zorunlu olarak görülmüştür .

Soğuk savaş dönemi boyunca ABD dolaylı ya da direkt, Şili’de Allende, Endonezya’da Sukarno, Guatemala’da Arbenz ,İran’da Mossadeg ve Kongo’da Lumumba gibi demokratik seçimlerle başa gelmiş sosyalist ya da ulusalcı devletleri yönetimden indirmek için uğraşmıştır. Bu hükümetler Amerikan üstünlüğüne tehdit olarak görüldü ve ortadan kaldırılmaları gerekti.

Libya örneğinde, ayaklanmaların arkasındaki karar verme aşamasında petrol sorunu önemli rol oynamasına karşın diğer sebepler de göz önünde bulundurulmalıdır. Libya ve Afrika’nın tamamındaki ham madde kaynaklarının yanı sıra, bölgedeki enerji kaynaklarına erişme ve kontrol etme konusunda bölgede Çin’le bir rekabet var. Şu anki duruma bakıldığında, Kaddafi’nin reddettiği Amerika’nın AFRICOM(Afrika Komutanlığı) askeri projesinde Libya’nın ana karargâh olacağı kesindir.

Dönüm Noktasındaki Enternasyonalizm
Batı’nın Avrupa dışındaki ülkelerin işlerine müdahilliğini meşrulaştıran ideolojik söylev Batı değerlerinin evrensel olarak kabul edilmesi gerektiğini varsayar. Eski sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinin liberal kapitalizmi benimsemesi ve Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden beri bu söylem hakim hale geldi.

Amerikan politik bilim insanı Francis Fukuyama ‘insanlığın sosyal gelişiminin son durağına geldiği anlamına gelen eski liberal ‘tarihin sonu’ konseptini yaygınlaştırdı. Ancak sosyalizm söyleminin yenilgisinden bu yana yaşadıklarımız açık uçlu olasılıklarıyla birlikte insanlık tarihinin belki de  en çalkantılı dönemidir.

Alman toplumbilimci ve felsefeci JürgenHabermas insani müdahalenin şakşakçıları tarafında ciddi yankılar uyandıracak bir soru ortaya attı; ‘‘İnsan haklarıyla ilişkilendirdiğimiz evrensellik Batı üstünlüğünün sadece göze çarpmayan ve aldatıcı araç gereçlerini gizler mi? ’’ Buna mantıklı bir cevap; insan hakları mücadelesini dünya üzerindeki lider güçlerin ulusal üstünlük ilkesinin ihlallerinden uzak tutmanın zorunlu olduğudur. Bu bağlamda 1967’de Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya işgalini meşrulaştırmak için kullanılan sosyalist ülkelerdeki ‘Brezhev kısıtlı üstünlük’ doktrini anımsamaya değer.

Çağdaş dünya tanımında, daha erdemli uluslararası toplumu oluşturmak için idealizm ve güç politikalarını birleştirmenin bir yol haritası olup olmadığı şüphelidir.

1990’ların başında ‘Medeniyetlerin Çatışması’ tezini hazırlayan Amerikalı politik bilim insanı  Samuel Huntington,evrenselliğin politik kullanımını çürüterek Batı ütopyacı lığının ve onun pratikliğinin eleştirisini verdi. NATO’nun Libya’daki zaferinin ardından bir çeşit panzehir olarak bu söylevin günümüzle özel bağlantıları var; ‘Batı kültüründeki evrensellik inancı 3 sorundan mustariptir; yanlıştır, ahlakdışıdır ve tehlikelidir.Emperyalizm, evrenselliğin gerekli mantıksal sonucudur.
Küresel kapitalizmin tarihi gösteriyor ki, ulusların ve insanların boyunduruk altına alınması insani düşüncelerle yapılmamıştır. Tam da bu bağlamda sol kesimin insani müdahaleleri desteklemesi tartışılmalıdır. Bu durum emperyalizmi meşrulaştıran ideolojik yapıdan başka ne olabilir ki ?

Evrenselliği ciddiye alan ilerlemeci politik kültürün yeniden inşası sürecini doğrulayan görev, insanı değerlerle emperyalizm arasındaki çelişki ile kapışmaktır. ‘İnsanı Emperyalizm’ kitabında, Jean Bricmont, günümüz solunun Batı müdahalelerine cevabını 2 yaklaşım olarak ayırt eder. Birisi, Batılı güçlere askeri müdahale ve hatta görevini veren ‘evrensel değerler ’in üstünlüğü fikrine dayanır.

Uluslararası politikaların bu şekilde kavramsallaştırılmasının sonucu olarak, emperyalist savaşlara karşı çıkılması ya azalır ya da tamamen ortadan kaybolur.2. bakış açısı da diğer toplum ve kültürlerin objektif olarak yargılanmasında tek bir ahlaki değerin kullanılmasına karşı çıkan ahlaki göreliliktir.

Jean Bricmont’un sunduğu 3. duruş, hem insani müdahaleyi hem de kültürel göreliliği reddeder. Bu dünya görüşüne göre Batı’nın ülkelerin kendi üstünlüğünü ihlal etmesine ve müdahale etmesine hak vermeksizin, barbarca suç işleyen toplum ve rejimleri eleştirmemize olanak sağlayan  uluslararası ve objektif standartlar vardır.

İlerlemeyle mücadele için emperyalizmin ‘kullanışlı aptal’ ları olmaktan kaçınmalıyız ve bir yandan ulusların demokratik amaçlarını desteklerken diğer yandan emperyalist güçlerin devletlerin iç işlerine karışmasına karşı çıkmayı sürdürmeliyiz. Bu da bize 3. Dünya ülkelerindeki Batı destekli kuruluşlar ve medyaya yönelik derinlemesine bir eleştiri seviyesi kazandırır.

*Çeviri: İzmir TAKSAV Çeviri Kolektifi


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome