Toplumun Örgütlenmesi Üzerine - Paul Street

28 Haziran 2015 Pazar


“Toplumun nasıl örgütleneceğine dair görüşlerimiz çok farklı.” Amerika Birleşik Devletleri başkanı Barack Obama, Küba başkanı Raul Castro ile Panama’daki Amerikalar zirvesindeki toplantının ardından böyle söyledi. “[Castro’ya] açıkça söyledim,” diye ekledi Obama, “demokrasi, insan hakları, toplantı-gösteri özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi meseleler hakkında konuşmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

Oligarşi

Obama’nın toplumun örgütlenmesi hakkındaki görüşlerini bir yana bırakalım ve  Noam Chomsky’nin hicivli bir ifadeyle “Really existing capitalist democracy (gerçekten var olan kapitalist demokrasi) , kısaltması RECD, ama “wrecked”( Enkaz )diye okunur” dediği Amerikan toplumunun örgütlenme şekline şöyle bir bakalım. “Halkın kendini yönetmesi mi? Demokrasinin ana vatanı ve karargahı nüfusun yüzde 1’inin yüzde 90’ından ve muhtemelen halkın “demokratik bir şekilde” seçtiği yöneticilerin önemli bir kısmından daha zengin olduğu çok daha şeffaf plutoktrasi.” En zengin 400 Amerikalı, halkın yarısının toplam gelirini aralarında paylaşıyorlar. Wal-Mart’ın varislerinden altısının serveti, halkın %42’sinin gelirine eşit. Para güç olduğu için de, Aristotle’den beri bütün batılı düşünürlerin çoktan anlamış oldukları gibi, bugün Amerika’da halkın çoğunluğunun görüşü teknik olarak geçeli değil. Dünyanın zengin ve sanayileşmiş ülkelerinin açık ara en eşitsizi olan Amerika’da sözüm ona kendi kendini yöneten halk modeline egemen olan ( Edwırd S. Herman ve David Peterson’un mükemmel tanımlarıyla)  “paranın seçilmemiş diktatörlüğü”dür.

Amerika’da kendi kendini yöneten halkın veya demokrasinin tek bir yerde toplanmış ekonomik güç tarafından fena halde ezilmiş olduğunu söylemek için Marksist, solcu anarşist veya diğer “tehlikeli şekilde radikal” görüşlere sahip olmanız gerekmiyor. Geçen Nisan’da çıkmış ve  Perspective on Politics dergisinde yayınlanacak olan araştırmada, önde gelen ana akım siyaset bilimcilerinden Martin Gilens (Princeton) ve Benjamin Page (Northwestern) Amerika’da artık demokrasinin var olmadığını bildiriyorlar. Giles ve Page, geçtiğimiz son birkaç on yılda, Amerika’nın “bir oligarşi”ye dönüştüğünü, zengin seçkinlerin ve şirketlerin iktidarda olduğunu, ulusal siyaset üzerinde müthiş bir orantısız güç kullandıklarını belirtiyorlar. 1981 -2012 arasında çeşitli siyasi inisiyatiflerden elde ettikleri 1800 veriyi inceledikten sonra, zengin ve iyi bağlantılara sahip seçkinlerin Amerikalıların çoğunluğunun iradelerini hiç dikkate almadan hatta bazen bu iradeye karşı gelerek ülkenin dümenini ellerinde tuttuklarını ileri sürüyorlar. Giles ve Page “Araştırmamızda ortaya çıkan en önemli nokta, ekonomi seçkinlerinin ve iş dünyasının çıkarlarını temsil eden örgütlü grupların Amerikan hükümetinin politikalarına büyük ölçüde etki ettikleridir” diye yazıyorlar, “kitle bazlı çıkar grupları ve sıradan vatandaşların bağımsız etkisi ya çok azdır ya da hiç yoktur” diyorlar. (M. Gilens ve B. Page, “Amerikan siyaset kuramlarını sınama: Seçkinler, Çıkar Grupları ve Sıradan vatandaşlar”, 9 Nisan 2014)

Radikal bir solcu olması pek mümkün olmayan Amerikan Yüksek Mahkeme yargıçlarından Louis Brandies’in 1941’de “Bir seçim yapmak zorundayız. Ya bir demokrasi olacağız ya da servet bir azınlığın elinde toplanacak, ikisi birden olmaz.” demiş olması kimseyi şaşırtmamalı. Benim de içlerinden biri olduğum “sıradan vatandaşların” dediği gibi “para konuşunca palavra biter”.

Geçen Nisan’da Gilens ve Page’in araştırmaları hakkında internet dergisi Talking Points Memo (TPM)’de çıkan bir haber ilginç bir başlık taşıyordu. “Princeton araştırması: Amerika artık gerçek bir demokrasi değil.” Yazıda verilen linki verilen kendisiyle yapılmış bir  röportajda Gilens şöyle açıklıyor: “onlarca yıldır yapılmakta olan siyaset bilimi araştırmalarının size anlattıklarının tersine, Amerika’da sıradan vatandaşların hükümetlerinin yapıp ettikleri üzerinde hiçbir etkileri yoktur. Ekonomi seçkinleri ve özellikle iş çevrelerini temsil eden çıkar gruplarının ise çok büyük oranda etkileri bulunmaktadır.”

Mesele, “serbest piyasaya” karşı “güçlü hükümet” meselesi değil. Mesele kimin yönettiği ve halka hizmet ettiği: varlıklı şirketler ve bir avuç finans seçkininin muazzam derecede bencil, biriktirmeye bağımlı gündemi  ile emekçi sınıf çoğunluğu ile ortak çıkarlar arasında.

Toplum mu? Bir çok para ustasına göre, sağcı İngiliz Başbaşbakanı Margret Thatcher çok doğru söylemişti.  Demir Leydi, “toplum diye bir şey yoktur. Kadın ve erkek bireyler vardır bir de aileler… insanlar önce kendilerine bakmak zorundalar. Kendimize bakmak görevimizdir… İnsanlar hiçbir görev üstlenmeden hak sahibi olmak istiyorlar. Eğer bir görev üstlenmemişsen, hak diye bir şey yoktur.” Demişti. Bu sözler, sişko kedilere değil, yoksullara ve emekçi sınıflara söylenmiştir. Devletin verdiği haklara kendilerini korumak  ceplerini doldurmak için göz diken varlıklı azınlık dışarıda bırakılmıştı (bu konuya bu makalede tekrar döneceğim) hatta mali disiplin ve kişisel sorumluluk adına, yoksulların ve emekçi sınıfların yararına  yardımların ve koruma tedbirlerinin kaldırılmasında ısrarlı olmuşlardı.

Kırk metrelik hatlar içinde çatışmak

Obama, RECD’in soğuk otoriter gerçeğine çok iyi uyum sağladı. Politikası daima seçkin şirketlerin ve finans çevrelerinin çıkarlarına hizmet ediyor. Aralık 2013’de, The Wall Street Journal CEO Council denilen bir etkinlikte önde gelen Amerikalı kapitalistlerin önünde bazı düşüncelerini açıkladı. “Başka ülkelere gittiğinizde, siyasi bölünmelerin çok daha sert ve geniş olduğunu görüyorsunuz. Amerika’da ise, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler 40 metrelik bir hat içinde çatışıyorlar… Bana bazen sosyalist diyorlar. Ama hayır, gerçek sosyalistlerle tanışmanız lazım (kahkahalar) Şirket vergi oranlarını düşürmekten söz ediyorum. Sağlık reformum özel piyasaya dayanıyor. Borsa son baktığımda gayet iyi durumdaydı.”  Sola gelince, sosyalist yazar Danny Klatch şöyle yorumladı aslında, “Yönetici sınıflar adına dokunaklı bir andı. Kongredeki sert partizan savaşa ve iş dünyasından yöneticilerin sık sık çamur dövüşüne tutuşmalarına rağmen, bir avuç CEO başkanlarıyla birlikte oturdular ve aslında aralarında hiçbir fark olmadığını gördüler.  Obama ile Amerikan Şirketlerinin ayrı ayrı saflarda olduğunu sanan sıradan Amerikalılara hep birlikte güldüler.”

Mesele Obama’nın başkanlığının ilk başlarına  ve daha öncesine kadar gidiyor. Obama popüler ve ilerlemeci bir umut dalgasının üzerine bindi. Beyaz Sarayın, önde gelen dev ve baş parazit finansal kurumların yol açtığı Büyük Resesyon sırasında herkese sağlık sözü vermesi önemliydi. Demokratlar hem Temsilciler Meclisinde hem de Senato’da çoğunluktaydılar ve Amerikan emekçi sınıfları ülkenin zengin seçkinlerine derin bir öfke duyuyorlardı çünkü yüzde 1 neredeyse halkın tamamından daha zengindi. Peki Obama ve Kongredeki Demokrat arkadaşları ne sağladılar? Saygın sol liberal yorumcu William Grader, 2009 Mart’inda Washington Post’daki “Obama bize konuşun diyor ama acaba dinliyor mu?” başlıklı makalesinde durumu gayet iyi açıkladı. “Herkes iktidarın, gücün kimde olup kimde olmadığına dair çok sert bir ders aldı. Washington’un felakete yol açan finans çevrelerini kurtarmak için nasıl koştuğunu izledi. Doğru insanlar istediğinde, devletin saçacak epey parası olduğunu gördüler.” Ama biz yanlış insanlara, çok geçmeden %99 denecek olanlara verecek para çok az, o zaman sormak lazım, “benim kurtarma paketim nerede?”

“İlerlemecilik”le tavlananlar aptalca “hayal kırıklığına” uğradılar. (Bu yazar da dahil) Soldan eleştirenler ve bizzat Obama “umut” ve “değişim”in (ki bunlar korporatist Bill Clinton’un 1992 seçim kampanyasının anahtar kelimeleriydi)  ağzından bal dökülen savunucularının, sahte ilerlemeci kılığına bürünmüş emperyal-neoliberal Demokratlardan başka bir şey olmadıkları konusunda bol bol uyarıda bulunmuşlardı. Obama, Bill Clinton’un “büyük hükümetler çağı bitmiştir”  açıklamasını çok iyi anlamıştı, buna sadece Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun “devletin sol eli” dediği kavramı yerleştirdi – geçmişin popüler zaferlerini temsil eden hükümet ve yoksullarla geniş halk kitlelerini yoksulluğa, güvencesizliğe ve baskıya karşı korumaktır bu. “Devletin sağ eli” ise- serveti ve iktidarı yukarı doğru dağıtan, yurt dışında savaşan ve yoksullarla emekçi sınıfları hapsedip cezalandıran- gayet iyi beslendi.

Raul Castro’nun Panama’da Obama’ya “hayranlık” duyduğunu ve başkanı “mütevazı kökenlere sahip olduğu için” “dürüst bir adam” olarak gördüğünü açıkladığını duymak ne kadar üzücü (Castro aslında böylece Obama’dan Amerikan emperyalizminin Latin Amerika’da ve Karaiblerdeki tarihine atıfta bulunduğu  için özür dilemiş oluyor). Bu iyiye işaret değil.

Gölgeden, Kara Buluta doğru
Sayısız önemli meselenin “40 metrelik hatta” hareket eden Demokrat partinin solunda durduğuna dair çoğunluk görüşü Amerikan siyasetinde teknik olarak geçersizdir. Büyük Amerikalı düşünür John Dewey’in 1931’de gayet akıllıca dile getirdiği gibi “iş çevrelerinin gölgesi toplumun üzerindedir.” 84 yıl sonra bakıldığında Dewey’in bu nitelemesi gayet ılımlı kalıyor: şirket ve finans çevrelerinin gücü Amerikan siyasetinin, kültürünün ve toplumunun gözeneklerine sinmiş öldürücü bir buhar gibidir. Hatta bireylerin yaşadıklarını ve bilincini de zehirlemektedir. Chomsky 2011 yazında seçkinler eliyle çıkarılmış borç tavanı krizinin ardından şöyle söyledi: “Dewey’in gölgesi, 1970’lerden beri toplumu ve siyaseti saran kara bir bulut haline geldi. Artık büyük ölçüde finans kapital haline gelmiş olan Şirketlerin gücü, öyle bir noktaya vardı ki geleneksel siyasi partilerle hiçbir benzerliği kalmamış olan her iki siyasi örgüt, tartışma konusu olan önemli meselelerde toplumun çok sağında kaldılar.”

Amerikan halkının görüşlerini temsil edenlerin büyük bir kısmı servet dağılımı konusunda –toplumun nasıl örgütleneceği de daha az önemli bir sorun olarak görmeyerek - her iki egemen partiden çok daha eşitlikçi ve çok daha sosyal demokrattır.  Ekonomi profesörü Michael Norton ile psikolog Dan Airely’nin gösterdiği üzere, bir çok Amerikalı servetin %30 ila 40’ının en tepedeki %20, %25 ila 30’unun da en alttaki %40 arasında paylaştırılmasını ideal dağılım olarak görüyorlar.  Ülkenin %1’inin sahip olduğu medya, siyaset ve eğitim sistemleri sayesinde en tepedeki yüzde ellinin Amerika’nın servetinin neredeyse tamamını, alttaki yüzde ellinin ise neredeyse hiçbir şeye sahip olmadığı gerçeğinden habersizler.

Vahşi Eşitsizlikler, Zayıf Toplum
Eğer bu şirket ve finans oligarşisinin yönetiminde herkes iyi beslense, giyinse ve bakılsa belki durum farklı olurdu. Ne yazık ki, 16 milyon Amerikalı çocuk – utanç verici bir şekilde çocukların %20’si- federal hükümetin yanlışlığıyla ün salmış yoksulluk düzeyinin altında yaşamaktalar. Amerikan vatandaşlarının yedide biri temel beslenme için gıda bankalarına muhtaçlar (bu insanların yarısının işi var). Amerikan vatandaşlarının çevresinde açlık, evsizlik ve ağır yoksulluk açıkça görünür durumda.  Korkunç yoksulluk oranları  Siyahlarda %36, Yerli Amerikalılarda %35, Latin çocuklarda %31 iken, ülkenin “liderleri” tarafından “toplumun nasıl örgütleneceğine dair” dünyanın en eşitlikçi modeli olarak sunulması, eski senatör Kay Bailey Hutchinson’un bir zamanlar (George W. Bush’un petrol zengini Irak’ı isterse işgal edebileceğine dair Kongre izni verilirken yaptığı konuşmada) söylediği gibi “Dünyaya hayatın nasıl yaşanacağını gösteren ışık” olarak tanımlanması büyük bir rezilliktir. Obama’nın herkesi yanıltarak epeydir “memleketim” dediği Şikago’da (Başkan aslında Honolulu’ludur) nüfusun yüzde 11’i “derin bir yoksulluk” içinde, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu tehlikeli bir şekilde yoksul nüfusun üçte iri çocuktur. Beyaz hane servetinin Siyah hane servetinden 22 kat fazla olduğu bir toplumda bunların yarısının Siyah olması şaşırtıcı değildir.  Amerika, “ilk siyah başkanı” seçmiş olmaktan dolayı  ırkçılığa karşı güya büyük bir zafer kazandığı için kendini kutlamasına rağmen şiddetli ırkçılık devam etmekte ve derinleşmektedir. Teknik olarak Siyah başkan ise, Amerikan ırkçılığını ciddi bir şekilde tartışmaktan kaçınmakta ve sürekli olarak Siyah Amerikalıların o sarp Amerikan sosyo ekonomik piramidinin dibindeki süre giden konumlarında kendi kişisel ve kültürel sorumluluklarının payı  hakkında sürekli nutuk çekmektedir.

Yoksulluk, “toplumumuzun örgütlenme biçimi” nin kara yüreğinde yatmakta olan vahşi eşitsizliğin sonucu olan bir çok sorundan sadece biri. Amerika gibi radikal bir şekilde eşitsiz ülkelerde insanların (hatta ayrıcılıklı kişilerin bile) yaşadıkları yabancılaşma ve hastalıklar (hem fiziksel hem de ruhsal) üzerine adam akıllı bir sağlık ve sosyal bilimler literatürü bulunmakta. İngiliz sağlık araştırmacıları Richard Wilkinson ve Kate Pickett, çığır açan kitapları Spirit Level: Why Greater Equality Makes Societies Stronger (2009) (Ruh Düzeyi: Neden eşitlik toplumları güçlü kılar) adlı çığır açan kitaplarında insanların refahının ve (ve tersine) insani işlev bozukluklarının  –yaşam süresi, ruh hastalıkları, sağlıklı vücut ağırlığı, hastalık oranları, dostluklar, toplumsal birlik, güven düzeyi, eğitim performansı, okur yazarlık, ırksal ve etnik çatışmalar, çocuk suiistimali, konum peşinde koşma, ruhsuz tüketim, vatandaşlık bağı, ergen hamileliği, ev içi şiddet, hapislik, çevresel tahrip- sağlıklı toplumu, eşitsiz topluma göre daha az etkilediğini saptadılar. Zengin ile yoksul arasında daha büyük bir boşluk olan toplumlar bu gibi ölçüleri ve özellikleri daha eşit toplumlara nazaran çok daha az taşıyorlar. İçlerinde yaşayan herkes için, hatta daha iyi durumda olanlar için bile berbat durumdalar. Daha eşit toplumlar kıyaslama “zengin ülkeler” ile –örneğin eşitlikçi Norveç ile hiyerarşik Amerika- “yoksul ülkeler” –eşitlikçi Küba ile hiyerarşik Brezilya- arasında dahi yapılsa, daha eşitlikçi olanlar, eşitlikçi olmayanlara göre daha sağlıklı ve mutlu insanlar yaratıyorlar. Wilkinson ile Picket’in ölçülerinde, Amerika tekrar tekrar yanlış ve sağlıksız tarafta çıkıyor, iş insan ömrü, bebek ölümleri, çocuk sağlığı, depresyon, mutluluk, sosyal sermaye, yalıtılmışlık, güven, bağımlılık, ruh hastalıkları, intihar, cinayet, obezite, kalp hastalığı, bağımlılıklar, okur yazarlık ve diğer önemli ölçüler bakımından zengin uluslar arasında sürekli ya en altta ya da en alta yakın bir yerde çıkıyor.

Tecrit
İnsan hakları mı? Sendikal örgütlenme ve yüz milyonlarca Amerikalı emekçinin toplu sözleşme haklarının inkarının ötesinde, vatandaşlarına kaliteli, bedava, hatta düşük maliyetli sağlık hizmeti bile sağlamayan , sosyal güvenlik ağının zayıflığı meşhur, rezil polisi silahsız siyah erkekleri öldürmeyi alışkanlık haline getirmiş ( her yıl 300’den fazlası “huzur polisi” tarafından öldürülüyor, sadece bu Mart ayında 100 kişi öldürüldü) olan Amerika son kırk yıldır dünyanın en önde gelen hapishane ülkesi olmuş  durumda… “özgürlerin ülkesi” diye tanımlanan bir yer için ilginç bir başarı.  Amerika 2,3 milyondan fazla mahkumla (bunların içte ikisi Siyah ve Latin kökenli) dünya nüfusunun yirmide birinin, mahkum nüfusunun ise dörtte birinin vatanı. Siyahları üniversite yerine parmaklıkların ardına gönderiyor.  “Irkçılık sonrası Amerika” yı kurma yolunda – -ilk siyah başkanı seçmedi mi?-, yetişkin Siyah erkeklerin üçte birini ağır suç sabıkasıyla ömür boyu işe yaramaz hale getirdi.

Toplantı özgürlüğü mü? Burada da yine Obama’nın Raul Castro’ya demokratik bir yöntemin nasıl işleyeceği konusunda söyleyebileceği fazla bir şey yok. 2011 sonbaharı ve kışı boyunca %1’in egemenliğine karşı çıkan Occupy protestocularının o yaygın ve kocaman polis devleti tarafından nasıl susturulduklarını hatırlarız herhalde. Baskı Obama’nın Anavatan güvenlik bakanlığı idaresi tarafından bizzat uygulandı. Ülkenin yüzlerce şehrinde ve kasabasında görüldü. California Oakland’da, şehrin “ilerlemeci” Demokrat Belediye Başkanı Jean Quam, hareketi daha şafak sökmeden yapılan bir baskınla ezmeye karar verdi. 25 Ekim 2011’de daha ortalık karanlıkken, çok erken saatlerde, ağır zırhlı ve vizörlü çevik kuvvet Körfez bölgesinin en az on yerelinde plastik mermilerle, coplarla, kimyasal gazlarla ve sersemletici el bombalarıyla göstericilere saldırdı. Saldırıyı barışçı göstericilerin üzerine zalimce saldırmaktan kaçınan bir güvenlik görevlisi tarafından anlatılıyor; bu olay daha sonra Missouri Ferguson’da yaşanan ve televizyonlarda yayınlanan saldırının habercisiydi.
“Protestocuların Oakland kampındaki baskına tanık oldum… sabah 4:30’dan hemen sonraydı, dehşet vericiydi… o kadar çok polis vardı ki… sayı inanılmazdı… caddede saf tuttular ve sonra harekete geçtiler. Helikopterler uçuyor ve kamplara ışık tutuyorlardı… ışıklar her yeri tarıyorlardı. Bu kamplarda gençler ve çocuklar vardı, bir çok çadırda bebek vardı… Kampın ortasına biber gazı attılar, sonra harekete geçip barikatları tekmeleyip yıktılar. Sonra içeri girdiler, ilk saldırdıkları yer danışma çadırı oldu, her şeyi yıkmaya başladılar. Askeri operasyon gibiydi sanki. Nazi Almanyası ile ilgili seyrettiğim görüntüler geldi aklıma. Terör saçtılar. Helikopterler, ışıklar, hoparlörler, bunların hepsi kamptaki insanları panikletmek ve korkutmak içindi. Zırhlı kutulara benzeyen araçlar vardı, siyah, özel çevik kuvvet araçları… gözümün önünden gitmiyor, tam orta yerde helikopterlerden gelen ışıklar, polis harekete geçiyor ve çadırları yıkıyor, bir seviyeyi aşıyor, daha da artıyor her şey.”

Nazilere yaraşır baskında, eski bir gazi asker (Scott Olsen) kafatası kırılması ve sayısız başka yara yüzünden yoğun bakıma kaldırıldı. Beyaz Saray’ın, gösteri ve ifade özgürlüğü  için toplanmış olan halka yapılan ve Obama’nın aynı büyük şehir bölgesindeki (San Fransisco körfezi) zengin Amerikalılardan bir milyon dolar toplamasından on altı saat sonra yapılan bu dehşet verici baskınla ilgili olarak söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Haftalar sonra New York polisi New York City’deki asıl Occupy Wall Street alanına, New Yok valisine dönüşmüş Wall Street titanı Michael Bloomberg’in emriyle saldırdığında Obama’nın yine sesi soluğu çıkmadı.
Bir gösterici anlatıyor:“Zuccotti Park’ı çevresindeki alan hedef alındı... barışçı, yasal göstericilerden oluşan küçük bir gruba 9/11 düzeyinde bir tecrit uygulandı… Sıkı yönetim önlemleri alındı. Metrolar kapatıldı. Bölgede oturanların evlerinden çıkmalarına izin verilmedi. Halk, içeri ancak mahallede oturduğuna dair bir kimlik ve adres vererek girebildi. Resmi akreditasyon nedeniyle medyaya ulaşım sınırlıydı, olayı izlemek isteyen basının çok küçük bir kısmına izin verildi… onlar da asıl çatışma alanından uzak tutuldu (örneğin mutfakta bulunan Occupycılara atılan göz yaşartıcı gaz, biber gazı ve cop kullanımı görülmedi). Habercilerin helikopterleri zorla indirildi. Sabah 10’de polis helikopterleri aşağı Manhattan’da uçmaya başladılar.”

Bloomberg’in baskın sırasında uyguladığı “medya karartması” uluslar arası insan hakları yasasının ihlaliydi. 2012 yazında yayınlanan bir raporda, New York polisinin işgal sırasında ve takip eden aylarda, New York polisinin aşırı güç kullandığı –protestocuların vatandaşlık ve insan haklarını ihlal ettiği- 130 vaka belgelendi.

Obama eğer toplu gösterilere karşı polis devleti uygulamalarını görmek istiyorsa “memleketi” Şikago’ya baksın. Burada yerel, vilayet, eyalet, federal ve özel jandarma 2012 Mayıs ayında, yüksek teknolojiyle donatılmış bir baskı gücü olarak muazzam bir sayıyla Nato karşıtı protestocuların karşısına çıktı. Eylemciler haksız yere göz altına alındılar ve “terörizm” suçlamasıyla haksız yere yargılandılar. Şikago Polis Müdürlüğünün, sosyal adalet göstericilerini, polisin özel cep telefonlarını (cep telefonu şirketlerinin bilgisi olmadan)  izlemesini ve dinlemesini sağlayan bir teknoloji ile (StingRay) gizlice dinlediği geçenlerde ortaya çıktı.  Bu vatandaşların ve eylemcilerin “anayasa ile koruma altına alınmış” özel hayatlarını ve hukuksuz aramaya karşı korunma haklarının ağır şekilde ihlaliydi. Yine yakınlarda İngiliz gazetesi Guardian’dan öğrendiğimiz kadarıyla Şikago polisi göz altına aldıklarını  avukatların “CIA sorgulama merkezlerinin ülke içindeki karşılığı” olarak tanımladıkları gizli bir sorgulama merkezine götürmüş ve Amerikalıların aileleri ve avukatlarıyla görüşmelerini engellemişti. Bu “anavatan” göz altı merkezi, şehrin Siyah ve yoksul Batı Yakasındaki North Lawndale mahallesinde, Homan Square denilen bir depoda yer alıyor. Homan Square’in mahkumları, polis müdürlüğünün şehirle ilgili tuttuğu resmi veri tabanında yer almadıkları için “kayboluyorlar”. Şikagolu avukatlardan biri Guardian’a “aslında düzenli olarak karakollara giden avukatlar arasında bilinen bir sır bu” dedi. “eğer müvekkilini sistemde bulamamışsan, büyük ihtimalle oradadır (Homan Square’de). Homan Square’de dayak, uzun süreli zincire vurma, avukatların “güvenli” tesise girmelerini engelleme ve halkı yasal danışmadan yoksun bırakma gibi diğer polis devleti uygulamaları da yapıldı.

Özgür Dünya Medyası
Özgür Basın mı? Bağımsız medya mı? Yüzde %1’in mülkiyetinde kar getiren bir sektör olan Amerikan kitle medyası, iktidara hizmet eden bir propaganda merkezi ve kitleleri Büyük İş adamlarıyla emperyalist devlete sadık hale getirmek için düzenlenmiş öldürücü bir zırvadan başka bir şey değil. Sürekli olarak Amerika’yı büyük bir demokrasi ve eşitlik modeli olarak gösteriyor. Sabıkalı zenginlerin aslında dürüst ve çalışkan oldukları için zengin, yoksulların ise tembel ve sorumsuz oldukları için yoksul oldukları bir toplum olarak satıyor. Televizyondaki akşam haberleri ve programlar ülkenin Siyah Gettolarıyla Latin barriolarında işlenen şiddet dolu suçları gösteren programlar yapıyorlar ama aşırı yoksulluktan, bu mahallelere ırkçılığın, yapısal işsizliğin ve kaynak aktarılmayan okulların dayattığı fırsat eşitsizliğinden hiç söz etmiyorlar. Geceleri yayınlanan meteoroloji bültenleri aşırı hava koşullarıyla ilgili en yüksek sıcaklık haberlerini veriyorlar. Ama bu dikkat çeken meteorolojik gelişmelerin, Amerika’nın ciddi olarak tartışmaktan kaçındığı antropojenik iklim değişikliğiyle ilişkisinden hiç söz etmiyorlar.

Amerikan vatandaşları sürekli olarak dünyanın her yerinde Amerika’ya öfke duyan insanları izliyorlar. Amerikan medyası onlara asla emperyalist ve kitlesel ölümlere neden olan Amerikan politikalarını ve öfkeye yol açan eylemleri anlatmıyor, milyonlarca Amerikalıyı çocuklara özgü bir cehalet içinde bırakıp “Bizden neden nefret ediyorlar? Biz ne yaptık?” diye sormalarına yol açıyor.

Amerikan televizyon habercileri ve basılı medyadaki ortakları rutin olarak emperyalist seçkinlerin taleplerinden ibaret olan akla havsalaya sığmaz Amerikan dış politikasını papağan gibi tekrarlayıp yüceltiyorlar. “Ana akım” Amerikan medyasına bakarsanız, Washington’un küresel amaçları her zaman hayırlı ve demokratik, Washington’un desteklediği devletler ve müttefikleri her zaman iyi çocuklar. Washington’un düşmanları ise her zaman canavarlar ve Washington’un kurbanları her zaman kasıtsız ve münferit. Başka ülkelerde Amerikan şirketlerinin ve ordusunun çıkarlarına hizmet eden politikacılar seçim kazandıklarında medya seçimleri iyi ve temiz seçimler olarak gösterir. Ama seçimler Washington’un sevmediği insanları (Hugo Chavez ve Nicholas Maduro gibi) meşhur “Amerikan çıkarlarına” hizmet etmek bakımından güvenilmeyenleri iktidara getirirse, medya o zaman o seçimlerde yolsuzluk yapıldığını söyler. Amerikalılar veya Washington’la iş birliği yapanlar yurt dışında  ölür veya yaralanırlarsa onlar “değerli kurbanlar” olurlar (Edward S. Herman ve Noam Chomsky) ve büyük ihtimam görürler. Amerika ile yardakçıları ve müttefikleri tarafından öldürülenler ise isimsiz ve yaşadıkları Amerikan “ana akım medyası” tarafından anlatılmayı hak etmeyen “değersiz kurbanlar” olurlar.

Sam amca sık sık hata yapar, ama medyaya göre asla ahlaksız, suçlu veya emperyalist değildir. Bu Amerikan İstisnası doktrini ile tutarlı bir durumdur. Bu doktrine göre, Amerika, tarihteki büyük güçler arasında hiçbir zaman bencilce ve emperyalistçe amaçlar taşımamıştır ve Amerika’nın başka ülkelerden ve halklardan öğreneceği herhangi bir şey yoktur.

Amerikalı Marksist yorumcu Michael Parenti bir keresinde şöyle demişti, Amerika’da “Meslek hayatlarını kaybetmek istemeyen haberciler kaçamak sanatını çok iyi öğrenirler… bir haberin en önemli kısmının çevresinden büyük bir beceriyle geçerler. Büyük bir incelikle, çok az şey söylerler, bol bol boş kalori ve besin değeri düşük çöplerle doldururlar haberleri.  Böylece siyasi-ekonomik iktidar sahiplerini kızdırmaktan kaçınırlar, bu arada makul bir ortalama ve denge tuttururlar. İnsanın nefesini kesmeye yeter de artar.”

Son zamanlarda Amerikan medyasında olağan dışı bir durum yaşandı- NBC haberin sunucusu Brian Williams, Amerika’nın Irak’ı işgaliyle bağlantılı bazı palavralar attığı için işten atıldı. Williams’ın, Bush yönetiminin Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu ve Saddam’ın 11 Eylül ile ilişkili olduğu yalanını sürekli tekrarladığı için işten atıldığını söylemek çok güzel olurdu. Ancak gerçekte, Williams işini yalan yere ilk işgal sırasında havan atışı yüzünden inmek zorunda kalan bir helikopterde olduğunu  söylediği için kaybetti. Eğer Washington’un Irak’la ilgili Orwellvari yalanlarını yaymak işten atılma nedeni olsaydı, o zaman “ana akım” haber medyasındaki önemli yayıncıların büyük bir kısmını atmak zorunda kalırdı.

Bu arada, “American Sniper” adlı bir Hollywood filmi, Amerika’da gişe rekorları kırdı. Film, Amerika’nın Mezopotamya’yı işgali sırasında 150’den fazla Iraklıyı öldürmekle ün kazanmış sosyopat bir Amerikan askerini anlatıyor.

Amerikan medyasının her zerresi, (Amerikan söyleminde asla “ana akım” denmeyen”) Sovyet medyası gibi propagandist ve taraflıdır, ancak elbette farklar vardır. Farklardan biri, Sovyetler Birliği’nin bu konuda açık olmasıdır. Sovyet gazeteleri Pravda ile İzvestiya’nın ön sayfasının alt kısmında her gün iki kişinin parafı görülürdü. Rusya’da herkes bunların hükümet sansürcülerinin parafları olduğunu bilirdi. Sovyet Moskova’sının gece kulüplerinde komedyenler bu durumla dalga geçerlerdi. Amerikan medyası daha az sansürcü ya da daha az taraflı değildir ama Amerikan gazetelerinin ön sayfalarından kimin sorumlu olduğuna dair isimleri veya parafları görmek asla mümkün değildir. Gece kulübündeki komedyenlerden hiç birinin medyanın Amerikan imparatorluğuna verdiği destekle dalga geçtiğini duyamazsınız.

Medyanın tutumunun şaşılacak bir yanı yok. Amerikan medyasının sahipleri, hakim emperyalist düzenine hem de Amerikan kapitalizmine büyük yatırım yapmış olan zengin yatırımcıları temsil eden dev şirketlerdir. Tipik bir Amerikan arabasında bulunan kanalların sayısı ve çeşitliliği, ya da sıradan bir Barnes and Noble kitapevinde bulunan göz kamaştırıcı sayıdaki dergilerin veya kitapların bolluğu kimseyi yanıltmasın. Bugün Amerika’da altı dev küresel şirket –Comcast, Viacom, Time Warner, CBS, The News Corporation ve Disney- ülkenin basılı ve kablolu televizyon, internet televizyonu, radyo, gazete, sinema, video oyunları, kitap yayıncılığı, çizgi yayıncılık ve ötesi de dahil olmak üzere ülkenin basılı ve elekronik medyasının yüzde 90’ını kontrol etmekte. Otuz yıl önce, aynı miktarda Amerikan medyasının kontrolü 50 şirketin elindeydi. Giderek artan konsantrasyon, medya şirketlerinin yazımına yardımcı olduğu oligopolistik yasalarla desteklenmekte ( 1996 Telekomünikasyon yasası anahtardır).

Bu altı medya devinin her biri, medyanın da ötesine geçen yatırımlarıyla multi-medya ortaklıklarına sahiptir. Ordunun bu  dev şirketlerden birinden talep ettiği habercilerle yorumcuların Amerika’da ve dünyada olup bitenlerle ilgili gerçekleri söylemesi beklemek, General Motors şirketinin gazetesinin Meksika’daki otomotiv fabrikalarındaki ücretler ve çalışma koşullarıyla ilgili gerçekleri söylemesini beklemekten farksızdır.

Bizim Serbest Piyasa sistemimiz
Şurası doğru; Obama, bu makalenin başında sözü edilen 2008 ve 2012 kampanyalarında aşırı ekonomik eşitsizliklere vurgu yapmıştır. İkinci kez seçilmek için yaptığı kampanyada ekonomik eşitsizliğin ülkenin en birinci sorunu olduğunu birden fazla kez söylemiştir. Tamam da,  sonuç ne oldu? Eşitsizlikle ilgiliymiş gibi görünmek, şirket dostu Wall Street kölesi Demokrat Partili politikacıların on yıllardır yaptıkları bir şey, bir zamanların solcusu Christopher Hitchens’in fazlasıyla doğru ve veciz “Amerikan politikasının özü”, “ halkçılığın seçkinler tarafından manipüle edilmesidir” tanımıyla tutarlı. Büyük iş çevrelerinin dostu baş neoliberal (baş regresif, emek ve çevre karşıtı Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ile önde gelen arsız finansal kurumların deregüle edilmesinin savunucusu) Bill Clinton, aynı şeyi 1992 ve 1996’da yapmıştı. İflah olmaz dolar demokratı Hillary Clinton da 2007 ve 2008’de olduğu gibi aynı şeyi yapacak. İki gün önce internette yayınlanan (bu satırları 14 Nisan 2015 Salı günü yazıyorum)  kaypak ve güya ilerlemeci videoda, Bayan Clinton 2016 başkanlık seçiminde neden aday olduğunu şöyle açıklıyor: “Kağıtlar hala en tepedekilerin çıkarına dağıtılıyor. Amerikalılar her gün kendilerini koruyacak birine ihtiyaç duyuyorlar. O kişi ben olmak istiyorum.”

Obama’nın “iktidarla ilgili aldığı sert ders” sadece böyle bir retoriği ciddiye alan aptalları kandırır. Ne Clintonlar ne de (Raul Castro’ya göre) “dürüst” Obama, partinin emekçi sınıflardan oluşan tabanının oyunu alabilmek için dudaklarından dökülen o kahramanca halkçı ve ilerlemeci sözlerin bir tanesini bile sindirmiş değiller. “Dünyaya nasıl olması gerektiğini gösteren ışık” 2016 seçimlerinde ilk beş milyar dolarına ulaşmakta. “Hillary A.Ş” önden öylesine dev bir para makinesi oluşturdu ki, daha önceki kampanya fonu rekorlarını ezecek ve ön seçimlerdeki rakiplerinin ciddi bir muhalefet yapmasını engelleyecek. “Daha önce gördüğünüz hiçbir şeyle alakası yok” diyor önde gelen Demokrat bağışçılardan biri The Hill’e, “Rakamlar muazzam olacak.” Rakamlar hükümetin “sıradan Amerikalılara” hizmet etmesinden hiçbir çıkarı olmayan –aslında tam tersini isteyen- ve Hillary’nin onlar adına aday olduğu süper varlıklı bağışçıların yaptığı dev katkılarla oluşmakta. Black Agenda Reports’un genel müdürü Glen Ford, olup biten hakkında akılları başa getirecek bir yorum yapıyor.

[Amerika] 300 milyon insanın yaşadığı bir ülke, siyaset yegane mal haline gelmiş ve zenginlerin egemenliğinde. Zenginler bir süre önce Hillary Clinton’un Demokrat Parti’nin rakipsiz başkan adayı olması gerektiğine karar verdiler. Amerikalıların yüzde 48’i, henüz Clinton’u seçmemiş olan Demokrat Parti ile sıhriyet bağı kuruyorlar. Hiçbir eyalette bir ön seçim yapılmadı. Ama bunun bir önemi yok, çünkü seçim süreci, toplantı odalarında, malikanelerde, özel kulüplerde ve zenginlerin kaçamak yaptıkları yerlerde yapılıyor. Hillary Clinton ile kocası Bill, yetişkin ömürlerinin tamamını milyonerlerin kampanya çevrelerinde, zenginlerin yaptıkları ön seçimlerde geçirdiler. Zenginleri memnun etme sürecinde, kendileri de zengin oldular. Hillary 2016 kampanyasında çoğu zenginlere ait olan iki buçuk milyar dolar harcamayı umuyor. Zenginler Cumhuriyetçi adayı da bu cömertlikten yoksun bırakmayacaklardır. Seçim gününün sonucu zaten kesin: Zenginlerin adayı kesinlikle kazanacak, halk kaybedecek –çünkü her iki partide de adayları yok.”

Obama’nın rahatsız olmak gerektiğini dile getirdiği derin sosyo ekonomik uçurum, Amerika’nın  istisnai büyüklüğünün ve “eşi olmayan refahının” kaynağı olarak sunduğu kapitalist kar sisteminin doğrudan sonucudur. 2006 Kampanya kitabında Umudun Cesareti dediği şeyin sonucudur. “En büyük değerimiz… sosyal örgütlenme sistemimiz, bu sistem kuşaklardır bitmeyen bir yenilenmeyi, birey inisiyatifini ve kaynakların verimli kullanımını teşvik etmiştir… bu bizim serbest piyasa sistemimizdir.”

Burada yine, bu süslü retoriğin altındaki karanlık gerçekliği görmek için Marksist veya Anti kapitalist olmak gerekmiyor. MIT’in liberal ekonomistlerinden Lester Thorow’un 19 yıl önce belirttiği gibi, “Demokrasi ve kapitalizm, iktidarın düzgün dağılımı bakımından çok farklı inançlar. Biri siyasi iktidarın tamamen eşit dağılımına inanır, bir kişi bir oydur. Diğeri ise, ekonomik olarak uygun olanın, uygunsuzu dışlaması ve yok etmesi gerektiğine inanır. Kapitalist verimlilik “En uygunun hayatta kalması” ve iktidarın dağılımındaki eşitsizlik demektir. Zengin olmak için bireysel kar ve şirketin verimli olması gerekmektedir. En sert şekliyle söyleyecek olursak, kapitalizm rahatlıkla köleliğe dönüşebilir. Demokrasi dönüşmez.” (The Future of Capitalism, [NY, 1996], 242). Benim vatanseverliği ile meşhur Websters New Twentieth Century sözlüğüm kapitalizmi “bütünüyle üretime ve dağıtıma dayalı ekonomik sistem…. Özel mülkiyete dayanır, kar için rekabet koşulları altında çalışır: genel olarak servetin konsantrasyonuna eğilimlidir ve sonraki evresinde büyük şirketlere dönüşür, yönetim üzerindeki kontrolü artar. Vs.” diye tanımlıyor.

Webster’ın da anlatmaya çalıştığı gibi kapitalizmin “serbest piyasa” ile bir işi yoktur. Amerika’nın en tepedeki finans kurumlarından en alttaki şirketlerine kadar hepsi devlet yardımlarına ve  hükümet tarafından verilen diğer “hak” ve koruma önlemlerine bütünüyle bağımlıdırlar. Şirket ve Wall Street kurtarıcısı Obama, başkanlığının ilk döneminde, ülkenin gelirinin yüzde 95’ini en tepedeki yüzde1’e aktarmaya fazlasıyla hevesliydi. Bunu benim gibi radikal anti-kapitalistler söylemiyor. Chomsky, Uluslararası Para Fonu’nun 2013 yılında yaptığı bir araştırmadan şunları not ediyor: “büyük bankaların karlarının neredeyse tamamı hükümetin örtülü sigorta politikasından kaynaklanıyor (“batamayacak kadar büyük olanlar”) sadece herkesin bildiği kurtarma planları da değil, ucuz krediye ulaşım, devlet garantisi nedeniyle lehte ratingler ve çok daha fazlası. Yine aynı şey” diye ekliyor Chomsky, “üretken ekonomi. Son dönemde  itici güç olan bilişim devrimi, büyük ölçüde devlet bazlı teşviklere, hizmet alımlarına ve diğer araçlara muhtaç. Modelin izi İngiliz sanayileşmesinin ilk günlerine kadar gider.”

Liberal Fransız ekonomist Thomas Pickety’nin ünlü Kapital kitabından 21. Yüzyıl için alınacak tartışmasız bir olgu varsa o da, kapitalist ekonomilerde, kendi araçlarıyla baş başa kalan servetin önü alınamaz bir şekilde yoğunlaşmasıdır. Bu tezi kanıtlamak için iki yüzyıllık veriyi inceleyen ve toparlayan Piketty “serbest piyasa kapitalizminin içinde bu eğilimi engelleyen bir şey yok, eninde sonunda geri dönüyor. Burjuva sisteminde eşitsizliği azaltan tek şey, Büyük bunalım ve bir önceki yüz yıldaki iki dünya savaşlarında ortaya çıkan olağan üstü krizler ve buna bağlı olarak dağılımı aşağı doğru çeken siyasi müdahaleler olmuş. Zengin ülkeler son dönemde eşitsizlik bakımından “on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda görülen düzeylere” yaklaşmış durumdalar.” Diyor.  Piketty, “açıkçası, servet [sermaye] yine gelişiyor” diye gözlemliyor. “geçmişi temizleyen ve kapitalizmin yapısal olarak dönüştüğü yanılmasını yaratan yirminci yüzyılın savaşlarıydı” diyor (21. Yüzyılda Kapital, sf. 118). “Modern ekonomik büyüme ve bilginin yayılması,” diyor Piketty, “sermayenin yapısının derinliğini ve eşitsizliği değiştirmedi veya hiçbir şekilde 2. Dünya Savaşını izleyen iyimser on yıllarda tahayyül edildiği kadar çok değiştirmedi.” Büyük Bunalımı ve felaket boyutlarındaki iki dünya savaşını izleyen yıllarda Batı kapitalizmi o meşhur altın çağını  (1945-1970) –dünya kapitalist sistemindeki çekirdek (zengin) ulusların serveti önemli ölçüde aşağı verdikleri ve geliri dağıttıkları bir dönemdi bu- yaşadı. Bu kapitalizm tarihinin gerçek bir anormalliğiydi. Servetin ve gelirin son kırk yıldır hiper kapitalist neoliberalizm tarafından yeniden toplanıyor olması, sistemin normaline geri dönüşü oldu.

Devlet sosyalisti Küba, bütün zaaflarına ve sorunlarına rağmen (ki bunların çoğu Amerikan saldırganlığı ve ambargosuna bağlıdır) Amerika’da gayet belirgin olan vahşi ve aşırı eşitsizliklerden kaçabildi. Sonuç çok daha sağlıklı ve mutlu bir toplum oldu. Ayrıca çevre bakımından çok daha sürdürülebilir bir toplum kuruldu.  Amerika ise,  toplam karbon salınımında dünya lideri, ayrıca gezegende kişi başına en fazla karbon izi düşen ülke. Birleşmiş Milletler’in İnsan gelişimi endeksi ise Küba’nın dünyada, küresel anlamda sürdürülebilir karbon iziyle birlikte yaşam kalitesini “ileri insan gelişimiyle” tutarlı hale getirmiş tek ülke olduğunu gösteriyor. Dünya Doğal Hayat Vakfı tarafından yayınlanan bir rapor, dünyadaki ulusları iki özellikte incelediği bir grafik de içeriyor: İnsan gelişim endeksi (insan ömrü, yoksulluk, okur yazarlık, sağlık ve benzeri ölçütler) ve “ekolojik iz” –her ülkede kişi başına tüketilen enerji ve kaynaklar- Her iki alanda da geçer not alan ülke sadece Küba oldu. Bu önemli başarı, fosil yakıtlara bağımlı kapitalizmin yol açtığı, haşmetli Amerika’nın başını çektiği çevresel felaketler çağında azımsanacak bir şey değil. Bir tesadüf de değil. Yakıtın ve paranın kısıtlı olmasının ötesinde, kullanımda olan önemli eko-sosyalist yenilikleri ve alternatif yakıt kaynaklarının, teknolojilerin kullanımını, Küba devletinin uygulamalarını gösteriyor.

Panama’da Barack Obama ile Raul Castro arasında ne geçmiş olursa olsun, bir şey açık: Birincinin, ikinciye (ya da herhangi bir başkasına) “toplum nasıl örgütlenmeli” konusunda söyleyebileceği tek bir kelime bile yok.

Paul Street ([email protected]) Iowa, Iowa City’de yaşayan bir yazar ve siyasi yorumcu.
Daha fazla ayrıntı için lütfen, Paul Street’in They Rule: The 1% v. Democracy (Paradigm, 2014) “How They Rule: The Many Modes of Moneyed Class Power.” Başlıklı 5. Bölümüne bakınız.



 


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome