Yeni hegemonya ve yandaşlık - Onur Kılıç

13 Nisan 2014 Pazar

Türkiye oldukça kapsamlı bir devlet krizinden geçiyor.


 AKP ve Cemaat ittifakının yukarıdan aşağıya oluşturduğu düzenin yaşadığı bunalım egemen siyaseti yeni arayışlara da yöneltiyor. Türkiye’yi sınırsız bir ticarileşme ve yaygın bir muhafazakârlık ekseninde dönüştüren bu ittifak güçlerinin, devlet imkânlarının paylaşımında yaşadığı kriz, kısa bir zaman içerisinde pek çok kirli çamaşırın da ortaya dökülmesi sonucunu doğurdu. Devlet imkânlarını ve kamu kaynaklarını azgınca sömüren, yargı ve emniyet gücünü kendine muhalif kesimlerin bastırılmasında aktif olarak kullanan bu çevrelerin yürüttüğü güncel politik yönelimler önem taşıyor.

Son dönemdeki ayrışmaları dışında tutarsak, AKP-Cemaat ittifakı, ülkede son 12 yılda yaşanan pek çok siyasal gündemden genel olarak bir tür galibiyet motivasyonuyla çıktı. Bunu ittifakın dayandığı küresel kapitalist düzenin boğucu basıncı ve dinci-muhafazakâr tabanın genişliği yanında, yandaş fikir gruplarının AKP’ye karşı kesimler üzerinde yürüttüğü zihinsel terör de etkiledi. Mevcut iktidar yapısının yoluna kazasız belasız devam etmesi adına, dinci-liberal AKP iktidarına destek veren bu kesimler, entelektüel alanda yarattıkları keşmekeşle, iktidarın güçlenmesinde niteliksel bir role sahip oldular.

Çıktıkları televizyonlarda, yazdıkları gazetelerde iktidarın ne denli özgürlükçü olduklarını anlatıp durdular. Kürt sorunu, darbe, türban gibi tartışmalarda takındıkları tutumla demokrasi ve özgürlük kavramlarını iktidarın oyuncağı haline getirdiler. 12 Eylül 2010’da gerçekleştirilen ve RTE’nin baskıcı karakterinin belirginleşmesine, otoriter politikaların daha açık zeminde cereyan etmesine cevaz veren referandumda oynadıkları rol ise bu çizginin nirvanası olarak tarihteki yerini aldı. İhtiyaç ortadan kalkınca da kendilerinin kullanıldığını söyleyerek orta yere bırakıldılar.

Bir örgütlülüğü, toplumda niceliksel bir karşılığı olmayan liberal çevreler, iktidara verdikleri desteği bir ittifak biçiminde yansıtarak kendi güçlerini olduğundan büyük gösterdiler. Fakat gerçekte olan, iktidarın rıza üretme siyasetinin bir aparatı olduklarıydı.
• • •
Bugünse daha farklı bir Türkiye tablosuyla karşı karşıyayız. AKP’nin ‘başarı’ balonlarının teker teker patladığı bir evreden geçiyoruz. Ekonomik kriz etki ve işaretlerinin saklanamayacak boyuta varması, dış politikada yüklenen emperyalist taşeronluk siyasetinin kuma çakılması ve Gezi Direnişi ile patlamaya dönüşen halk muhalefeti yeni bir Türkiye tablosu çizdi. Egemen güçler arasındaki kutsal ittifakın parçalanması sonucunu doğuran bu gelişmeler, batan geminin mallarından kimin ne koparacağı noktasında bir savaşı da ortaya çıkardı. Bununla birlikte, zedelenen hegemonyayı yeniden tesis adına iktidar unsurlarını farklı kesimlerle yeni cepheler açmaya da zorladı.

Geçtiğimiz günlerde Ergenekon Davası’ndan tahliye olan Doğu Perinçek’in söylediği sözleri tam da bu kapsamda değerlendirmek mümkün. Perinçek, Akit gazetesine verdiği söyleşide Fethullah Gülen Cemaati’ne karşı mücadele eden her kim varsa onu destekleyeceğini, R. T. Erdoğan’ı da desteklediğini belirtti. Rasim Ozan Kütahyalı gibi iktidar borazanları Ulusal Kanal’da boy gösterip ulusalcı güçlerle AKP’nin hep birlikte ‘istiklal savaşı’ vermesi gerektiği yönündeki davetleriyle bunun zeminini zaten hazırlamıştı.

Bir yıl öncesine kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu kesimlerin arasındaki samimi muhabbet, yeni dönem siyaseti ve yenilenmiş yandaşlık müessesesi hakkında belli ipuçları veriyor.
17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrasında çok yönlü bir saha temizliğine girişen RTE’nin, zedelenen hegemonyasını devlet içerisinde elde ettiği güçle, muhalif kesimlere dönük daha aktif bir baskı politikası ile yeniden tesise yöneldiği görülüyor. Dünkü iktidar ortağı olan ve kendisine karşı büyük tehdit olarak gördüğü Cemaat’in toplumsal-ekonomik dayanaklarını da ortadan kaldırmayı da hedefleyen RTE’nin bu kapsamlı iktidara tutunma politikası yeni bir rıza üretimini de zorunlu kılıyor. İzlenecek bu rıza siyasetinde en önemli kriter, diktatörlük inşasındaki engelleri ayıklamak olacak kuşkusuz.

RTE, katılaşmış ve birbirine gittikçe uzaklaşan toplum katmanları arasındaki ayrımı pekiştirerek yeni döneme girerken, ‘İstiklal Savaşı’ biçiminde ifade ettiği politikayı kendisi dışında parlatacak kesimlerin varlığını yaşanan meşruiyet krizini aşmanın zorunlu bir adımı olarak görüyor.
Perinçek’in sözlerini bu anlamda RTE’ye uzatılmış bir yardım eli biçiminde değerlendirmek herhalde yanlış olmaz. Dağılan iktidar koalisyonunun boşluklarını doldurarak rol ve alan kapma arzusunda olan Perinçek, harıl harıl bunu gerekçelendirmeye çalışıyor.

Bu ‘hamle’ zamanlaması farklı olsa da içerik olarak ‘yetmez ama evet’ siyasetini çağrıştırıyor. Üstelik, ondan daha kirli bir biçimde. Ülkenin, giderek kendini kaybeden birinin diktatörlük hevesiyle teslim alınmaya çalışıldığı koşullarda daha ahlaksız bir yandaşlık biçimi ortaya çıkıyor. Dün bu iktidarın antidemokratik karakteri apaçık ortadayken darbecileri yargılayabileceği inancıyla liberal çevreler ‘yetmez ama evet’ demişti. Bugün de Perinçek çevresi faşist iktidarın cemaatleri yok edeceği inancıyla bu iktidarın peşine takılıyor.

Onlar bu kirli siyaset içerisinde kendi rollerini büyütedursun, RTE, senaryonun kendi elinde olduğunu açıkça söylemiş, tahliye kararlarından hemen sonra “Bunu hükümet yaptı. Ama tahliye olanların hiçbirisi bana teşekkür etmedi” sözleriyle beklentisini dile getirmişti. O halde, Perinçek’in Akit söyleşisi ve girdiği çizgiyi de bu beklentiye verilmiş bir yanıt ve borcun ilk taksiti olarak düşünebiliriz.
• • •
40 yılı aşkın zaman içinde sayısız U dönüşü yapan, denemediği siyaset kalmayan Perinçek’in, bütün devlet kurumlarının tek kişiye bağlandığı, iktidar olanaklarının açık biçimde seçim hile ve yolsuzluklarının örgütlenmesinde kullanıldığı bir dönemde yaptığı bu çıkışlar kimseyi şaşırtmamalı.

Çünkü, 70’lerde devrimci toplumsal hareketin geliştiği koşullarda TSK’yi Sovyet işgaline karşı sınırı korumaya çağıran bu çevreydi. Bu, Sovyetler’i ABD’den daha büyük bir tehdit olarak görmek gibi sapkın bir anlayışa dayanıyordu. 12 Eylül mahkemelerinde darbeye karşı olmadıklarını söyledikten 5-6 yıl sonra, Kürt sorununu iki farklı federe devlet kurarak çözeceğini iddia eden yine bu çevreydi. Bunu takip eden 5-6 yıl içerisinde Ülkü Ocakları’na yakınlaşan, ortaklaşa kampanyalar yürüten de yine bu çevre ve cesur liderleri Perinçek’ti.

Tarihi boyunca bağımsız bir siyaset ortaya koyamadı, her zaman iktidara ortak olma arzusu içerisinde ilkesizce büyük güçlerden birine yaslanan yolu tercih etti. Hep büyük oynadı ama sonuç hep hüsran oldu. Bugün geldiği nokta da bir hamleden ziyade, bu çevreye dair yaygın kuşkucu ve güvensiz kanaati güçlendirmek dışında bir sonuç üretmeyeceğe benziyor. Dolayısıyla kendilerine ‘bırakınız dönsünler’ dışında bir şey söylemek gerekmiyor.

Yeni hegemonya ve yandaşlık adlı bu yeni senaryo, bildiğimiz eski filmin devamı niteliğinde. Gezi Direnişi’nde sokağın sahnelediği kısa film iktidarın bütün hazırlığını silkeleyip atmıştı. Şimdi, diktatörlüğün sahnelenmeye çalışıldığı bu devam filmine itibar etmemek, kendi hikâyemizin; sokağın peşinden gitmek gerekiyor. Çok yönlü iktidar restorasyonuna ve halkı onun farklı biçimlerine razı etme siyasetine verilecek en büyük ders bu.


Yazarlar:Onur Kılıç

Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome