Yunan Krizi, Demokrasi ve Sermaye Despotizmi - Taner Timur

3 Temmuz 2015 Cuma


Syriza’nın 25 Ocak seçim zaferinden beş ay sonra Yunan halkı yine sokaklardaydı. Ne var ki bu kez Syntagma meydanında sevinç ve mutluluk değil, öfke ve kırgınlık rüzgarları esiyordu. Oxi ! (hayır) diyordu Syriza’ya bel bağlayan kalabalıklar ; uluslararası para babalarına hayır ! ; işbirlikçi oligarklara hayır ! ; şantaja hayır ! Onlardan beş yıl boyunca hep aynı nakaratı işitmişlerdi: Kemerlerinizi sıkın ; yetmedi ; biraz daha sıkın ! İşte şimdi de kendileri « yetti artık! » diyorlardı..
***
Aslında Yunan halkı beş yıldır hep kemer sıkıyordu : 2009’da Yorgo Papandreou’nun, seçimleri kazanıp, hükümeti kurar kurmaz, daha önceki iktidarların bütçe açıklarını gizlediğini halka ilan edişinden beri.. Şimdi unutulmuş görünüyor ama, Pasok lideri ilk iş olarak devlet harcamalarında % 10’luk bir kısıntı yapmış ; memur maaşlarına 2000 Euro’luk bir tavan getirmiş ve devlet mülklerini de hızla özelleştireceğini ilan etmişti. Ve izleyen beş yıl içinde dört kez hükümet değişti ; sekiz kez kemer sıkma planı yapıldı ve iki de « yardım planı » hazırlandı. Oysa sonuç ortadaydı : Bu süre içinde milli gelir % 30 civarında azaldı ; işsizlik % 25’in (gençlerde % 50’nin) üstüne çıktı ve 2009’da milli gelirin % 118’i olan borçlar da % 177 oranına yükseldi. Bu durumda bile, Troyka, 2018 yılında Yunanistan’nın faiz dışı fazlasını GSMH’sının % 3,5’uğuna çıkarmasını bekliyordu. 2014’ün son, 2015’in de ilk çeyreğinde milli gelirdeki gelişme trendi ekside olduğu halde !
 

Yunan halkı öyle bir sarmala girmişti ki, kemerleri sıktıkça daha da fakirleşiyor ; fakirleştikçe de borçlarını ödeyemiyor, aksine borçları artıyordu. Oysa bu arada Brüksel’den de hep aynı sesler geliyordu : Hadi biraz daha gayret ; hadi biraz daha fedakarlık ! İşte 25 Ocak’ta Yunan halkı tam da buna « hayır ! » demişti.
 

***
AB patronları ve Brüksel teknokratları aslında demokrat ve hukuka saygılı insanlardır. Syriza’nın zaferinden elbette memnun olmadılar, ama pek de belli etmek istemediler. « Halk oyudur ; kabulümüzdür ! » dediler ; « fakat AB’nin de kuralları var ! ». Bu durumda, «seçmen oyuna saygı ile, diyordu Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Yunanistan’nın reform konusundaki taahhütü arasında bir uzlaşma sağlamalıyız ! ».
Gerçekten de sihirli « reform » sözcüğü bütün dillerdeydi. Oysa söz konusu « reform »ları Yunan halkı yıllardır günlük yaşamında uyguluyordu. Ve bu sözcüğün kendileri için anlama geldiğini de Maliye Bakanı Varoufakis bir söyleşisinde şöyle anlatmıştı : « Bugün Yunanistan’da halk sınıflarından insanlara ‘reform’ sözcüğünden ne anladıkları sorulursa akıllarına hemen emeklilik haklarının kısılması, sağlık hizmetlerinin azalması, çocuklarının eğitim kalitesi üzerine bir çarpı işareti konulması gelir. Reform teriminin kaderi Irak’ta ‘demokrasi’ teriminin kaderine benziyor. Bugün Bağdat’ta bir Iraklı bu sözcüğü duyunca, hele bu sözcük Amerikan aksanı ile telaffuz edilmişse, korkar ve hemen kaçar » (L’Humanité, 17 Mart 2015).
 

Kısaca Yunanistan « reform » yaptıkça ülke fakirleşiyor ; borçları artıyordu ve kemer sıkma politikası çıkar bir yol değildi. Zaten, Paul Krugman’nın işaret ettiği gibi (NY Times; 29 Haziran), bu politika 1990’larda Kanada ve daha yakınlarda da İzlanda dışında hiçbir yerde başarıya ulaşamamıştı. Bu ülkelerde de ancak –Yunanistan için mümkün olmayan- büyük devalüasyonlar bu başarıda amil olmuştu..
 

***
Aslında Başbakan Tsipras ve Maliye Bakanı Varoufakis seçim zaferini izleyen beş ayı hiç de boş geçirmemişlerdi. Berlin senin, Paris benim, Brüksel hepimizin ; tüm önemli başkentleri dolaştılar. Bazen alttan aldılar ; bazen esip üflediler ; yeri geldi Poutin’den bile medet umdular ; fakat dertlerini bir türlü anlatamadılar. Spor kıyafetleri ; kravat takmamaları ; Varoufakis’in Bruce Willis’e benzetilen saçsız kafası ve « küstah » tavırları medyada daha çok yankı uyandırıyordu. A. Merkel ve W. Schäuble çifti ise, « yeter ! ; diyordu ; yeter artık ; verebileceğimiz kadar ödün verdik ; bizim de seçmenlerimiz var ! ».
 

Elbette Merkel’in seçmenleri önemliydi ; fakat bu iki Alman siyasetçi kendi tarihleriyle ilgili bir olguyu unutmuş görünüyorlardı. Neyse ki onu da J. Habermas kendilerine hatırlattı. 1954’te de Almanya benzer bir kriz içindeydi. Oysa onun Londra’da toplanan alacakları çok daha anlayışlı davranmış ve borçlarının yarısını bir kalemde silmişlerdi. Ve Almanya da daha sonra ki hızlı büyümesini bu sayede sağladı. Şimdi ise aynı ülkenin yöneticileri, hergün biraz daha yoksullaşan bir halka, Amartya Sen’in deyimiyle fare zehiri ile antibiyotik karışımı bir reçete sunmakta bir sakınca görmüyorlardı. Kısaca AB’nin Yunanistan siyaseti bir « skandal » idi. (Le Monde ; 25 Haziran).
 

***
Syriza Hükümeti son bir umutla –ya da Almanların damarına basmak için- eski defterleri karıştırdı ve Merkel’in önüne Nazi döneminden kalma bir fatura koydu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler Almanyası Yunanistan’ı işgal etmiş ve ülkenin Merkez Bankası’nı kredi musluğu olarak kullanmıştı. Oradan çektiği ve hiçbir zaman ödemediği kredi miktarı bugünkü değeriyle 11 milyar Euro’yu buluyordu. Ayrıca Naziler ülkede büyük tahribat yapmışlardı. Distomo şehrinde çoluk çocuk demeden yapılan kırım hala belleklerde canlıydı. Üstelik 1941 Mayıs’ında Akropol’den Nazi bayrağını indiren halk kahramanı Manolis Glezos hala hayattaydı ve Syriza listesinden AB milletvekili seçilmişti. Onun hesabına göre de Alman borcu 160 milyar Euro’yu buluyordu. Daha ince hesaplar faturayı 279 milyar Euro’ya –yani yaklaşık Yunanistan’ın tüm borcuna- kadar taşıdılar. İşte şimdi, Yunanistan’ın bu zor günlerinde, artık bu faturayı ödeme zamanı gelmişti. (Le Monde, 26 Mart).
 

Almanlar talebi ciddiye almadılar ; sinirlendiler ve « Nazi faturası » basında alay konusu oldu. Yunanlıları sadece Cumhurbaşkanı J. Gauck (ve bir kısım sosyalist Die Linke vekilleri) haklı bulmuştu ; fakat onların da bir gücü yoktu. Geriye « Grexit » olasılığının AB üyeleri arasında yaratacağı kaygılar kalıyordu. AB ülkeleri, Yunanistan’ın bazı kırılgan ekonomilere emsal teşkil etmesinden ve krizin yayılmasından korkarak daha insaflı davranabilirlerdi. Oysa 2012 yılındaki « yardım planı »ndan sonraki gelişmeler bu kaygıları da geniş ölçüde bertaraf etmişti.
 

***
Aslında Yunanistan krizi yeni bir şey değildi ve 2012 yılında ülkenin borçları yeniden yapılandırılırken Grexit sorunu da gündeme gelmiş ve asıl o zaman büyük bir korku yaşanmıştı. Ve bu korkuyla Alman ve Fransız bankaları alacaklarının bir kısmını silmiş, daha büyük bir kısmını da kamusal kurumlara devretmişti. Halen Yunan borçlarının % 75’i bu gibi kamusal kuruluşların (AB Merkez Bankası ; IMF ; Avrupa Mali İstikrar Fonu) elindeydi. Kısaca krizin başka ülkelere yayılma olasılığı düşüktü. İMF de, eski patronu D.S. Kahn’ın ifadesiyle, borç yapılanmasında acele etmeyerek ve bu arada Portekiz ve İrlanda için programlar geliştirerek genel krizi önlemede katkı sağlamıştı. Bu demektir ki Merkel ve Schäuble’nin bu kez eli güçlüydü ; kaldı ki daha birkaç yıl önce Brüksel kulislerinde PİGS (Portekiz, İrlanda, Yunanistan, İspanya) diye aşağılanan ülkeler bile bu kez Almanya’yı destekliyordu. Hatta, şaka gibi görünüyor ama, İspanya’da « devrimci » Podemo bile « diren Merkel ! » diyordu. Syriza yönetimi işte bu baskılar altında bunaldı ve referandum kararı bu koşullarda alındı. Ve ilk perde kapanırken sunucular. « The winner is.. Germany ! » dediler.
 

Aslına bakılırsa Almanya « zafer »i daha AB kurulurken kazanmıştı. Bütün sorun bu « zafer »in niteliğini tespitte yatıyordu.
 

***
Almanya hala Hitler kabusunun ve bu felakete zemin hazırlayan hiper-enflasyonun acı anılarıyla yaşayan bir ülkedir. Bu yüzden Federal Cumhuriyet kurulurken enflasyonla savaş ilkesi de bağımsız bir Bundesbank’ın temel ilkesi olmuş ve tüm Alman iktisat siyaseti buna tabi kılınmıştı. Yıllar sonra AB merkez bankası da –Alman devinin baskıları altında- aynı esasa uygun olarak kuruldu. Ve aynı mantık içinde Banka’nın, üye devletlerin bütçe açıklarının kapatılmasına yardımcı olması yasaklandı. (Ayrıntı için bkz. F. Lordon ; Le Monde Diplomatique ; Mart, 2010). İşte Yunanistan’ın İMF uzmanları ile tangosu da bu zeminde bir kâbusa dönüşmüştü. Doğrusu, IMF de, zaman zaman Yunan oligarklarına paraları öylesine hovardaca saçmıştı ki, bu da bir yanlışlıktı. Nitekim bugün eski IMF patronu Dominique Strauss Kahn bile, dostu Papandreou zamanında, kuralları zorlayarak ve ülkedeki kurumsal zaafları dikkate almadan Yunanistan’a saçtığı kredilerden pişmanlık duyuyor ve çok farklı bir çözüm şekli öneriyor. (http://fr.slideshare.net/DominiqueStrau…/150627-tweet-greece)
 

Almanya’nın AB iktisat politikasına ikinci hediyesi, sermaye akımlarına egemen kıldığı « mutlak özgürlük » (yani « mutlak kuralsızlık ») ilkesi idi. Bugün Yunan krizinde varılan noktada bu « ilke »nin katkısı da artık yadsınamaz hale gelmiş bulunuyor. Unutmayalım ki Ocak 2010’dan bugüne kadar, borç krizi içinde çırpınan Yunanistan’dan 80 milyar Euro civarında bir sermaye kaçtı. Nereye ? Büyük kısmı itibariyle Almanya’ya ! Eğer bu sermaye transferi son « Bank Run » (banka paniği) içinde hızlandıysa ve sadece 19 Haziran günü 2 milyar Euroluk rekor bir miktar ülkeyi terk ederek yine « güvenli liman » Almanya’ya sığındıysa, bu tablo üzerinde düşünmek gerekmiyor mu ? ( Le Monde, 25 Haziran).
Eğer soruna bu açıdan eğilirsek ülkenin bazı yapısal sorunlarına da işaret etmemiz gerekecektir.
 

***
Son beş yıldır sedyede çırpınan bir hasta var : Yunanistan. Etrafında konsültasyon halindeki « hekim »ler hep benzer teşhisler koydular. Yunanistan yalancı ; Yunanistan tembel ; Yunanistan üretmeden tüketiyor ; Yunanistan paramızı yiyor !
 

Aslında bu muhterem hekimler hayal görüyordu ; ortada « Yunanistan » diye bir hasta yoktu. « Yunanistan » dedikleri gerçekle ilgisi olmayan bir soyutlamaydı. Gerçek (ve hasta) olan milyonlarca Yunanlıydı ve bu hastalar, AB patronajı altında, kendi dillerini konuşan küçük bir « oligark » takımından yıllarca dayak yemişlerdi. Şimdi de onların harcadıkları paralar kendilerinden soruluyordu.
 

Gerçek şu ki Yunan ekonomisini bankalar, medya, inşaat sektörü, turizm ve deniz ticareti üzerinde hegemonya kurmuş bir avuç aile yönetiyor ve bu çıkar oligarşisine özellikle banka-medya işbirliği damgasını vuruyor. Geleneksel siyasi partilerin kilit noktalarını da bu güçlü ailelerden gelen politikacılar işgal ediyor. Bunlardan Yeni Demokrasi Partisi Başkanı Karamanlis, 2003 yılında iktidara gelmeden önce Yunanistan’nın borç-GSMH oranı % 97 idi. Oysa seçimleri kamu sektörünü küçülteceği, siyasette temizlik yapacağı vaatleriyle kazanan bu liderin altı yıllık iktidarından sonra aynı oran % 130’a çıkmış bulunuyordu. Bu arada kamu sektöründe çalışanların sayısı bir milyona (tüm çalışanların % 21’i) yükselmiş, emekli ödenekleri de GSMH’nın % 11,8’inden % 13’e çıkmıştı. Kamu verileri ile ilgili tahrifat da onun zamanında başladı. Kısaca Yunan burjuvazisi bir yandan devleti kendi çıkarları yönünde kullanıyor, öte yandan da devlet kadrolarını eşi dostu, fakir akrabaları ile dolduruyordu. 1994 yılında, memur atamalarında sınav sistemini getiren kanun pratikte çoğu kez yok sayılmış ve izleyen on yıl içinde de 43 kez değişikliğe uğramıştı. Bu bilgileri borçlu olduğumuz toplum bilimci P. Eleftheriadis, « Yunanistan’ın temel sorunu iktisadi büyüme değil, siyasi eşitsizliktir » diyor ; «ülkenin altyapısı dökülür, fakirlik artar ve yolsuzluk sürerken bile hantal yönetmeliklerin ve kötü işleyen kurumların çoğu küçük bir ayrıcalıklı kategorinin çıkarı için korunuyor ». (Foreign Affairs ; Kasım-Aralık 2014). Oysa bu « mutlu azınlık »ın arkasında da Brüksel bürokratları ve AB patronları vardı. AB kredileri bu azınlık tarafından –son yıllarda artık sadece borçlara gitse de- bu azınlık tarafından kullanılıyor ; özelleştirmelerden bu kategori yararlanıyor ve işler sarpa sarınca da yine bu azınlık sermayesini AB’deki güvenli limanlara taşıyordu. Fakat iş kemerleri sıkmaya ve vergi ödemeye gelince gelince, gözler işçilere, memurlara ve emeklilere çevriliyor, « Dikkat, sakın popülizm yapmayın ! » deniyordu. Ve ne zaman Tsipras sesini yükseltse ve uğradığı baskıları dile getirse, yanıt hazırdı : « 2010 ve 2012 yıllarında, diyor AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, alacaklıların karşısında aynı dili konuşan Yunanlılar vardı ; bugün amaçlarına varmak için provokasyondan kaçınmayan popülist bir parti ile karşı karşıyalar ». (Le Monde-Economie, 23 Haziran).
 

Yunanistan’ın kurumları çürümüş ; Yunanistan vergi toplayamıyor !? Tablo buydu.
 

***
Aslında vergi konusunda önce şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor : Yunan halkının üçte ikisi ücretli işçilerle, maaşlı memur ve emeklilerden oluşuyor ve bunların vergileri de zaten kaynakta kesiliyor. Ayrıca son beş yıllık kemer sıkma politikaları sonucu bunların gelirleri en az % 25 oranında azaldı ve çok sayıda insan da işini kaybetti. Bu demektir ki « vergi kaçırma » sorunu esas itibariyle işverenlerle ilgili bir sorundu ve bunlar da siyasal iktidarı kontrol eden kategorileri oluşturuyordu. Vergi toplamayı zorlaştıran en önemli faktör belki de bu sınıfsal faktördü. Nitekim 2013 yılında alacaklıların zoruyla vergileri daha verimli şekilde toplayabilmek için kurulan bir müsteşarlık da hiç başarılı olamamıştı. Bu müsteşarlığa getirilen H. Theoharis’in ifadesine göre Yunanistan’da yılda 10-20 milyar Euro arası vergi kaçırılıyordu. Ayrıca tarh ve talep edilmiş vergilerden de 72 milyar Euroluk bir miktar hala ödenmemişti. (Le Monde, 7 Şubat). Bunun sadece beş milyarını bile toplamış olsalar, son on yılda 50 milyar Euroluk önemli bir rakama ulaşılmış olacaktı.
Oysa tam bir kısır döngü içine girilmişti.
 

***
Gerçekten de bu tabloya rağmen Brüksel teknokratları bir yandan Atina’yı « vergi topla » diye sıkıştırıyor, fakat öte yandan da ülkeye kendi sınıfsal vergi anlayışlarını empoze ediyorlardı. Örneğin Tsipras Hükümeti yıllık kârı 500 000 Euroyu geçen şirketlere bir defaya mahsus olmak üzere % 12 oranında bir vergi koymak istemişti. Yanıt : Olamaz ! Peki, temel gıda maddelerinde katma değer vergisini % 13’le sınırlasak ? Yanıt : Bu sadece işlenmemiş gıda maddeleri için düşünülebilir ; yani peynir, süt, yağ gibi maddelerde vergi oranı eskisi gibi % 23’te kalmalı. Ya kurumlar vergisini % 29’a çıkarsak ? Yanıt : Sakın % 28’i aşmayın.. Durum buydu ve bu da bir grup seçmenin iradesini yansıtıyor, bir çeşit « demokrasi »nin tezahürü sayılıyordu. Ne var ki « Euro despotizmi »ni temsil eden bu irade sandıktan çıkmamıştı. Para birliğine katılan ülkelerden sadece İsveç seçmenlerine danışmış, seçmenler de « hayır ! » demişlerdi. P. Krugman, « Yunan sorumsuzluğu ve savurganlığı hakkında duyduğunuz şeylerin pek çoğu yanlıştır » diyordu. Yunan ekonomisi savurganlık yüzünden değil, katı kemer sıkma politikaları yüzünden çöktü ve bunda devam, sadece daha fazla kemer sıkmaya yol açacak. Bu yüzden de 5 Temmuz’da Yunan halkı bu « sonsuz kemer sıkmaya ve ucu görünmeyen depresyona » hayır demeliydi. (NY Times ; 29 Haziran).
 

Aynı gün, yine Nobel ödüllü başka bir iktisatçı, J. Stiglitz, NY Times sütunlarında daha da açık oldu. Ona göre varılan noktada sorun « para ve iktisat sorunu olmaktan çok, iktidar ve demokrasi sorunu » haline dönüşmüştü. « Açık olmalıyız, diyordu Stiglitz, Yunanistan’a açılan dev kredilerin neredeyse hiçbiri fiilen oraya ulaşmadı ; Alman ve Fransız bankalarını da içeren özel sektör alacaklılarına gitti. Yunanistan’a ölmeyecek kadar bir para ödendi ; fakat Yunanistan’ın kendisi bu ülkelerin banka sisteminin ayakta durması için yüksek bir bedel ödedi ». (The Guardian ; 29 Haziran)
 

***
İşte 5 Temmuz’da Yunan halkı bu koşullarda sandığa gidiyor. Sermayenin yaygarasına, banka kapılarında biriken kalabalığa bakılırsa yine korkunun egemen olması, sandıktan « Evet » oyunun çıkması olası görünüyor. Oysa herkes konuştu ; gerçekler ortada.. Habermas, Stiglitz, Krugman, Amartya Sen vb.. Bunların hiçbiri « sermaye düşmanı » değil ; sosyal-demokrasi sınırları içinde kapitalizme, pazar ekonomisine inanan insanlar. Zaten üç iktisatçı Nobel’i de İsveç Merkez Bankası’ndan aldı.. Fakat onlar da « artık bu kadarı da olmaz ! » diyorlar.
 

Görülüyor ki aslında acımasız olan, demokrasi düşmanı olan, halkın temsilcileri değil bizzat sermayenin kendisi. Zaten böyle olmasaydı « sermaye » de olmazdı.. Şimdi de « sermaye despotizmi » 5 Temmuz’da Yunan halkına « Haddini bil ! Çizmeyi aşma ! » demeye hazırlanıyor. Ve köşe tutmuş üç kuruşluk uşakları da alkışlıyorlar.. alkışlıyorlar..


Diğer Yazılar

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome