Yeni YÖK Yasası Tartışmaları- 2

13 Aralık 2012 Perşembe 11:48:58

YENİ YÖK YASA TASLAĞI VE HAYALİNDEKİ ÜNİVERSİTE - Ümit Akıncı*


Yeni YÖK Yasası Tartışmaları- 2

Bu günlerde ‘yeni’ bir YÖK yasa taslağı ile karşı karşıyayız. Yazımızda taslağın yasalaşması halinde üniversitelerin nasıl dönüşeceğine, ne hale geleceğine değineceğiz. Bunun için önce yasa taslağının oluşum sürecine değinerek, taslaktan seçtiğimiz bazı kavramları kısaca ele alacağız ve sonrasında taslağın ön gördüğü üniversiteyi kurgulamaya çalışacağız. Yazının uzunluğu göz önüne alındığında, içeriğinin taslağı her yanıyla ele alan tam bir eleştirisi olmaktan uzak olduğunu söylemeliyiz.

Yeni YÖK yasa taslağı ne kadar ‘yeni’?
Türkiye’nin 1994’de imzaladığı ve 1995’de mecliste onayladığı GATS (The General Agreement on Trade in Services – Hizmet Ticareti Genel Anlaşması), 2001’de dahil olduğu Bologna Süreci gibi uluslar arası alanda verdiği taahhütler ve YÖK Strateji Raporu (2006), TÜSİAD Yükseköğretim Raporu (2008) gibi belgeler düşünüldüğünde yeni YÖK yasa taslağı aslında pek de ‘yeni’ değil. Halihazırda yürürlükteki 80 darbesinin ürünü olan YÖK yasası üzerinde yapılan bazı değişiklikler, çıkarılan ya da değiştirilen yönetmelikler ve üniversitelerdeki uygulanmakta olan çalıştırma biçimleri, Avrupa Birliği Çerçeve programları gibi ‘projecilik’ bazlı araştırma faaliyetleri, meşhur 6111 sayılı ‘torba yasa’ gibi gelişmeler ile birlikte düşünüldüğünde bu taslakta ‘yeni’ olan bir şeyin olmadığı daha da kolay görülebiliyor. GATS süreci ile posta ve iletişim hizmetleri, çevresel hizmetler, kültürel hizmetler, sağlık ve soysal hizmetlerin yanında eğitim hizmetinin de özelleştirileceği taahhüdünü veren egemenler, “yükseköğretimde edinilen bilgi ve becerilerin istihdama ve rekabetçi araştırmaya ve yenilikçilik üretmeye uygun olmalarını sağlayarak Avrupa’yı ABD ve Asya ile baş başa rekabet edebilir kılmak”  amacında olan Bologna sürecinde yer alarak da, önümüzde duran yasa taslağına değin uzanan bir süreci yürütmekteydiler. Yakın geçmişte yaşadığımız sağlıktaki dönüşüm, bu sürecin işlediğinin bir göstergesi idi ve şimdi de sıra yükseköğretim sisteminde… Elbette geldiğimiz bu noktada, sürecin bu şekilde işlemiş olmasında, toplumsal muhalefetin ve onun üniversite içerisindeki izdüşümünün olağanüstü zayıflığının baş rolü oynamış olduğu gerçeğini en başta belirtmemiz gerekiyor. Her toplumsal değişim, bir sürecin ürünüdür ve bütünlüklü olarak ele alınmalıdır. Herhangi bir yasanın yapılması, öncesi ile sonrasını net bir çizgi ile ayıran değişimleri hayata geçirmek anlamına gelmez. Kapitalizmin tarihi boyunca yasaların oluşumu hep toplumsal mücadelenin ürünü olagelmiştir. Marx, Kapital’in fabrika yasalarının oluşumu kısmında tam da bunu söylemektedir :

“…Görüldüğü gibi, zaman sınırlarını, paydos saatlerini, askeri bir disiplinle saatin tik-takları ile düzenleyen bu hassaslık asla parlamentonun eseri değildi. Bütün bunlar, modern üretim biçiminin doğal yasaları olarak, koşullardan giderek doğmuştu. Bunların biçimlenmesi, resmen tanınması ve devlet tarafından ilan edilmesi, sınıfların uzun savaşımlarının sonucu olmuştur…”

Yeni YÖK yasa taslağı oluşum süreci
Halihazırdaki YÖK’ün yarattığı -ya da yeni taslakta yer alan haliyle- üniversitelerin işleyişi ne kadar demokratik ise önümüzdeki yeni yasa taslağının oluşum süreci de o kadar demokratiktir. YÖK ün yıllardır üniversitelerde ya da yükseköğretimin üst yönetiminde, seçimleriyle ve atamalarıyla oynadığı demokrasicilik oyunu nasıl iflas etmiş ise, yasa taslağının oluşum sürecinde de, Bologna sürecinden sözlüğümüze giren ‘paydaş’larıyla sahnelediği oyun şimdiden iflas etmiştir. Kendisi darbe ürünü olan, kurulduğu günkü baskıcı ve otoriter yapısından tek bir şey dahi kaybetmemiş YÖK’ün  birdenbire bu yeni yasa taslağı sürecinde demokratikleşmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. 2011 ve 2012 yıllarında ‘yeni yasa hazırlık çalışmaları’ adına YÖK eliyle gerçekleştirilen, araştırma görevlileri, yardımcı doçentler, rektörler, üniversite mensupları, STK ve medya çalıştayları  bu demokrasicilik oyununun birer belgesidir. Örneğin araştırma görevlileri çalıştayı rapor çıktılarında yer alan ‘görev tanımı’, ‘istihdam biçimleri’, ‘çalışma ortamı-mobbing’ başlıklarında yer alan sorunlara önerilen çözümlerin hiç biri yeni yasa taslağında yer almamıştır.

Yasa taslağı çıktıktan sonra da bu demokrasicilik oyunu devam etmiştir, etmektedir. YÖK üyeleri tüm üniversiteleri gezerek taslağı anlatmaya, meşrulaştırmaya çalışmaya devam ediyor. En küçük taleplerini dile getiren ve bunların peşinden koşan üniversite öğrencilerinin en ağır şekilde cezalandırıldığı bu gün,  YÖK ün internet sayfasındaki ‘Yeni Yasa 2012 toplantıları’ başlığındaki videolar, üniversitelerin görüşlerini içeren belgeler tam da çok kötü  hazırlanmış bir tiyatro oyunu niteliğindedir. Kendisi demokratik olmayan ve baskı ile üniversitelerde otoriter ilişkileri ilmek ilmek ören YÖK’ün bu oyunu oynayış biçimi gerçekten de komiktir. Taslağın temel ilkelerinde yer alan ‘akademik ve bilimsel özgürlük’ , ‘kurumsal özerklik’ gibi kavramları YÖK ün, değil kullanması düşünebilmesi bile olanaksızdır. Sorunun kaynağı çözümün parçası olamaz!

Yeni yasa taslağından anahtar kavramlar…
Türkiye Yükseköğretim Kurulu (TYÖK): Ayrıntılı tanımlamaya girmeksizin rahatlıkla söyleyebiliriz ki, YÖK artık sloganlarımızda başına ‘T’ harfi eklenmiş şekliyle söylenecek. Sloganlarımızda değişen başkaca bir şey olmayacak. Taslakta tanımlanmış haliyle TYÖK ile YÖK arasında bizim açımızdan hiçbir fark yoktur. Aynı merkeziyetçi yapı, aynı baskıcı ve otoriter yapı…

Akademik faaliyet puanı: Öğretim elemanlarının akademik faaliyetlerine göre bağlı bulundukları kurumlarınca hesaplanacak olan puan. Bu puana göre ilave ücretlendirme de ‘akademik faaliyet ödeneği’ başlığı ile taslakta yer alıyor. Son yılarda çalışma yaşamına girmiş olan ‘performans’ ın üniversite için formüle edilmiş biçimi olan akademik faaliyet puanı, akademik hiyerarşide daha yukarıda bulunanlara da yansıtılıyor. Yani -örneğin- akademik hiyerarşinin en altındaki araştırma görevlisinin puanındaki değişim, bölüm başkanının puanına etki ediyor, bölüm başkanınınki dekanın, dekanınki rektörün… Bu şekilde, özel şirketlerin işleyişinden hiç de yabancısı olmadığımız bir sistem üniversiteye getiriliyor. Hiyerarşinin en altındaki ne kadar yüksek ‘performans’ gösterirse o kadar iyi!

Araştırmacı: Kurumlardaki projelerde, ücreti proje bütçesinden karşılanan ve çalışma süresi proje süresi ile sınırlı olan kişi.

Doktora sonrası araştırmacı: Doktora sonrasında en fazla iki yıl istihdam edilen, ders vermekle yükümlü olmayan, sadece araştırma faaliyetlerinde çalışan kişi.

Araştırma Görevlisi: Eski yasadaki görev tanımına ek olarak lisansüstü eğitim yapma yükümlülüğü bulunan kişi. Taslakta araştırma görevlilerinin 10 yıl içerisinde lisansüstü eğitimlerini başarıyla tamamlayamayanların araştırma görevliliği ile ilişiklerinin kesileceği belirtiliyor.

Kurumsallaşmış Üniversite: En az 10 yıldır eğitim-öğretim faaliyetini sürdüren, son 5 yıl içerisinde bütçesinin TYÖK tarafından belirlenen kısmını kendi öz gelirlerinden elde eden, öğretim elemanlarının son 3 yıldaki akademik faaliyet puan ortalaması, 10 yıllık diğer üniversitelerin ortalamasının üzerinde olan devlet üniversitesi.

Üniversite Konseyi: Kurumsallaşmış üniversitenin kurabileceği 11 kişilik yönetim birimi. Konsey, ilgili üniversite öğretim üyelerinin kendi içlerinden seçtiği 5, Bakanlar Kurulu tarafından seçilen 2, TYÖK tarafından seçilen 2 kişi ile bu 9 kişinin seçtiği ilgili üniversite mezunlarından 1 ve ildeki en çok vergi veren ya da üniversiteye en çok bağış yapan iş dünyasından 1 kişiden oluşuyor.

Bilgi Lisanslama Ofisi: Üniversitede yapılan araştırmaları ‘ticari değeri yüksek olan’ konulara yönlendiren ve üretilen bilginin ‘ticari açıdan değerlendirilmesini’ sağlayan yapı. 

Özel Üniversite: Tamamen şirket olarak çalışan (ki taslağın 29. Maddesinde hangi şirketlerin üniversite kurabileceği tanımlanıyor), bilgi ve eğitim pazarına üretim yapan üniversite.

Sözleşmeli çalıştırma: Kurumsallaşmış üniversitelerde öğretim elemanları sözleşmeli olarak alınabilecek ve halihazırda çalışmakta olan kesimden sözleşmeliliğe geçiş mümkün olabilecek.

Kısmi zamanlı çalışma: 58. Maddede zaten fiilen uygulanmakta olan öğrencilerin kısmi zamanlı çalışması taslak ile yasalaştırılmaya çalışılıyor. Maddeye göre, üniversitedeki geçici işlerde kısmi zamanlı olarak çalışacak ve işçi olarak kabul edilmeyecek öğrencilerin ücretleri kurum tarafından 4857 sayılı iş kanununun ön gördüğü brüt asgari ücretin dörtte birini geçmeyecek şekilde belirlenecek.

Öğrenim ücreti: İkinci eğitim ve uzaktan öğretimin öğrenci tarafından karşılanacak bedeli.

Tüm bunlarla birlikte üniversiteye yeniden baktığımızda tabloyu oluşturmak aslında pek de zor olmayacaktır. Kamusal hizmet olan eğitimin hizmetinin ve bilim üretiminin de artık birer ‘pazar’ ları olması ön görülüyor, satıcıları, üreticileri (işçileri),  müşterileri (öğrenciler ve  şirketler) ve denetleyicileri olan bir sistem... Elbette yürümekte olan sistemde de bu kurgu kısmen oluşturulmuştu ancak bu hamle ile tablo sınırları daha da keskin, daha da belirli hale getirilmeye çalışılıyor. Şimdi kısaca taslağın yasalaşması halinde, yasanın öngördüğü değişimlerin çalışma yaşamında kabul görmesi halinde nasıl bir sistemle karşılaşacağımız üzerinde duralım.

Yeni Yükseköğretim Sistemi?
Üniversitelerin ve çalışanlarının hatta öğrencilerinin yaşamlarına YÖK eliyle zorla sokulmuş rekabet iyice görünür hale getirilmek isteniyor. Kapitalizmin gelişimini mücadeledeki dinamikler ile birlikte düşündüğümüzde, kapitalizmin motoru olan rekabetin, yaşamlarımızdaki dayanışmanın yerini daha da keskin bir biçimde aldığını görüyoruz. Taslak, özel üniversitesi ile, vakıf üniversitesi ile, yabancı eğitim kurumları ile, kurumsallaşmış ve kurumsallaşmakta olan üniversiteleri ile birbirleriyle amansız bir rekabet içerisine girmiş bir sistemi ön görüyor. Tıpkı aynı malı üreten üretim süreçlerinin pazardaki rekabeti gibi…  Bu rekabet, kurumsallaşmakta olan devlet üniversitelerini bir an önce kurumsallaşmış statüye itecek, kurumsallaşmış statüdeki devlet üniversitelerini ise özel üniversite statüsüne itecektir. Sistemdeki en esnek çalıştırmaya sahip olan üniversite özel üniversite olacaktır ve diğer üretim süreçlerinden biliyoruz ki, en esnek çalıştırma biçimi, en güvencesiz çalıştırma biçimi bir şirket için daha büyük kar demektir. Daha büyük kar ise tüm üniversiteler için bu yeni sistemde tutunabilmenin tek yoludur. Bu nedenle bu rekabet ortamında kurumsal statüye erişemeyen üniversitelerin kısa zaman içerisinde sistemin dışına itileceğini görmek zor değil. Ve elbette özel üniversite statüsüne erişemeyen kurumsallaşmış devlet üniversiteleri için de benzer tablo söz konusu.

Aslında bu nokta bizler için çok tanıdık. Devletin, nasıl öğrenci yurtlarında iyileştirme yapmadığı için öğrencileri özel yurtlara mahkum ettiğini, sağlık sisteminde nasıl özel hastaneleri teşvik ettiğini hatırlayalım…

Kapitalist rekabetin yükseköğretim sistemini, tamamıyla özel statüye sürükleyeceğini  biliyoruz. Üniversite konseyi denilen ve bizim şimdiki vakıf üniversitelerinden aşina olduğumuz mütevelli heyeti ile yönetim sistemi tam da buna hizmet edecektir. Elbette taslakta tanımlanmış bilgi lisanslama ofisi gibi yapılar da bu süreci hızlandıracaktır. Şu an akademisyenlerin ezici bir çoğunluğu ideolojik olarak o kadar yanlış yerde durmaktadır ki, yeni yapı onlara birer kurtarıcı gibi görünebilmektedir. Tıpkı genel sağlık sigortasından hemen sonra gündeme gelen aile hekimliği sürecindeki gibi.  O zamanda sağlık çalışanlarının büyük çoğunluğu çeşitli sebeplerle aile hekimliğinin altına imza atmışlardı. Şimdi de, ‘akademik faaliyet puanı’na,  ‘bilgi lisanslama ofisi’ne, ‘sözleşmeli çalıştırma’ya birer kurtarıcı gözüyle bakan akademisyenlerin de yakın gelecekteki durumu şimdiki aile hekimlerinin durumudur… Elbette bu düşünüş tarzı sadece akademiye has bir düşünüş tarzı değildir. Özelleşmekte olan PTT gibi kamusal hizmet sağlayıcıları çalışanlarının da büyük kısmı, özelleşmeden sonra alacakları yüksek ücretlerin hayaliyle yaşamaktadır.  Her özelleşmeden kısa süre sonra tüm bu yanılsamalar nasıl gerçek yüzünü gösterdiyse, üniversite için de daha farklısını düşünmek anlamsızdır.

Üniversiteler arası rekabetin elbette üniversite içindeki görünümü de bir yandan çok trajik diğer yandan ise oldukça komik olacaktır. Akademik hiyerarşide yukarıdan aşağı doğru inen performans baskısı zaten var idi, şimdi ’akademik faaliyet ödeneği’ gibi mali özendiriciler ile bu baskı daha da artacaktır. Yine ‘mali özendiricilik’ sebebiyle, şu an aldığı maaşın üç katına kadar maaş alma hayaliyle sözleşmeli statüye geçen öğretim elemanları da çıkabilecektir. Bu ilk, cesur ve öncü öğretim elemanlarını takip eden diğerleri birbirini izleyen yıllar boyunca aynı işi yapan akranlarından daha fazla ücret alacak, daha iyi yerlerde tatil yapabilecek daha iyi arabalara binebilecek, -abartarak söyleyelim- hatta daha iyi evlerde oturabileceklerdir. Ancak her özelleşmede olduğu gibi,  güvencesiz çalışma her an işsiz kalabilmeyi içinde barındırır, ve öyle de olur…

Üniversite ‘çeşitliliğinin’  artmış olması, ilk bakışta öğrencilerin ve çalışanların büyük çoğunluğu açısından çekici görünecektir. Öğrenim görebilecekleri, çalışabilecekleri bir çok yer… İşte kapitalizmin mantığı tam da buradadır. Bu gün, ‘öğrenim görülebilecek farklı ve çeşitli alternatifler’, kısa zaman sonra kapitalistler için ‘şirketimde (üniversitemde) her türlü güvencesizlikle ve esneklikle çalışabilecek bir çok kişi’ yaratacaktır.

Şüphesiz ‘daha iyi bir gelecek’ için ‘daha iyi’ üniversitelerde okumak ise şu andaki gibi ne işe yaradığı belli olmayan ve türlü türlü skandallar ile her yıl karşımıza çıkan sınavlar ile  olmayacaktır. Yeni sistemde sözü yine sadece ‘para’ söyleyecektir. Doğrudan üniversitenizi seçip, parasını vereceksiniz ve ‘daha iyi bir gelecek ’ için ilk adımı atmış olacaksınız. Öyle ya bu gün hangi şirket -örneğin- ürettiği bir arabayı alacak kişiyi sınavla belirliyor? Elbette burada yine banka kredileri, parası olmayan ama önündeki -örneğin- 20 yılı ipotek altına aldırabilecek  ‘cesur’ müşterilerin yardımına yetişecektir. Halihazırda çalışanlarının bile ÖYP, 35. madde gibi uygulamalarla borçlu halde olduğu sistemde yakın gelecekte bankaların daha da görünür olacağını görmek pek de güç değil. Hatta kim bilir, belki çeşitli araba üreticilerinin ve inşaat şirketlerinin finans kısımlarının olması gibi üniversitelerin de finans kısımları olur ve krediyi kendileri verir!

Şüphesiz bu kurgu daha da uzatılabilir. Ancak bizi neyin beklediğini, devletin diğer kurumlarının geçirdiği değişimden, kamusal hizmetlerin bir bir özelleşmesinden gayet iyi biliyoruz ve çözümü de… ‘daha iyi bir gelecek’, bu yeni yasa taslağından geçmiyor, ‘daha iyi bir gelecek’ mücadelemizden, ‘demokratik, özyönetim, kurumsal özerklik ve kamusal finansmana sahip’ üniversite ile toplum için bilim, toplum için kamusal bir hizmet olarak eğitim fikrinde ısrar etmekten geçiyor…

*Dokuz Eylül Üniversitesi, Araş.Gör.


İlgili Haberler

Diğer Haberler

Gündem | RedHaber E-Dergi | Emek | Ekonomi | Dünya | Ekoloji | Gençlik | Kadın | Söyleşiler | Kültür-Sanat | MuhalifSpor | Haziran Haberleri | Yerel Seçim 2014 | Direniş Haberleri
anasayfa | künye | muhalefet | yazarlar | arşiv
muhalefet.org bir Birgün Kitap yayınıdır.
İletişim için [email protected]

Sitemizi sorunsuz görebilmek için taryıcınızı güncellemenizi öneririz.
Mozilla Firefox - Internet Explorer - Google Chrome